Papalagi

Papalagi

İnsan tabiatını anlamaya çalışan antropologlar, dünyanın ücra köşelerinde, her türlü gelişmişlikten uzak ilkel kabilelerin mensuplarını inceleyip, onların hayatlarını kendi modern hayatları ile mukayese etmeyi çok seviyorlar. Bu şekilde insan tabiatının sırrını, etnik ve kültürel farklılıkların insan karakterine etkilerini açıklama konusunda daha kolay mesafe alacaklarına inanıyorlar.

“Göğü Delen Adam”, Erich Scheurmann isimli Alman yazarın benzer bir çabanın ürünü olarak yayınladığı hayli popüler bir eser.

Erich Scheurmann bir antropolog değil. Ressam, yazar, oyuncu, kuklacı, öğretmen ve vaiz. 1878 Hamburg doğumlu. 1914 yılında, 36 yaşındayken, Almanların o yıllarda Büyük Okyanus’taki sömürgesi olan Samoa adalarına gitmiş. Birinci dünya savaşına burada yakalanan Scheurmann, dönerken yanında getirdiğini söylediği, yerli dilinde kaleme alınmış bir metni Almanca’ya çevirererek yayınlamış. Bu metinin, Samoa’daki Tiavea kabilesinin Tuavii’si (yani şefi) olan Agaese isimli bir şahsın kabilesine yapacağı bir konuşma olarak kaleme aldığı metin olduğunu söyleyen Scheurmann’ın tercümesi büyük ilgi uyandırmış.

Metin, Avrupa medeniyetini yerinde ziyaret ederek “tanıyan” bir yerli kabile şefinin kendi insanlarına hitabı şeklinde kaleme alınmış. Şef, mahalli lisanlarında “papalagi” dedikleri beyaz adamı, yani Avrupalıları halkına tanıtmaya ve onları uyarmaya çalışıyor. Tabiatıyla metin, bol bol mukayeseler ve hüküm cümleleri ihtiva ediyor.

Metni okuduğunuzda, âsude kabile hayatının sunduğu huzur ve mutluluğun karşısında, endüstrileşmiş batı medeniyetinin kötülüklerinin, yıkıcılıklarının, saçmalıklarının anlatıldığını görüyorsunuz. Endüstri medeniyetinin insan hayatı üzerinde meydana getirdiği tahribatın, kabile hayatını sürdüren insanların nazarında ne kadar korkunç olduğunu farketmeniz bekleniyor.

Metinle ilgil değerlendirmelere geçmeden söylemem gereken bir şey var: Kitabı okurken bir yapmacıklık, kötü bir kurgu yahut propaganda metni okuyor olma hissi beni rahatsız etti. Scheurmann’ın Tuavii’sinin söyledikleri, bir Samoa yerlisinden ziyade bir Alman’ın sözlerine benziyordu. Bir yerlinin kısa bir seyahat ile Avrupa’lıların hayatına böylesine derinlemesine nüfuz etmesi mümkün görünmüyordu. Ayrıca beyaz Avrupalı’nın her halinden rahatsız olan “şef” nedense onun getirdiği dinden rahatsız değildi. Hıristiyan olmuştu ve onu “eski ve saçma” inançlarından kurtarıp doğru yola devam eden kötü “papalagi’ye” bu noktada minnettardı! Geliştirdiği eleştiriler bir yerlinin geliştireceği türden eleştirilere de benzemiyordu. Daha sonra yaptığım araştırmalarda bu metnin -moda internet tabiriyle- bir “hoax” olduğu, yani aslı faslı olmayan, kurgulanmış bir metin olduğu iddialarına ulaştım.

Bahsettiğim iddiaların sahiplerinden birisi Hollanda Max Planck Enstitüsü Psiko-Linguistik profesörlerinden Gunter Senft. Senft, Scheurmann’ın Samoa adalarına 1914 yılının Haziran ayında vardığını ama aynı yılın Ağustos ayında, yani üç ay sonra Yeni Zelandalılarca savaş esiri alındığını, 1915 yılı sonbaharında Amerika’ya gitmek üzere salıverildiğini belirledikten sonra bu kadar kısa sürede bir yerli dili öğrenmiş olmasının çok zor olduğunu söylüyor. Dolayısıyla Scheurmann’ın “kabile şefinin konuşmasını tercüme ettim” iddiasının doğru olamayacağını ileri sürüyor. Buradan vardığı sonuç da aşikâr: bu metni Scheurmann oturup bizzat kendi yazmış olmalı! 1721’de Montesquieu’nun “İran Mektupları” ile başlayan, “uzak ve egzotik topraklara seyahat eden Avrupalının seyahatnamesi” tarzındaki eserlerin önemli özelliklerinden biri eleştirilere karşı yazarlarına bir zırh sağlıyor olmaları. Eğer yazar, o uzak diyarlarda bunlar oluyor, insanlar böyle düşünüyor diyorsa aynı tecrübeleri yaşamadan onu kim eleştirebilir ki?

Neticede bende, bu kitabın bir yerli kabile şefinin otantik fikirleri değil Erich Scheurmann’ın kurgusu olduğu kanaati hasıl oldu.

Şimdi, kime ait olursa olsun kitapta ileri sürülen fikirleri değerlendirmeye çalışalım.

Erich Scheurmann kendisine “insanın fıtraten iyi olduğunu” ve “herşeyin kötüye gittiğini” düşünenlerin safını seçmiş görünüyor.

“Doğal hal” diye bir şey varsa onun en el değmemiş numunesini bulacağımız yerlerden biri olan Samoa adalarında yaşayan “kabile şefini”, yerli masumiyetinin, bozulmamış fıtratın yaşayan sembolü olarak karşımıza çıkartıyor.

Kitap ilk önce batılıların kıyafetlerinin tasviriyle başlıyor. Yerli kabile şefimiz, dejenere batılıları lüzumsuz elbiseler giymekle itham ediyor. Et ve kemikten ibaret vücudun bir kısmı açık bırakılırken bir kısmının örtülmesi gerektiği fikrini anlamsız buluyor. Kitabın yayınlandığı yıllarda Almanya’da popülerleşen ve “Freikörperkulture” ismini alan nudist kültür akımın bu görüşlere etkisi açıkça görülüyor. Kaldı ki bugün en ilkel kabilelerde bile örtünme duygusunun olduğunu, tamamen çıplak yaşayan hiçbir doğal insan topluluğunun bulunmadığını biliyoruz. Ne acı ki bu basbayağı, “ethnocentric” süsü verilmiş “eurocentric” bir bakış. Scheurmann kendi “avrupai” fikirlerini okuyucularına “masum yerli halkın” el değmemiş fikirleri diye yutturmaya çalışıyor.

İkinci kısımda Avrupalıların evleri ele alınıyor. Tuavii, Avrupalıların evlerini, kapılarını, mobilyalarını “epeyce çocukça” tasvirlerle anlatıyor. Halbuki ne kadar ilkel olurlarsa olsunlar, yerlilerin -mesela- “kapı” konseptini bilmemeleri, onu “barınağa girmek için büyük bir güçle itmek gereken ağır tahta kanat” diye tanımlamaları beklenemez (s.27). O yıllarda yaygın olmasa da Samoa adalarında telefonun bile kullanıldığı biliniyor. Telefon görmüş bir insanın, bir kapı zilini süslü bir kadın memesine benzeterek tasvir etmesi son derece anlamsız (s.28). Bunun ötesinde Tuavii’nin tarif ettiği türden, mutfağı, oturma odaları, yemek salonları, banyoları ayrı olan evler, o dönemde çok az insanın oturabildiği zengin evleri. Mesela oğullarını o devirde Samoa adalarına gezmeye gönderebilecek kadar zengin Avrupalılar’ın oturabileceği türden evler bunlar! Avrupa’ya seyahat eden bir yerlinin görebileceği türden evler değil!

Üçüncü kısımda Tuavii, Papalagi’nin tanrısı olmuş dediği parayı ele alıyor. Aslında Scheurmann, Hıristiyan ahlakı perspektifinden bir kapitalizm ve özel mülkiyet eleştirisi yapıyor da denilebilir.

Sonraki kısımlarda bu sefer Avrupalı adamın zaman, diyet ve meslek takıntıları ele alınıyor. Scheurmann kendi toplumuna yöneltmek istediği tüm eleştirileri kurgusal kabile şefine söyletiyor.

İktisadi, siyasi yahut kültürel buhran zamanlarında yazıya başarken bahsettiğim eksenlerde yapılan tartışmalar hız kazanıyor. Bir taraf işlerin kötüye gitmesinin sebebini fıtrattan, şanlı atalarımızın mirasından, özünde iyi olan tabiatımızdan uzaklaşmamıza bağlarken diğer taraf eskinin tortularından tam olarak kurtulamamıza, yeterince gelişemememize, reform gerçekleştirmede eksik kalışımıza bağlıyor.

Göğü delen adam, yani Papalagi bir Avrupa’lı fantezisi. Alman müellifinin kafası birçok çağdaşı gibi oldukça karışık.

Bir yandan tabiata müdahalelerle hayatın akışını değiştiren teknolojik ilerlemeler, diğer yanda o ilerlemeler hatırına tahrip edilen tabiat.

Bir yanda fıtraten iyi iken dejenere edilen nesiller.

Öte yanda potansiyel kötülükleri eğitimle, yakın takip ve gözetimle, cezalandırma araçları gibi unsurlarla kontrol altına alınan insanlar.

Hangi tarafta yer almalı?

Bu soru, sanıyorum cevabı hiç de belirgin ve kolay olmasa da insanlık var oldukça tartışılmaya devam edecek bir soru.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

2013 tarihli Güney Kore yapımı Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz.

NamgoongMinsoo

Devrimci gruba vagonlar arasındaki kapıları açarak “ilerlemeyi” sağlama görevini üstlenen Koreli mühendis “Namgoong Minsoo” filmin önemli karakterlerinden biri. Bu “trenin” yapımında rol alan ama nihayet trende üretilen ve aslında bir yan sanayi ürünü olan Kronol isimli uyuşturucunun müptelası haline gelmiş bir mühendisten bahsediyoruz. Bugün Güney Kore, Hyundai, KIA, LG, Samsung, SsangYong gibi dev teknoloji şirketleri ile batı menşeili kapitalizm treninin en önemli “mühendislerinden” biri hakikaten. Kronol tıpkı diğer birçok uyuşturucu gibi halüsünasyonlara sebep oluyor. Halüsünasyonlar, fiziken dışına çıkmanın mümkün olmadığı trenden zihinsel bir kaçış sağlıyor. Bu kaçış teması öylesine güçlü ki, Namgoong Minsoo’nun son sigaralarını yakmak için kullandığı kibritin üstünde “Fiji” yazıyor. Hani meşhur Truman Show filminde Truman’ın içinde yaşadığı hapishaneden kaçıp kurtulmak için kendine hedef seçtiği Fiii!

Truman-Flight-Fiji

Cemil Meriç, “Bu Ülke” isimli meşhur eserinde Yahya Kemal Beyatlı’nın meşhur “Mehlika Sultan” şiirindeki gençleri batı hayranı Genç Osmanlılara benzetir, Mehlika Sultan’ı da batıya:

Birer çocuktu Genç Osmanlılar… yaramaz, serkeş. Mefhumlar ve müesseselerle oynuyorlardı. Mehlika Sultan’a âşık yedi gençtiler. Meçhulü arıyorlardı, meçhul ve mutlakı. Sonunda hepsi uslandı. Kanatları yorgun, kalpleri yaralı yurda döndüler. Gurbet kocatmıştı genç şahinleri… gurbet ve tecrübeler…

CemilMeriç

Ben de Namgoong Minsoo karakterini, yani batıya hayran, batının ürettikleriyle sarhoş Kore’li mühendisi Mehlika Sultan’a âşık gençlerin en küçüğüne benzettim. Şiiri de kısmen hatırlatalım:

YahyaKemal
Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Gece şehrin kapısından çıktı:

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Kara sevdalı birer âşıktı.

Bir hayâlet gibi dünya güzeli

Girdiğinden beri rü’yâlarına;

Hepsi meshûr, o muammâ güzeli

Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

../..

Mehlika’nın kara sevdalıları

Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya,

Mehlika’nın kara sevdalıları

Baktılar korkulu gözlerle suya.

Gördüler: ”Aynada bir gizli cihân..

Ufku çepçevre ölüm servileri…”

Sandılar doğdu içinden bir ân

O, uzun gözlü, uzun saçlı peri.

Bu hâzin yolcuların en küçüğü

Bir zaman baktı o viran kuyuya.

Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü

Parmağından sıyırıp attı suya.

Su çekilmiş gibi rü’yâ oldu!..

Erdiler yolculuğun son demine;

Bir hayâl âlemi peydâ oldu

Göçtüler hep o hayâl âlemine.

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Seneler geçti, henüz gelmediler;

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Oradan gelmeyecekmiş dediler!..

Namgoong Minsoo de nişan atar gibi attığı yüzükle kuyudaki halüsinasyonu bozan, yani anlamsız hayranlığından kurtulunca hanyayı konyayı anlayan batı aşığı bir doğulu mühendis. Bir şekilde ortaya çıkmasında rol sahibi olduğu trenin, yani düzenin, adaletsizliğine karşı önce çaresizlik hisleri içinde kendini uyuşturan, sonra fırsat bulduğunda mücadeleye başlayan bir karakter.

Namgoong Minsoo filmin sonunda hem kahramanımıza hem kendi kızına gerçek çıkış yolunu, yani pencerenin dışını gösterecek karakter oluyor.

Filmle ilgili notlarımızı paylaşmaya devam edeceğiz.

Twitter:@salihcenap

Sahte Devrimin Şaşkın Kahramanları

Sahte Devrimin Şaşkın Kahramanları

2013’te Güney Kore’li yönetmen Bong Joon Ho’nun çektiği Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz. Filmle ilgili daha önce paylaştığımız notlarımıza buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

Kayıt tutmak efendilerin işidir

Filmde dikkat çeken önemli bir nokta, “ön vagonlardakilerin” ciddi ve düzenli sayımları, detaylı ve sinsi planları, ince hesapları karşısında arkadaki garibanların kayıt tutma konusundaki acziyetlerinin vurgulanması. Çocukları birer birer ellerinden alınan “fakirlerin” tutabildikleri tek kayıt kötürüm bir ressamın karakalem çizimleri. Onun sayesinde çocuklarının yüzlerini hatırlayabiliyor, ön vagonları ele geçirdiklerinde insanlara onun çizdiği resimleri göstererek çocuklarını arayabiliyorlar. Bu resimler de gerçek hayatta, kabiliyetli çocuklarını kimisi Amerika’da, kimisi Avrupa’da, kimisi de büyük şehirlerdeki dev uluslararası şirketlere “kaptıran” aileleri çağrıştırdı. Bu ailelerin sessiz evlerinde, ihtiyar anne babalarının göz önünde dursun diye vitrine yerleştirdikleri gurbetteki evlat fotoğrafları, kendi hayatlarından kopartılıp alınmış yavrularıyla son bağlarını temsil eder.

Soldan Sağa

snowpiercer7Koreli yönetmen Bong Joon Ho, “İnsanlığın geri kalanı Batının geçtiği yollardan, merhalelerden geçerek ilerlemeye mecburdur” diye şekillenen ve çoğu geri kalmış ülke aydının kafasını dolduran “doğrusal ilerlemeci modeli” çok güzel anlatmış. Batı medeniyetinin üzerine kurulduğu lisanlar soldan sağa yazılıyor. Filmden ilerleme soldan sağa gerçekleşiyor. Kahramanımız ne zaman sola baksa geriye gitmeyi, açlığı, fakirliği, sefaleti görüyor. Ne zaman sağa baksa ilerlemeyi, yeniliği, zenginliği, parlak hedefleri görüyor. Yaşadığı tüm kararsızlıklar bir sağa bir sola bakışlarıyla anlatılmış.

Devrimci kahramanımız Curtis yanındakilerle vagon vagon ilerlerken dışarısının görülebildiği, son derece aydınlık bir vagona geliyorlar. Kahramanımızın, normalde dışarıyı ve günışığını görmeye alışık olmayan “fakirlere”, “buraya pencereden bakmaya gelmedik” demesi filmin en vurucu noktalarından biri. Çünkü aldatılmış liderin yanılgısını vurguluyor. Zira aradıkları çıkış aslında tam da o pencerenin dışında!

Sahte İnancın Sahte Peygamberi

snowpiercer6Filmde Gilliam rolünü oynayan John Hurt’u “1984” filmindeki “Winston” olarak tanıyoruz. 1984 filminde günlüğüne “özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir” yazan Winston’un düzene imansızlığını sezen yöneticiler ona bu “çocukça” fikirlerini geliştirmesi için biraz zaman tanırlar. Sonra onu acımasız biçimde cezalandırırlar. John Hurt, Snowpiercer filminde bu sefer “kurgulanmış sahte bir devrimin” fikir babası, ihtiyar Gilliam rolünü oynuyor. Filmin sonuna gelindiğinde, “devrimden önce” neredeyse bir peygamber gibi saygı gösterilen Gilliam’ın aslında zalim düzenin çarklarının dönmesi için kurgulanan yapının bir parçası olduğu anlaşılıyor.

Suyu Kontrol Edersek Herşeyi Kontrol Ederiz

“Devrimciler” trenin ortasında içme suyunun üretildiği vagonu ele geçirmenin çok stratejik bir hamle olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki bu gerçekleştiğinde buradaki suyu kapatmanın yalnızca arka vagonlardaki alt sınıflara zarar vereceğini anlıyorlar. Çünkü suyun asıl kaynağı trenin burnunda yakalanan kar taneleri. Su vagonunun görevi suyu üretmek değil daha içilebilir hale getirmek sadece.

Su metaforu petrole işaret eden bir metafor olabilir diye düşünüyorum. Dünya için vazgeçilmez olan petrol, İran gibi, Suriye gibi, Azeybaycan gibi ülkelerden çıkartılsa da petrolü değerli kılan tüm teknolojileri geliştiren batı medeniyetinin katkısı olmadan değerli değil. Ayrıca Batı, en kötü senaryolarda bile kendi alternatif enerji kaynaklarını devreye sokabilecek hazırlıklara sahip.

Zihnimize bir sürü çağrışım sunan bu enteresan filmle ilgili notlarımızı paylaşmayı sürdüreceğiz.

Twitter:@salihcenap

Boyumuzun Ölçüsünü Alan Şişman Sarışın Kadın

Boyumuzun Ölçüsünü Alan Şişman Sarışın Kadın

Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz.

Filmde yöneticilerin lokomotifte, zenginlerin ön vagonlarda, fakirlerin ise sefalet içinde arka vagonlarda yaşadıkları bir tren tasavvur edilmiş.

snowpiercer2

Zenginlerin fakir sınıflara iki sebepten ihtiyaçları var. Öncelikle lokomotifin yürümeye devam etmesini sağlayacak “kritik insan kaynağını” bulmak için arka vagon sakinlerini taşımak zorundalar. Kendileri öldükten sonra, kurdukları sistemin yeniden üretimini sağlayacak kitleler de “arka vagondalar”.

Düzenli olarak arka vagonlarda yapılan toplu sayımlar, fakir yolcuları acımasızca terörize etmeler, hatta adeta dini bir hüviyete büründürülen ideolojik diskurlar lokomotifdekilerin alt sınıftakiler üzerindeki ince hesaplarını gösteriyor.

Toplu sayımlar, “öndekilerin”  sadece “arkadakilerin” sayısı ile ilgilendiklerini gösteriyor. O da nüfus planlaması yapılabilmesi için gösterilen bir ilgi. Kendi vagonlarında ihtiyaç duydukları bir hizmet için öne geçmedikleri müddetçe alt sınıfların nitelikleri yönetici sınıfları ilgilendirmiyor. Buna en güzel örnek ihtiyar bir keman virtüözü oluyor. Kemancı karısını da kendisiyle birlikte ön vagonlara aldırmak için ikimiz de mi gelelim dediğinde askerler ikisine de ihtiyacımız var diyorlar ama bunu derken adamın ellerini kastettiklerini anlıyoruz. Aile ilişkileri umurlarında olmadığı gibi aslında kemancının şahsiyeti, duyguları, aklı da umurlarında değil. Sadece kulaklarına hoş melodiler üretecek elleriyle, yani kendilerine sunulacak hizmetle ilgileniyorlar.

snowpiercer3Arada bir ön vagonlardan gelen sarışın ve şişman bir kadının elinde mezurayla çocukların boylarını ölçtüğünü, uygun bulduklarını anne babalarından kopartarak yanında götürdüğünü görüyoruz. Bu sahneler bana kitlesel çapta uygulanan sınavları çağrıştırdı. Bugün yaşadığımız dünyada, geniş –ve fakir- halk kitlelerin çocukları genç yaştan itibaren sayısız sınavlarla “ölçülüyorlar”. Hatta onlara “kefeni yırtmanın” yegâne yolunun bu sınavlardan çok yüksek notlar almak olduğunu anlatıp duruyoruz. Gerçekten bu sınavlarda en parlak sonuçları alanlar kendilerine ya uluslararası ya da ulusal şirketlerde yer buluyor. Bir anlamda “devşirilmiş“, sınıf atlamış oluyorlar.

snowpiercer1Filmin sonunda, devşirilen çocukların en iyilerinin, sıkı bir beyin yıkama sürecinden geçirildikten sonra lokomotifin motoruna yerleştirildiklerini öğreniyoruz. Aklımıza uzun süre Coca Cola’nın kalbinde çalıştıktan sonra CEO’luğa yükselen Türk Muhtar Kent ya da Google’da yıllarca kritik görevler yaptıktan sonra CEO koltuğuna oturan Hintli Sundar Pichai geliyor.

Kaldır Şu İşe Yaramaz Silahını

Arka vagondaki “devrim”, kahramanımızın bir keşfi ile başlıyor: Onları korkutmak için ön vagonlardan gelen askerlerin silahları aslında boş! Kaynakların sınırlı olduğu, sık sık çatışmaların yaşandığı trende “mermiler” çoktan tükenmiş görünüyor. Fakat devrimcilerin kendileri için kurgulanan senaryonun dışına çıkıp “çizmeyi aştıklarında” karşılarında buldukları silahlar gayet gerçek, dolu ve öldürücü oluyor.

snowpiercer5Bu motif bana “arap baharını” çağrıştırdı. Özellikle Mısır’da Hüsnü Mübarek’in senelerce demir yumruğu altında ezdiği halk, bir gün isyan edip meydanları doldurduğunda karşısında yıllardır korktuğu demir yumruğu bulamadı. Şarkılar, türküler eşliğinde diktatörün posterleri yakıldı, heykelleri yıkıldı, kendisi yakalanıp parmaklıklar ardına atıldı. Ama çok kısa süre sonra kendi seçtikleri liderin de tarihin derinliklerine gömdüklerini sandıkları güç tarafından hapse tıkıldığını gören “devrimciler” Tahrir meydanını tekrar doldurduklarında karşılarında “dolu silahlar” buldular. Rejim beşbinin üzerinde insanı göz kırpmadan katletti. Devrim “düdüklü tencerenin sibobu” misali, içerideki basıncı kontrol etmek için kurgulanmış bir araçtı sadece.

Mısır’da insanlar yeni bir doğuşa inandırıldılar. Filmin ilerleyen sahnelerinden birinde yeniden doğuşu, tazeliği, ümidi simgeleyen yumurtaların altından çıkartılan taramalı tüfeklerle öldürülen “fakirler” Tahrir meydanında can veren binlerce insana çok benzemiyor mu?

Filmde birçok sembol var. Analizimize devam edeceğiz inşallah.

Twitter: @salihcenap

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Dünyada yaşayan son canlıları taşıyan devasa bir tren. Dışarıda hava o kadar soğuk ki hiçbir canlının yaşamasına imkân olmadığı söyleniyor. Gündüz yok. Gece yok. Sadece kar ve buz var. Zaman yerini mekâna terk etmiş. Sabit bir hızla, hiç durmaksızın dünyanın çevresini turlayan trenin tam bir yılda tamamladığı turda geçtiği yerlere göre zaman ölçülüyor.

Trenin yolcuları iktisadi sınıflarına göre yerleştirilmişler. İdareci sınıf en önde, lokomotifte seyahat ediyor. Zenginler hemen lokomotifi takip eden modellerde gayet lüks şartlarda bir yolculuk sürdürüyorlar. Sonra orta sınıflar geliyor. Trende ön vagonlara hizmet sağlayan sınıfların vagonları takip ediyor. Nihayet fakirlerin vagonları katarın kuyruğunda yer alıyor. Açlığın, sefaletin, kirin pasın hüküm sürdüğü ışıksız bir hayatın yaşandığı balık istifi yoksulluk vagonları…

Bu distopik kurgu, il olarak Jacques Lob ve Jean-Marc Rochette isimli iki sanatçının 1982 yılında yayınladıkları “Le Transperceneige” isimli bir çizgi romanda hayat bulmuş. Hikâyeyi dünya çapında tanınır hale getiren ise 2013’te Güney Kore’li yönetmen Bong Joon Ho’nun çektiği Snowpiercer isimli filmi olmuş.

Filmde ihtiyar bir akıl hocasının yönlendirmesiyle ön vagonlara karşı bir yürüyüş, başka bir deyişle devrim başlatan kuyruktaki fakir vagon insanlarının hikâyesi anlatılıyor.

Devrim çok kanlı bir şekilde de olsa başarıya ulaştığında kahramanımız bütün yaşadıklarının bir senaryo olduğunu ve mevcut sistemin hayatiyetini sürdürmesi için kurgulanmış bir hikâyenin figüranı değilse bile oyuncusu olduğunu farkediyor.

Bong Joon Ho, filminde seyirciye pek kolay anlaşılır, pek aşikâr bir analoji sunuyor.

Aslında Matrix ve The Road gibi filmlerden, Animatrix serisindeki İkinci Rönesans bölümünden, “tabiata insanlarca yapılan müdahalenin getirdiği felaket” temasına oldukça aşinayız.

Fakat filmde anlatılan iki felaket var.

Güya küresel ısınmayı durduracağız diye göğe yaydıkları gazlarla dünyayı felakete sürükleyip hemen hemen tüm canlıların neslini tüketen insanoğlu, kalan bir avuç insanın varlığını devam ettirmek için olmasını kaçınılmaz gibi gösterdiği bir sosyal düzen kurmuştur.

İşte ikinci felaket budur.

Tabiatı ıslah edeceğim derken altüst eden insan, sosyal düzeni en güzel şekilde tasarlayacağım diye yola çıkıp zalimane ve ahlaksız bir düzen kurmuştur ki bunlar insanın aklına Bakara suresinin 11 ve 12. Ayetlerini getirir:

Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.

Bu “kötü” düzenin mütemadiyen yeniden üretilmesi gerekir.

Filmde trenin hayatı, dünyayı, ülkeleri sembolize ettiğini görmek zor değil. Trendeki minyatür dünyada kurulan iktisadi-beşeri sistemin da cari kapitalist sisteme işaret ettiği açık.

Son vagonlarda kendilerine yer bulan “fakirlerin” zihinlerini şekillendiren bir fikir var: “Lokomotifi kontrol edersek dünyayı kontrol ederiz. Dünyayı kontrol edersek kendimizi bu açlıktan, fakirlikten kurtarabiliriz.”

Gerçek dünyada bu “idealin” iki versiyonu var. Bunlardan birincisi çok çalışarak, çok gayret ederek, hem iktisadi hem teknolojik hem de beşeri sahalar da teker teker sınıf (yahut vagon) atlayarak “lokomotife” ulaşma fikri.

Filmde bu naif “ham hayalin” önüne kalın bir çizgi çekilmiş. Böyle bir yol olduğuna dair illüzyona bile gerek görülmemiş. Geriye o ideali gerçekleştirmenin sadece kanlı versiyonu kalıyor: Şiddet, kan, terör yoluyla lokomotifi ele geçirmek.

Peki, bu kanlı alternatifi adeta empoze eden idareciler neden bu riski alıyorlar?

Hiçbir işlerine yaramayan, üstelik bir de kendileri için tehlike arz eden “fakirleri” taşımaya ve beslemeye neden devam ediyorlar?

Filmde bu soruya verilen cevapları incelemeye devam edeceğiz.

Twitter: @salihcenap

Sosyal Mutantlar – 3

Mutant-Cell-Pearl-l[1]

Uzunca bir zamandır birçok mütefekkir ve münevverimiz derin içtimâî kafa karışıklığımıza dikkat çekiyor. Ama bunlardan pek azı iletişim vasıtalarından fırlatılan “sosyo-aktif” telkin bombaları eşliğinde yürütülen sosyo-kültürel gen ameliyatlarından bahsediyor.

Bu temaşa ettiğimiz, “sosyal mutantların” derdine derman arayan “sosyal mutantların” trajedisidir. Zira derde derman arayanlar da aynı telkin bombardımanının altındadır.

Unutturulmuş hayat pratiklerini, hala sağlam kalabilmiş hücrelerindeki DNA’larında bulmayı ümid edenler çoğu kez şuursuz yalpalarla çoktan kaybettikleri bir zamanın peşine düşüyorlar. Bozulmamış öze dönmek, bir zamanların sıhhatli bakışını yeniden kazanabilmek için çırpınıyorlar. Sosyal mühendisler ve onların “kötü genlerinden muvaffakiyetle arındırılırmış mutantları” ise hiç vakit kaybetmeden bu zorlu arayışı, kullanışlı kelimelerle yaftalıyorlar: irticaî, çağdışı, demode!

Bazen halimizi, verilen psikiyatrik ilaçların ve yoğun telkinlerin tesiriyle hafızasını kaybeden bir kimsenin haline benzetiyorum.

Bu kimse biran önce “kendine gelmek” istiyor.

Fakat doktorlar ve tüm çevresi ona kendisine gelmesinin bir felaket olacağını telkin ediyor.

En başta “hasta” olduğu için bu tedaviye başlandığını, tedavi kesilirse hastalığın nüksedeceğini anlatıp duruyorlar.

Ama sözüm ona hasta kendini bu tedavi altında da hiç iyi hissetmiyor.

Çünkü ilaçlar oryantasyonunu bozuyor.

Sürekli başını döndürüyor.

Dikkatini toplamasına imkân vermiyor.

Halüsinasyonlar görmesine sebep oluyor.

Geçmişini hatırlamasına mâni oluyor.

O kadar uzun süren terapiden sonra bu kişinin kendisi de “eski haline” dönebileceğine dair umudunu yavaş yavaş kaybediyor.

Ne korkunç bir manzara…

Bu dakikadan sonra bir iyileşme mümkün mü?

Yoksa “hasta” bir akıl hastanesinde mi tamamlayacak ömrünü?

Eğer “hasta”, bir insan olsaydı sanırım yapacak bir şey kalmamış diyebilirdik.

Ama “hasta” denilen, koca bir medeniyetse iş değişiyor.

Bir kenara atıp ölmesini bekleyebileceğiniz bir şey değil “medeniyet”.

Öyle ya da böyle kendini mütemadiyen yeniden üreten bir organizmadan bahsediyoruz.

Form değiştirse de başkalaşsa da yaşamaya devam eden bir organizmadan…

Şimdi sormamız gereken soru şu:

Bu medeniyeti, onu öldürmek, olmadı hep hasta yatağında tutmak için çabalayan doktor görünümlü katillerin ellerinden almak için sosyal mutantlar olarak ne yapabiliriz?

Salih Cenap Baydar

Twitter:@salihcenap

Sosyal Mutantlar – 2

Mutant-Cell-Pearl-l[1]

Genetik mühendisleri işe “kötü geni” tespit etmekle başlarlar. “Kötü gen” tespit edildikten sonra etkisiz hâle getirilmeye yahut devre dışı bırakılmaya çalışılır. Tabi onun yerini alacak “iyi gen” de tespit edilir ve değiştirme operasyonu başlar. Mesela domatesin renginin kırmızıya dönmesini geciktiren yahut engelleyen gen tespit edilir ve domatese kan kırmızısı bir renk verecek genle değiştirilir.

İnsanı dehşete düşürse de “sosyal genetik mühendislerinin” de benzer bir yol takip ettikleri söylenebilir.

Domatesin yerini, düşünen, hisseden, hareket eden insanlar almıştır. “Kötü” genler tespit edilir.

Mesela Avrupalılar gibi giyin(e)meyen doğuluların bu “eksiklikleri” hedef alınabilir. Hedefin mahiyetine göre önce “cerrahi” bir müdahale gerekebilir. Çıkarılan kanunlarla, silahlı güçlerin zoruyla “kötü sosyal genlere” savaş açılır. İstimal edilen usulün tabiatı gereği cemiyetin terörize edilmesi icap edebilir. Ancak bütün bunlar operasyonun sadece ilk adımlarıdır. Asıl faaliyet, gizli ve açık telkinlerle sürdürülür. Kâh dinî sebeplerle, kâh alışkanlıktan dolayı otantik kıyafetleri taşımakta ısrar edenler çağdışı ilan edilir ve mütemadiyen hakarete uğratılır. Eldeki tüm iletişim imkânları seferber edilir. Cemiyetin itibar ettiği kişilere “iyi genlerin” propagandası yaptırılır. Kitle iletişim araçlarındaki “kötü genlerden arındırılmış prototipler” işe koşulur. Kâh kurgu eserlerde, -dizilerde, oyunlarda, filmlerde- kâh haber programlarında, belgesellerde “yanlış” kıyafetleri taşıyanlar hem gizlice hem açıktan zemmedilir. Hatta tahkir edilir. Hayattan kovulmaya çalışılan kıyafetleri taşıyanlar dizilerde, filmlerde cahil, köylü ve zavallı olarak canlandırılırlar. Onların “yanlış” kıyafetlerden sıyrılarak nasıl bir saygınlık ve zenginlik elde ettiklerine dair klişeler birçok yapımda tekrarlanır.

Bu müthiş faaliyet kısa zamanda meyvelerini verir. Telkine en açık olan ve en çok maruz kalan bölgelerde “kötü genlerden” arınmış kimseler türemeye başlar. Bunlar artık “maya” vazifesi göreceklerdir. Daha büyük kitleleri arındırmak için mikrofonlar, kameralar, objektifler bu “ucubelere” döner. Tesettürden kurtulup “güzelliğini cesurca sergilemekten” kaçınmayan genç kızların “doğru yolu” (!) buluş hikâyeleri gazete sütunlarını kaplar. Tesir süratle yayılır. Gerçekten arzulanana yakın neticeler de elde edilebilir ama insan tabiatı üç-dört bilinmeyenli bir denklemden çok daha karmaşık olduğu için sosyal mühendislik çabaları mühendisler açısından hemen her seferinde hüsranla neticelenmeye mahkûmdur. Öyle olsa da acı gerçek şudur: tabii olan artık bozulmuştur. Verilen telkinle dönüşmeye başlayan insanlar asıl sosyal genlerinin tesirinden de tam sıyrılamazlar. İstenen karakteri istenen ölçüde hazmedemezler. Barlarda, meyhanelerde tesettürlü kızlar görülmeye, pop yıldızlarının konserlerinde dans eden, başı örtülü ama göbeği açık kızlar boy göstermeye başlar. O kızlar gibi sosyal mutant olan ama bunu fark etmekten aciz köşe yazarları bu garip sahneye alkış tutar. Müdahalenin selameti için, her karşı telkin tehlikesi takip edilir.  Her “düzelme/düzeltme” gayretinin başarısız olması için her şey yapılır.

Neticede dev bir boşluk hissiyle bunalan, şuur altında bir yanlışın fakında olan ama yanlışı izah etmekten çok uzakta, dile getirilemeyen hafakanlarıyla, bunalımlarıyla yaşamaya mecbur yeni “sosyal mutantlar” elde edilmiş olur.

İtiraf etmemiz gerekir ki bu coğrafyada sosyo-kültürel genleriyle az yahut çok oynanmamış hiçbir fert kalmamıştır artık.

Bir medeniyet kendini yeniden üretemediği anda çürümeye başlar. Dünyanın birçok yerinde hâkim kültür, kadim medeniyetlerin can damarlarını kesmektedir.

Mesela sosyal mutantlar artık kendi kültürlerinin müziğini üretemez hale getirilmişlerdir. Hasbelkader üretseler bile ürünleri makbul sayılmaz, sessiz sansürün sağır derinliklerinde boğulur. Ancak “sentez” adı altında “etnik müzik” adı altında popüler tüketime sunulurlar ki bu da başka türlü bir “mutantlaştırma” ameliyatıdır.

Bu model diğer sahalara kolaylıkla teşmil edilir. Sosyal mutantlar kendi sosyo-kültürel zeminlerinde ademe mahkûm edilmişlerdir.

Kendi lisanlarını tekâmül ettiremezler. Budanmış lisanlarında yürüttükleri ilmî çalışmalar güdük kalmaya mahkûmdur. Onlara mütemadiyen lisanlarının ilim yapmaya müsait olmadığı telkini verilir.

Kendi ilimlerini tabîi mecra’ında akıtamazlar. Ancak hâkim bilim mahfillerinin –ki onlar da “iyi” sosyo kültürel genlerin taşıyıcılarınca teşkil edilir- müsaade ettiği ve uygun bulduğu çalışmaların “ilmî” sayılacağı belletilmiştir.

Kendi edebiyatlarını üretemezler. Kendi edebiyatlarının çağdışı, işe yaramaz, modası geçmiş bir alay boş laf olduğu telkininin altındadırlar.

Twitter: @salihcenap