Eğitimde Bir Devrime İhtiyaç Var

Eğitimde Bir Devrime İhtiyaç Var

Eğitim, hemen herkesi ilgilendiren önemli bir mesele. Bugün tüm dünyada eğitim konusunda sancılı bir dönüşüm süreci yaşanıyor ama ülkemizdeki krizin boyutları, dünyanın geri kalanının ortalamasından büyük. Bunu kendimizi diğer ülkelerle karşılaştırma imkânı bulduğumuz PISA gibi beynelmilel testlerden anlıyoruz.

Modernleşme sürecinde önce kapitalistlerin fabrikalarına nitelikli işçi, daha sonra ulus devletlere makbul vatandaş ve memur yetiştirmek için tasarlanan eğitim sistemi bugünün ihtiyaçlarına artık cevap veremiyor. Ülkemizde, zihinleri hâkim ideoloji çerçevesinde kalıplamanın, ideolojik endoktrinasyonun en işe yarar aracı olarak görünen eğitim sistemi, internet çağında toplumun sırtındaki bir kambura dönüşmüş durumda.

Aslında eğitim sistemimizin ta 1930’larda teşekkül edip donmuş temel varsayımı şudur: Geniş halk kitleleri cehaletin karanlığında kalmıştır. Bilgi karanlıkları aydınlatacak, bütün meseleleri tek tek çözecek ışıktır. Fakat ne yazık ki bilgiye ulaşmak meşakkatli ve pahalıdır. Bunun için devlet -hiçbir masraftan kaçınmayıp- aydınlanmış öğretmenler yetiştirecek, bu “fedakâr” öğretmenler, edindikleri bilgileri büyük kitlelere eğitim vasıtasıyla taşıyacaklardır.

Bu varsayımın -bırakın bugünü- geçmişteki doğruluğu bile tartışmalıdır. Bugün ise bu yaklaşım hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Her şey tepetaklak olmuş durumda. Biz hala 1930 model bir eğitim anlayışını nasıl cilalasak da eski görünmese diye uğraşıyoruz.

Askerde tankçıydım. Bir komutan on yıllık bilgisayarının neden artık iş görmediğini anlayamıyordu. Bize şöyle demişti:

“Bakın 1950 model tanka bakım yapıyoruz, aslanlar gibi çalışıyor. Siz de bu bilgisayara bakım yapın ve çalıştırın!”

Şu an siyaset kurumunun ve milli eğitim bürokrasisinin ürettiği çözümler aşağı yukarı böyle “ilkel”, böyle meselenin özünden ne kadar habersiz olduklarını gösteren çözümler.

“Sınavın adı TEOG mu olsun MEOG mu olsun”dan çok öte tedbirlerin alınması gerekiyor.

Internet çağında bilgiye ulaşmak artık ne zor ne de pahalı. Zihinleri ideolojiler doğrultusunda “yontma”, “biçimlendirme” anlayışının ne kadar demode ve tiksinti verici olduğundan bahsetmeye bile gerek yok sanıyorum.

Açıkça söylemek lazım: hızla kangrenleşen bu hastalıklı uzvu pansumanla tedavi etmek mümkün değil. Bir zihniyet devrimine ihtiyaç var. Belki de bunun olması için de bir “kırılmaya” ihtiyaç var. Topluma ağır faturalar çıkartacak böylesi bir kırılma olmadan da bu dönüşümü gerçekleştirebilecek karizmaya, güce ve desteğe sahip yöneticilerimiz ne yazık ki gereken seviyede ileri görüşlülüğe, zihinsel hazırlığa ve yeterliliğe sahip değiller.

Eğitim konusunda paradigmanın değişmesi şart görünüyor. Okulun, eğitimin, öğretmenin hatta öğrencinin yeniden tanımlanması lazım. Artık gençleri başlarından aşağı bilgi dökerek -gerekirse zorla- aydınlatacağımız cahiller ve adam edeceğimiz yaramazlar olarak görmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Öğretmenleri hâkim ideolojinin fedakâr misyonerleri rolünden çıkartıp, bilgi ve beceri kazanma çabasının tecrübeli rehberleri rollerine koymak gerekiyor. Devletin insanlara nasıl olmaları gerektiğini empoze etmekten vazgeçip, hayatta başarılı olmak için ihtiyaç duyacakları becerileri kazandırma noktasında çözümler geliştirmeye başlaması gerekiyor. Eğitim tekelini -bu işte son derece verimsiz olduğu sayısız kereler ispatlanmış olan- devlete veren tevhid-i tedrisat kanunun da masaya yatırılması gerekiyor.

Teknoloji her şeyi değiştiriyor. Youtube gibi, Netflix gibi “video on demand” siteleri çıktıktan sonra televizyon anlamını yitirdi. İnsanlar ne istiyorsalar onu seyredebiliyorlar artık. Eğer bir dizi seyretmek istiyorlarsa o diziyi seyrediyorlar. Reklamları, haberleri, ya da başka dizileri değil. Ortalama bir hedef kitle için önceden belirlenmiş içeriğe mahkûm olmaktan kurtarıyor teknoloji insanları.

Bugün gençler öğretmenlerinin doğru düzgün anlatamadığı konuları youtube videolarından öğrenmeye çalışıyorlar. Çeşitli sitelerde çözemedikleri soruları sorup beş-on dakika içinde cevap buluyorlar. Gençlerin öğrenmek için çabalaması, bilgiyi bizzat talep ederek öğrenciden talebeye dönüşmesi çok önemli. Onlara “dur sen çabalama ben öğreteyim, sen zahmet etme bilgileri başından aşağı ben dökeyim” demek ne kadar yanlış! Basit bir kuraldır: insan bir bilgiyi kendi merak eder, kendi arar bulursa çok daha iyi öğrenir.

Mesela, bir genç çabalayarak İngilizcesini üst seviyeye ulaştırmışsa neden okuldaki başlangıç seviyesinde derslere mahkûm olsun? Bu, yeni nesillerin gelişmesine ket vurmak değil de nedir?

Her seviye için ayrı bir sınıf açacak hoca bulmak zor ama artık neredeyse her sınıfta bulunan akıllı tahtalarda doğru seviyede ders videoları göstermek hiç de zor değil. Hatta eğer talebelerin evlerinde internet erişimleri varsa sınıfa bile gerek yok! İhtiyaç duyduğumuz tek şey her seviyede bol ve çeşitli ders videoları! Bunun için de her okulda, her ders için öğretmenlerin onar, on beşer dakikalık ders videoları çekebilecekleri küçük stüdyolar kurulabilir. Videoların izlenme sayıları üzerinden de hocalara ekstra ücret verilir. Böylece güzel ders anlatan hocalar taltif edilmiş, ülkedeki her genç de en kaliteli hocaların derslerine erişim sağlamış olur.

Bizim öğrencilerimiz böyle bilinçli bir öğrenme sürecini içselleştiremezler, aylaklık yaparlar, dersten kaçarlar mı diyorsunuz? İşte bahse konu gençler tam da böyle düşünenlerin tasarladığı bir sistemin ürünü. Biz ideolojimizin ve kurulu düzenin yeniden üretilmesi için şekillendirmemiz gereken “genç” kavrayışından, birey olabilmek ve mevcuttan daha iyisini yapabilmek için kendi kendini inşa eden “genç” anlayışına dönmedikçe mesafe alamayız.

Reklamlar

Sahte Devrimin Şaşkın Kahramanları

Sahte Devrimin Şaşkın Kahramanları

2013’te Güney Kore’li yönetmen Bong Joon Ho’nun çektiği Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz. Filmle ilgili daha önce paylaştığımız notlarımıza buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

Kayıt tutmak efendilerin işidir

Filmde dikkat çeken önemli bir nokta, “ön vagonlardakilerin” ciddi ve düzenli sayımları, detaylı ve sinsi planları, ince hesapları karşısında arkadaki garibanların kayıt tutma konusundaki acziyetlerinin vurgulanması. Çocukları birer birer ellerinden alınan “fakirlerin” tutabildikleri tek kayıt kötürüm bir ressamın karakalem çizimleri. Onun sayesinde çocuklarının yüzlerini hatırlayabiliyor, ön vagonları ele geçirdiklerinde insanlara onun çizdiği resimleri göstererek çocuklarını arayabiliyorlar. Bu resimler de gerçek hayatta, kabiliyetli çocuklarını kimisi Amerika’da, kimisi Avrupa’da, kimisi de büyük şehirlerdeki dev uluslararası şirketlere “kaptıran” aileleri çağrıştırdı. Bu ailelerin sessiz evlerinde, ihtiyar anne babalarının göz önünde dursun diye vitrine yerleştirdikleri gurbetteki evlat fotoğrafları, kendi hayatlarından kopartılıp alınmış yavrularıyla son bağlarını temsil eder.

Soldan Sağa

snowpiercer7Koreli yönetmen Bong Joon Ho, “İnsanlığın geri kalanı Batının geçtiği yollardan, merhalelerden geçerek ilerlemeye mecburdur” diye şekillenen ve çoğu geri kalmış ülke aydının kafasını dolduran “doğrusal ilerlemeci modeli” çok güzel anlatmış. Batı medeniyetinin üzerine kurulduğu lisanlar soldan sağa yazılıyor. Filmden ilerleme soldan sağa gerçekleşiyor. Kahramanımız ne zaman sola baksa geriye gitmeyi, açlığı, fakirliği, sefaleti görüyor. Ne zaman sağa baksa ilerlemeyi, yeniliği, zenginliği, parlak hedefleri görüyor. Yaşadığı tüm kararsızlıklar bir sağa bir sola bakışlarıyla anlatılmış.

Devrimci kahramanımız Curtis yanındakilerle vagon vagon ilerlerken dışarısının görülebildiği, son derece aydınlık bir vagona geliyorlar. Kahramanımızın, normalde dışarıyı ve günışığını görmeye alışık olmayan “fakirlere”, “buraya pencereden bakmaya gelmedik” demesi filmin en vurucu noktalarından biri. Çünkü aldatılmış liderin yanılgısını vurguluyor. Zira aradıkları çıkış aslında tam da o pencerenin dışında!

Sahte İnancın Sahte Peygamberi

snowpiercer6Filmde Gilliam rolünü oynayan John Hurt’u “1984” filmindeki “Winston” olarak tanıyoruz. 1984 filminde günlüğüne “özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir” yazan Winston’un düzene imansızlığını sezen yöneticiler ona bu “çocukça” fikirlerini geliştirmesi için biraz zaman tanırlar. Sonra onu acımasız biçimde cezalandırırlar. John Hurt, Snowpiercer filminde bu sefer “kurgulanmış sahte bir devrimin” fikir babası, ihtiyar Gilliam rolünü oynuyor. Filmin sonuna gelindiğinde, “devrimden önce” neredeyse bir peygamber gibi saygı gösterilen Gilliam’ın aslında zalim düzenin çarklarının dönmesi için kurgulanan yapının bir parçası olduğu anlaşılıyor.

Suyu Kontrol Edersek Herşeyi Kontrol Ederiz

“Devrimciler” trenin ortasında içme suyunun üretildiği vagonu ele geçirmenin çok stratejik bir hamle olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki bu gerçekleştiğinde buradaki suyu kapatmanın yalnızca arka vagonlardaki alt sınıflara zarar vereceğini anlıyorlar. Çünkü suyun asıl kaynağı trenin burnunda yakalanan kar taneleri. Su vagonunun görevi suyu üretmek değil daha içilebilir hale getirmek sadece.

Su metaforu petrole işaret eden bir metafor olabilir diye düşünüyorum. Dünya için vazgeçilmez olan petrol, İran gibi, Suriye gibi, Azeybaycan gibi ülkelerden çıkartılsa da petrolü değerli kılan tüm teknolojileri geliştiren batı medeniyetinin katkısı olmadan değerli değil. Ayrıca Batı, en kötü senaryolarda bile kendi alternatif enerji kaynaklarını devreye sokabilecek hazırlıklara sahip.

Zihnimize bir sürü çağrışım sunan bu enteresan filmle ilgili notlarımızı paylaşmayı sürdüreceğiz.

Twitter:@salihcenap