Misilleme!

Misilleme!

havayollariABD’ye belli ülkelerden yapılan uçuşlara getirilen elektronik cihaz yasağının amacı, son yıllarda Avrupa-Amerika havayollarının rekabet etmekte zorlandığı şirketlerin önünü kesmektir. Yasaklanan havaalanlarından yapılan uçuşlar, yasağın gelmesiyle birlikte tamamen Avrupa’ya kayacaktır.

ISIS’in örgütlendiği en önemli ülkelerden Fransa’da ya da Belçika’da da terör saldırıları oldu ama nedense oralara bir “tedbir” düşünülmedi. Açıkça görmemiz lazım: Terörizm falan bahane! Başta Emirates olmak üzere THY gibi hava yollarının yükselişini durdurmak için Amerikan İngiliz ortak yapımı bir ekonomik müdahale bu.

Peki, şimdi ne yapmak lazım?

Aynı “ekonomik” kategoride bir misilleme yapmamız şart!

Fakat bu iş nasıl olacak?

Aslında çoktandır atmamız gereken bir adımı atmak için bir fırsat yakalamış olabiliriz!

Misillemeyi yapacağımız alan “bilişim teknolojileri” alanıdır.

Önce gerçekle yüzleşelim: Alternatif bilişim altyapılarını kurabilecek teknolojiye sahip değiliz. Ama en azından Amerikalı ve Avrupalı bilişim devlerinin bize fahiş fiyatlarla sattığı ya da bedava verip bilgilerimizi çaldığı uygulamalara mahkûm da değiliz!

Kendi ayaklarımız üzerinde durana kadar tamamen açık kaynak kodlu alternatiflere geçmeliyiz.

Biraz konforumuz eksilebilir ama gerçek bir misilleme yapabilme adına, kabul edilebilir bir rahatsızlık bu.

Türkiye devleti “güvenlik gerekçesiyle” şu kesin kararları almalı ve derhal uygulamaya koymalıdır:

  1. Tüm kamu kurumlarında her türlü Microsoft ürünlerinin alımı durdurulmuştur.
  2. 12 ay süre içinde kamuda tek bir tane bile Microsoft işletim sistemi üzerinde çalışan sunucu ve veritabanı yönetim sistemi kalmayacak, bütün yazılımlar açık kaynak kodlu sistemlere aktarılacaktır.
  3. Microsoft platformlarında geliştirilen tüm yazılımlar nodejs, java, php, ruby on rails, python gibi açık kaynaklı platformlarda yeniden yazılacaktır.
  4. MsSqlServer, DB2, Oracle veritabanlarındaki veriler, PostgreSql, MySql, MariaDB, MongoDB gibi açık kaynak kodlu veritabanı yönetim sistemlerine aktarılarak kapalı kaynak kodlu tüm veritabanları devre dışı bırakılacaktır.
  5. Kamu kurumlarında kullanılan Microsoft Windows ve Microsoft Office lisansları yenilenmeyecektir. Tüm kamu kurumları Pardus işletim sistemine geçiş için gerekli altyapı ve eğitim planlamasını yaparak en kısa sürede geçişi sağlayacaklardır.
  6. Başta güvenlik ve adalet bürokrasisi olmak üzere tüm kamu çalışanlarının WhatsApp, Telegram, Facebook, Facebook Messenger ve Twitter kullanması kesinlikle yasaklanmıştır. Telefonunda bu uygulamalar tespit edilen kamu görevlileri doğrudan “bylock” kullanıyor gibi işlem göreceklerdir.
  7. Kamu görevlerinin Dropbox, Google Drive, iCloud gibi bulut depolama sistemleri üzerinden dosya paylaşması kesinlikle yasaktır. Bu tür paylaşımları yaptıkları tespit edilen kamu görevlileri hakkında soruşturma açılacaktır.
  8. Tüm kamu görevlilerinin gmail, hotmail, yahoo gibi uluslararası mail sağlayıcıların sunduğu bedava hizmetler üzerinden kamu ile ilgili haberleşme yapmaları yasaklanmıştır. Kamuya ait herhangi bir bilgiyi bu servislerin sağladığı email hesabından paylaşan kamu görevlileri casusluk soruşturmasına uğrayacak ve en azından maaş kesme cezasıyla cezalandırılacaklardır.
  9. Kamuda kullanılan tüm paket yazılımlar açık kaynak kodlu olmak zorundadır. Microsoft Sharepoint gibi CMS sistemleri, ArcGis gibi coğrafi bilgi sistemi uygulamaları derhal açık kaynak kodlu alternatif platformlara kaydırılacak, bu tür paket uygulamalara bir daha asla para ödenmeyecektir.
  10. Cisco, CheckPoint, Juniper, SonicWall, NetGear, Fortinet gibi yabancı menşeli siber güvenlik ürünlerinin kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar kamu güvenliği ile ilgili kurumlarda en geç üç ay içinde, kamunun geri kalanında en geç 12 ay içerisinde yerli alternatifleriyle değiştirilmek zorundadır.

Bu saydığım teknolojilerden “ekmeğini kazanan” çok dostum var ama eminim ki onlar alternatif açık kaynak kodlu sistemlerden de ekmeklerini çıkartabilecek nitelikte insanlardır.

Sadece bu ürünleri kullanmayarak hem ekonomik bir yaptırım uygulamış hem de siber güvenlik konusunda ciddi bir adım atmış oluruz.

Alışkanlıklarımız değiştirmek, yeni şeyler öğrenmek kolay bir süreç değil kabul ediyorum ama yaklaştığı görülen üçüncü dünya savaşına bu tedbirleri almadan yakalanırsak ödeyeceğimiz bedel kat be kat fazla olacaktır.

Bildik Modernist Ezberler ve Hipergerçeklik Dehşeti

hyperreal

Aklıevvelin biri, Türk Dil Kurumu sözlüğünde tesadüfen “müsait” kelimesinin bir yan anlamının “flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)” olarak verildiğini fark etti. Bu “cinsiyetçi” tanım nasıl olurdu da devletin resmi bir müessesesinin sözlüğünde yer alabilirdi! Acar vatandaşımız müthiş keşfini sosyal medyaya taşıyınca ufak çaplı bir fırtına kopuverdi.

Biz de bu vesileyle entelektüel sığlığımızı bir kez daha müşahede etmiş olduk.

Bu anlamsız tartışmaya canhıraş bir şekilde katılanlar, karanlık ve ilkel zihinlerinin kuytu derinliklerini nasıl izhar ettiklerini fark edemediler.

Sözlükler bir kelimenin yazı dilinde ve günlük dilde aldığı çeşitli mânâları tanımlar. Bir sözlükte, bir kelimeye bugünün cemiyetinde karşılığı mevcut olmayan bir anlam verilmişse, akla iki ihtimal gelir: Ya sözlüğü yazan kişi(ler) kötü niyetlidirler veyahut kelimenin belli bir grup veya zaman dilimi içinde kazandığı bir mânâyı umuma teşmil ederek ve verilen mânânın doğuşuyla ilgili eksik bilgi vererek hata yapmaktadırlar.

Peki, bu son tartışmalarda bu iki ihtimalden hangisi söz konusudur?

Eğer tenkit edilen husus, kelimenin nerede ve ne zaman belirtilen mânâyı aldığına dair bilginin eksikliği olsaydı buna saygı gösterilebilirdi ama açıkça görülüyor ki gösterilen tepkiler özensizliğe yahut bilgi eksikliğine değil.

Geçmiş asırdan bugüne gelmeyi başaramamış bazı kafalar, toplumu “tepeden tırnağa” inşa edilebilecek bir bina, sözlükçüleri de bu binanın mimarları gibi görmek istiyorlar. İnsanların zihninde anlam kazanan kavramları sözlüklerde değiştirerek zihinleri manipüle etme hevesindeler.

Sözlüklere bu tür bir müdahale, ancak George Orwell’in 1984 romanında anlattığı ceberut polis devletinin kârıdır ve milletimiz bu müdahaleyi cumhuriyetin ilk yıllarında acıyla tecrübe etmiştir.

Lügate yapılan müdahalenin istenen neticeyi vermediğini iddia edemeyiz. Hatta heveskâr toplum mühendislerimiz kendi açılarından başarılı da sayılabilirler. Ancak tıpkı bir domatesin genleriyle oynayarak ona istediği şekli vermeyi başaran bir genetik mühendisi gibi toplum mühendislerinin de fıtrata, hayatın ve lîsânın tabii akışına müdahale neticesi elde ettikleri “eserin”, tatsız, kokusuz ve hatta “kanserojen” olduğu da başka bir gerçektir.

Cemil Meriç merhum, Bu Ülke’sinde “kamus namustur” aforizmasını yazarken bahsettiğimiz müdahaleye isyan ediyordu:

Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiş: kamusa.

Şimdi bir bardak suda fırtına kopartmaya çalışanların beklentisi, insanımızın her daim aynı cenderede tutulması, “cahil”, “köylü”, “kaba”, “doğulu” milletin lügatiyle oynanarak “adam” edilmesi.

Tanıdık, bildik modernist ezberler, aydınlanmacı sayıklamalar…

Sözlükler lisanların haritalarıdır.

Postmodernizmin önemli ismi Jean Baudrillard, meşhur eseri Simulakra ve Simülasyon’un hemen girişinde, Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in 1946’da yazdığı, Del Rigor en la Ciencia – Bilimde Kesinlik isimli, sadece bir paragraftan ibaret hikâyesine atıfta bulunur. Hikâye şöyledir:

O imparatorlukta haritacılık sanatı o denli mükemmelliğe ulaşmıştı ki, tek bir eyaletin haritası bütün bir şehri ve imparatorluğun kendisinin haritası bütün bir eyaleti kaplıyordu. Zaman içerisinde, bu ayrıntılı haritalar biraz eksik bulundu ve haritacılık okulu, İmparatorluk’la bire bir ölçekte bir imparatorluk haritası geliştirdi. Öyle ki, harita, noktası noktasına gerçeğiyle çakışıyordu. Haritacılık bilimine daha az önem veren sonraki kuşaklar, bu boyuttaki bir haritanın kullanışsız olduğuna karar verdiler ve biraz saygısızlık da ederek onu güneş ve yağmur altında yıpranmaya terk ettiler. Batı çöllerinde haritanın yırtılmış parçaları bugün bile bir hayvana ya da bir dilenciye barınak olabiliyor; coğrafya biliminden tüm ulusa kalan yalnızca budur.

Aslında bu hikâye, hem ciddi bir matematikçi hem de meşhur, “Alice Harikalar Diyarında” kitabının yazarı olan Lewis Carroll‘un 1893 yılında kaleme aldığı “Sylvie and Bruno Concluded” isimli romanında yer verdiği bir fantezisinin geliştirilmesidir. Carroll fantezisinde toplumu “yukarıdan aşağıya” dizayn etme çabalarıyla dalga geçer. Mesela romanın kahramanı, ülkesinde artık kimsenin suda boğulmadığını, çünkü seneler boyu sürdürülen ciddi genetik ayıklama ve beslenme programları sayesinde tüm vatandaşların vücut yoğunluklarının suyun yoğunluğundan daha düşük hale getirildiğini anlatır. Ülkesinde artık çözümlenmesi gereken binlerce mesele ve kendisinden çözüm beklenen bir kral yerine, binlerce kral ve çözülmesi gereken tek bir mesele olduğunu söyler. Carroll’un kahramanı “Mein Herr”, Borges’e ilham veren kısımda ülkesinde haritacılığın gelişimini anlatır. Her geçen gün daha büyük ölçekli haritalara ihtiyaç duyulan ülkede nihayet birebir ölçekli haritalar yapılmasına karar verilir ancak çiftçiler bu büyüklükteki bir haritanın açılması halinde güneşe mani olarak mahsulleri çürüteceğini söylediklerinden proje iptal edilir.

Baudrillard bu alegorik hikâyelerden hareket ederek fikri daha ileri bir noktaya taşır:

İnsanın aklına gelebilecek en güzel simülasyon alegorisi olduğunu düşündüğümüz bu Borges masalında: İmparatorluğun hizmetindeki haritacıların çizdikleri harita, sonunda imparatorluğun topraklarına birebir eşit boyutlara sahip bir belgeye dönüşmektedir (ancak çökmeye başlayan imparatorlukla birlikte lime lime olmuş bu harita parçalarıyla çölde karşılaşan insanlar vardır -sonuçta bu harap olmuş soyut metafizik güzelliğin, imparatorluğun şanına yakışan bir görünüme sahip olduğu ve eskidikçe gerçeğiyle birbirine karıştırılan sahtesi gibi İmparatorluğun da bir leş gibi çürüdükçe özüne yani toprağa dönüştüğü görülmektedir).

Bu güncelliğini yitirmiş masal, ikinci dereceden (ordre) simülakrların gizli çekiciliğine sahiptir. Günümüzdeki soyutlama biçimlerinin haritacılık, suret çıkarma, aynadan yansıma ya da kavramla bir ilişkisi kalmamıştır. Simülasyon kavramının harita üzerindeki bir toprak parçası, bir töz ya da referans sistemiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin, modeller aracılığıyla türetilmesine hipergerçek yani simülasyon denilmektedir.

Bir başka deyişle ne harita öncesinde ne de sonrasında bir toprak parçası vardır. Bundan böyle önce harita, sonra topraktan yani gerçeğin yerini alan simülakrlardan – söz etmek gerekecektir. Borges’in masalını günümüze uyarlayacak olursak artık harita üzerinde lime lime olmuş toprak parçalarıyla karşılaşıldığını söylemek gerekecektir. Bundan böyle sağda solda karşılaşacağımız harabe ve yıkıntılar haritaya değil gerçeğe, çölde karşımıza çıkan kalıntılarsa İmparatorluğa değil bize yani çöle dönüşmüş bir gerçeğe ait olacaklardır.

Bizim, dünyadaki fikir hareketlerini neredeyse bir asır arkadan, o da akıllarıyla değil hisleriyle takip eden yarı aydınlarımızı ve bir kelime tanımı etrafında çıkarttıkları suni fırtınayla su üstüne vuran şuur altlarını şimdilik bir tarafa koyalım. Sualimizi, bugünün enstrümanlarıyla düşünebilen dostlara yöneltelim: Acaba aslı faslı olmayan coğrafyalara ait uydurma haritalarının tecessüm ederek hakikate dönüşmesi fikrinin ne dehşetli, ne ürkütücü ve idrak ettiğimiz zaman diliminde –maalesef- ne kadar geçerli bir fikir olduğunun farkında mıyız?

Twitter: @salihcenap

Sanat arkadaşıdır, ilim başının tâcı, Yurt için, millet için çalışır haritacı

Bürokratlarımız, milletvekili olabilmek için devletteki vazifelerinden istifa ediyorlar. Aslında bu istifaların oldukça rahatsız edici bir tarafı var. Nedir mi dediniz? Açıklayalım.

Hayatımızı kuşatan birçok kanuni düzenleme var. Bu düzenlemelerin bir kısmı varlık sebeplerini yitirmiş durumdalar, bazıları demode, başka zamanların ruhuna göre hazırlanmışlar ve ölmek bilmez bir hayalet gibi etrafımızda rahatsız edici varlıklarını sürdürüyorlar. Zamanında en doğru en isabetli şekilde yapılmış düzenlemeler bile bir müddet sonra eskiyorlar. Hayat akıyor, her şey değişiyor, hızla gelişen teknoloji, değişen demokratik standartlar, hatta iyileşen ekonomik durum bile değişiklikleri kaçınılmaz kılıyor.

Devlet, vatandaşların hayatlarını kolaylaştıracak, hudutları dikkatlice çizilmiş, herkesin hukukunu koruyacak, mağduriyetleri önleyecek kurallar koymak ve bunları uygulamak için çalışan devasa bir organizasyon. Kuralların belirlendiği yer meclis, yani yasama organı. Bu dev organizasyon çarkının çalışmasını temin ve idare eden kurmaylar ise bürokratlar. Sistemi işletmenin yanı sıra, işletmede çıkan problemleri tespit etmek, köhneleşen, varlık sebeplerini yitiren, delik deşik olmuş hukuki düzenlemeleri tespit edip düzeltmek aslında en başta bu “kurmaylardan” bekleniyor.

Örnek vermek gerekirse, mesela Ulaştırma Bakanlığı bürokratlarına çok iş düşüyor. 1924 tarihli ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanununun tarif ettiği telefonlar ve telgrafları ancak müzelerde bulmak mümkün bugün. Uydulardan gönderilen elektromanyetik dalgalar üzerinde taşınan devasa veri paketlerinin dünyanın bir ucundan bir ucuna saniyeler içinde nakledildiği günümüzün kablosuz iletişimini, henüz internetin adının bile anılmadığı 1983 senesinde çıkartılmış “2813 Sayılı Telsiz Kanunu” ile düzenlemek imkânsız! Eksikler nelerdir, nerelerde hangi boşluklar oluşmaktadır? Artık bugünün en büyük beynelmilel tehdit konusu haline gelen “siber güvenlik” nasıl sağlanacaktır? Gerçek dünyanın kıyısında bir gecekondu mahallesi gibi ortaya çıkıp, zamanla gerçek hayatın tüm damarlarına yerleşen “sanal dünyanın” hukuku nasıl olacaktır? Bu ve benzeri yüzlerce soruyu sormak, cevaplamak, çözümler üretmek ve nihayet ürettikleri çözümleri hukukî metinler haline getirip kanunlaşmak üzere meclise sunmak hep o bürokratların işleri.

Mesela memuriyet denildiğinde akla ilk gelen kurum olan “Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü” ve kuruluşu Osmanlı zamanına uzanan, en köklü devlet müesseselerimizden “Harita Genel Komutanlığı” bürokratlarından beklentiler de çok yüksek. Mühendislerin ellerinde kalem kâğıt, hesaplamalar yapıp haritalar çizdiği otuzlu, kırklı, ellili yıllar çok geride kaldı. Artık bilgisayarlarda “coğrafi bilgi sistemleri” ile “CAD” programları ile sayısal verilerle çalışan yeni bir mühendis nesli var. Bir zamanlar okullarda haritaların altında gördüğümüz “Harita Genel Komutanlığı’nın izni ile basılmıştır. İzinsiz olarak kopyalanamaz, çoğaltılamaz.” türünden ifadeler, şehirde buluşacakları noktanın koordinatları birbirlerine Google haritaları üzerinde gönderen gençler için artık hiçbir şey ifade etmiyor. Bilgisayarların hayatımıza bu kadar yerleştiği bir zamanda tam da bilgisayarlara yaptırılacak bir iş olan tapu sicil kayıtlarının üretilmesi, saklanması ve ilgililerine sunulması işinin yakasını, hâlâ tozlu raflarda istiflenmiş kâğıtlardan tam olarak kurtarabilmiş değiliz. Tapu kadastrodaki ağır işleyiş adalet sisteminin bileklerine prangalar vuruyor. Bitmek tükenmek bilmez tapu kadastro davaları yargının sırtında büyük bir kambur oluşturuyor. Askerî-sivil bürokrasinin ıslah etmesini beklediğimiz dünya kadar iş var.

Misalleri arttırmak çok kolay ama sanırım muradımız anlaşılmıştır.

Okuyan, yetişen, bilgi, beceri ve tecrübeleriyle temayüz eden bürokratların en verimli olacakları noktada ve zamanda istifa edip siyasete atılma heveslerine sadece bir geçerli mazeret olabilir: Bürokratken tüm çabalarına rağmen yasamanın dikkatini yeterince çekemedikleri, meslekleriyle ilgili problemleri, yasamanın bir parçası haline gelerek gündeme taşıyabilmek. Fakat bu da çok naif bir mazeret olurdu doğrusu! Eğri oturup doğru konuşalım. Kimse bir siyasetçi adayına mesela tapu kadastro sistemini ıslah etsin yahut afet yönetimini kurumsallaştırsın diye oy vermez. Bu işler ancak bürokrat koltuğunda yapılabilecek işlerdir.

Lafı dolandırmadan söyleyelim: Milletvekili olmak için vazifelerinden istifa eden bürokratların, millete de, kendilerine de, mesleklerine de saygıları konusunda kafamızda şüpheler uyanıyor.

Bu el üstünde tutulan, müsteşarlık, genel müdürlük, başkanlık gibi pozisyonlara getirilerek taltif edilen, devletin imkânları önlerine serilen ve bunların karşılığında kendilerinden çok şeyler beklenen devlet adamlarımızın, komutanı olarak atandıkları mevzileri ilk fırsatta terk edip başka bir işe talip olmaları devlet adamı ciddiyeti ile ne ölçüde örtüşür?

“Kendisine tevdi edilen vazifeleri başarıyla yerine getirmiş bir bürokrat bilgi, beceri ve tecrübelerini siyaset arenasında neden kullanmasın?” diye sorulabilir. Siyaset ile bürokrasi ne kadar iç içe geçmiş gibi görünürse görünsün tamamen farklı disiplinlerdir. Mesela “bir su ürünleri profesörü derin birikimini neden olimpiyatlarda yüzücü olarak kullanmasın” sorusu ne kadar anlamsızsa bu soru da o kadar anlamsızdır.

Ayrıca milletvekili adayı olmak üzere istifa eden bürokratlar gerçekten onlardan bekleneni, üzerlerine düşeni yapmış, tamamlamış mıdırlar? En tepe koltuklarını milletvekili olabilmek için boşalttıkları kurumlarda ve tüm ülkede adları, “falanca kurumu ıslah eden devlet adamı” veya “filanca müesseseyi modernize eden bürokrat” olarak anılacak mıdır? Portreleri, bir zamanlar idare ettikleri müesseselerin en mutena köşelerinden birine asılacak mıdır? Ömürleri boyunca kurum personellerinin saygı ve sevgiyle andıkları, takip ettikleri, mesleki dergilerde röportajlarını heyecanla takip ettikleri, hatta çocuklarına örnek gösterdikleri kimseler olarak anılacaklar mıdır?

Yoksa taş üstüne taş koymadan, kendilerine büyük beklentilerle sunulan koltuğu işgal ettikleri sürece mesailerini, kendilerini siyasete taşıyacak siyasilerle yakınlık sağlamak için harcamış, hiçbir iz bırakmadan gelip geçmiş memurlar kervanına mı katılacaklardır?

Harita Genel Komutanlığı’nın sitesinde rast geldiğim şu marş, tüm naifliğine rağmen meslekî bir heyecanı aksettirmesiyle dikkatimi çekti:

Düşman emellerini, çarpışmadan ezer o
Kıyı demez, köy demez, bozkır demez gezer o
Kalemiyle vatanın tapusunu çizer o
Sanat arkadaşıdır, ilim başının tâcı,
Yurt için, millet için çalışır haritacı.

Her dağımda imzası, her ovamda izi var
Bozulmayan mayası, değişmeyen özü var
Gönlü enginlerdedir, yücelerde gözü var
Sanat arkadaşıdır, ilim başının tâcı,
Yurt için, millet için çalışır haritacı.

http://www.hgk.msb.gov.tr/harita-marsi

Bu hisleri taşıyan, mesleğine âşık bir haritacı, bir meslek, bir sanat, bir zanaat sahibi, ömrünü hayırlı bir iş yaparak tamamlama derdinde, idealist bir üst düzey bürokrat tasavvur edin. Hayatı boyunca üzerinde çalıştığı eserini tamamlamaya çalışırken kapısını çalıp onu milletvekilli olmaya davet etseniz muhtemelen size  “kusura bakmayın” diyecektir. Burada ömrümü verdiğim, emekli olmadan evvel tamamlamaya çalıştığım “gerçek” ve “kıymetli” bir işim var!

Ben partilerin milletvekili adaylarını belirleyenlerden biri olsaydım, üstün başarıları nedeniyle bizzat peşine düştüğüm, özel rica ve davetlerle kazanmaya gayret ettiğim bürokratlar dışında, kendiliğinden vazife yerini terk edip milletvekili adayı olmak için kapımı çalan hiçbir bürokratı aday yapmazdım.

İyi devlet adamlarını, bin kişinin talip olduğu ama bir kişinin alabildiği güzel, becerikli, asil bir kız gibi görmek lazım. Bilmem kaçıncı metresi olabilmek için, hovarda bir zengin delikanlının kapısını aşındıran bir kızın, kabul görse bile o kapıda ne kadar itibar göreceği baştan bellidir.

Ahmet Hamdi Tanpınar, hayatını anlattığı “Yaşadığım Gibi” isimli eserinde, Avnullah Kâzimi Bey isimli bir devlet memurundan bahseder ki sanırım kafamda yaşattığım ideale yakındır:

Bu (taşındığımız) evde bizden evvel mutasarrıf Avnullah Kâzimi Bey oturmuştu. Şair Halide Nusret Hanım’ın babası olan bu zat, Kerkük’te çok iyi bir hâtıra bırakmıştı. Onun hakkında söylenenleri şimdi hatırladıkça, eski imparatorluğun devamını sağlayan, o tuttuğunu koparır, çakır pençe memurlardan biri olduğunu düşünüyorum. Şehre ve havaliye sükûnet getiren, devlet otoritesini koruyan bu cins memurlara eskiden halkımız bir nevi keramet, hiç değilse bir dindarlık, riyazet izafe ederdi. Avnullah Kâzimî için de böyle olmuştu. Mektep arkadaşlarının çoğu, onun geceleri soyunmadan bir post üzerinde yorulana kadar ibadet ve dua ettiğini ve oracıkta kıvrılıp uyuduğunu, sonra atına binip eşkıya takibine çıktığını anlatırlardı.

http://www.alticizilisatirlar.net/acs/osmanlinin-son-doneminde-devlet-otoritesini-koruyan-memurlar

Twitter: @salihcenap

Kamuda Bilgi İşlem Felaketi – 6

Bilişim amelesi pazarı mı var?

Artık iyice pehlivan tefrikasına dönen yazı serimize devam ediyoruz.

Kamu kurumlarının yöneticilerine çok mühim bir bilgi vermek, bir ikazda bulunmak istiyorum. Hani bilişim projeleri şartnamelerinizin içine işi yapacak personelin niteliği ile ilgili maddeler yazıyorsunuz ya, onu yapmayın! Çünkü ya sahtekâr ya akılsız olduğunuzdan başka hiçbir anlam çıkmıyor o maddelerden!

Neden bahsettiğimizi göstermek için, kopyalana kopyalana artık jenerik hale gelmiş, örnek bir şartname maddesini ele alalım:

Yazılım Geliştirme Uzmanı İçin İstenen Nitelikler

  1. Üniversitelerin bilgisayar ya da elektronik mühendisliği bölümlerinden mezun olmak.
  2. En az 5 yıllık deneyim sahibi olmak.
  3. c#, vb.net veya Java programlama dillerini çok iyi derecede bilmek.
  4. Benzer projelerde uygulama geliştirmiş olmak.
  5. Web Servisleri konusunda deneyimli olmak.
  6. Nesneye Dayalı Programlama konusunda deneyimli olmak.

Bu maddelerde o kadar ciddi sıkıntılar var ki! İlk önce madde madde sıkıntılara işaret etmeye çalışalım:

  1. Neden personelin belli bölümlerden mezun olması şartını getiriyorsunuz? Ülkemizdeki yazılımcıların pek çoğu burada söylenenlerden başka bölümlerden mezun. Bir endüstri mühendisi yahut Fizik mezunu pekâlâ iyi bir programcı olabilir. Bir bilgisayar mühendisi de (birçok örnekte görüldüğü üzere) beklenen “niteliklere” sahip olmayabilir.
  2. Şartnamelere ölçülemeyecek şeyler yazmak ahmaklıktır. Deneyimi nasıl ölçebilirsiniz? Okuldan mezun olalı geçen süreye mi bakacaksınız? Ya adam o süre boyunca başka işlerle uğraşmışsa? Daha önce çalıştığı projelerden referanslar mı isteyeceksiniz? Türkiye şartlarında bunu istemek, temin etmek ve güvenilirliğine itimat etmek mümkün mü?
  3. Şartnamede yazılım dili, mimari altyapı ve teknoloji belirtmek yanlıştır. Burada belirtilen dilleri ayrı ayrı “çok iyi derecede” bilmek de pek mümkün değildir. Kaldı ki personelin yazılım dili bilgisinin “çok iyi derecede” olduğu nasıl belgelenecektir? Kurum sınav mı yapacaktır? Bu sınavı hazırlama ve sonuçları değerlendirme kabiliyeti yahut imkânı var mıdır?
  4. Bir kişi benzer bir projede içerikten bağımsız olarak çalışmış olabilir. Mesela siz elektronik belge yönetim sistemi ihalesi yapıyorsunuzdur ve bir programcı daha önce başka bir elektronik belge yönetim sistemi projesinde çalışmıştır ama sayfaların tasarımıyla, renkleriyle uğraşmıştır. Ya da veritabanı optimizasyonu yapmıştır. Benzer projede çalışmış olmanın alan bilgisi kapsamında her hangi bir avantajı garanti etmesi mümkün değildir.
  5. Web servisleri? Hangi tür web servisleri? Deneyimin ölçüsü nedir? Internetten bulunan web servisleri hakkında bir videoyu izlemiş olmak mı yoksa ülke çapında çalışan web servisleri yazmış olmak mı? Yoksa web servisi diye bir şeyin varlığından haberdar olmak mı?
  6. Eski şartnamelerden kopyalana kopyalana günümüze ulaşmış, artık anlamını yitirmiş bir klişe de “nesneye dayalı programlama” bilgisi şartı. Bugün geçerli olan hemen her bilgisayar dili nesneye dayalı zaten! Okullarda mutlaka nesneye dayalı programlama öğretiliyor.

Şimdi teknik bilgi eksikliği sebebiyle yapılan yanlışları bir kenara koyup bu tür maddeleri neden sahtekârlık-akılsızlık ekseninde ele aldığımızı izah edelim.

İlk önce işin sahtekârlık tarafını ele alalım. Böyle şartname maddelerini okuyan her firma yetkilisi bilir ki bu maddeler, işin zaten ihale edilmeden önce verilmiş olduğu firmanın personelini tanımlamaktadır. İhale sadece formalite gereği yapılmaktadır. Çünkü piyasada tam belirtilen nitelikte ve sayıda personeli bünyesinde sürekli istihdam edebilecek başka bir firma yoktur!

Bir firma sahibi olduğunuzu düşünün. Elinizde para kazandığınız bir iş olmasa bile, belki bir gün bir kamu kurumu ister diye belirtilen niteliklerde üç-beş personeli sürekli istihdam edebilir misiniz? Hiçbir iş yapmadan o personele maaş vermeye devam edebilir misiniz? Çok zenginsiniz ve müneccim becerilerinizle gelecekte istenecek niteliklerin neler olacağını önceden kestirip o niteliklerde boş oturan beş personel istihdam ettiniz diyelim. Peki, şartnamede o nitelikte beş değil de on personel istenirse ne yapacaksınız?

Kamu müfettişleri bilişim konuları ile, yazılım sektörü ile ilgili azıcık bilgi sahibi olsalar ve özgürce denetim yapabilseler, şartnamesinde bu tür maddeler yazılan her ihale mahkemelik olurdu.

İşin yabancısı olanlar “E canım ne var bunda, kamu kurumu işin iyi yapılabilmesi adına çalıştırılacak personel için standartlar belirlemesin mi? Bu yapılmazsa firmalar çok niteliksiz personelle kalitesiz iş çıkarmazlar mı?” diye düşünebilirler. Bu iyi niyetli kimselere ve onlar gibi düşünen, sahtekârlık kastı olmayan kamu yöneticilerine bu tür maddeleri şartnameye yazmanın neden akılsızlık göstergesi olduğunu izah etmeye çalışalım.

iscibulunur
Bilişim İşçisi Pazarı?

İngilizce’de “the grass is greener on the other side of the fence” diye bir atasözü vardır. “Çitin öte tarafında çimenler daha yeşildir” diye tercüme edilebilir. İnsanların sahip ya da hâkim olamadıkları yerlerle ilgili hakikatten kopuk fanteziler geliştirdiğini anlatır. Bizdeki “komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” atasözüne benzer bir atasözüdür. Kamu çalışanları için özel sektör çitin öte tarafıdır. Kendileri ile aynı yemeği yiyen, aynı suyu içen, aynı üniversitelerde okuyan, aynı kitapçılara girip çıkan adamların sırf özel sektörde çalışıyorlar diye farklı olduklarına dair bir kanaat hâkimdir memurlarda. Bu iki taraflıdır. Klasik memur kafası için özel sektör bir yandan kamuyu soymaya çalışan kurnaz tilkiler grubu, bir yandan kamunun yapamadığını yapma konusunda harikalar yaratan süper kahramanlar topluluğudur. O yüzden bahsettiğimiz türden maddeleri yazan memurun (iyi niyetli olanlarının) özel sektör tasavvuru aşağı yukarı şöyledir: (Belki de devleti soymak suretiyle) firmalar o kadar zengin olmuşlardır ki, gerçekten bünyelerinde yüzlerce çalışan barındırabilirler. Eğer barındırmıyorlarsa da Ankara Ulus’taki meşhur amele pazarı misali bir “bilişimci pazarında” her daim boşta, istihdam edilmek üzere bekleyen üç senelik, beş senelik, on senelik yazılımcılar arasından seçip alıverirler! Şu bilgisayar dilinin uzmanları filan yerde, bu teknolojinin uzmanları falan köşede iş beklemektedir. Sadece gel demek yeterlidir!

Böyle saçma sapan bir dünya tasavvuruna akılsızlık denmez de ne denir?

Çitin öte tarafında çimler daha yeşil değil! Kamu için, “proje esaslı” çalışan firmalar projeleri sonlandığında derhal yeni bir projeye başlayamıyorlarsa birkaç ay dayanıp nihayet çalışanlarını işten çıkartırlar. O yüzden bilişim firmalarımızın çoğunun doğru dürüst kurumsal hafızaları, alt yapıları, çalışma usulleri, kodlama standartları, dokümantasyonları, çalışanları için kariyer planları yoktur! Bilgi, tecrübe birikimi olmaz. Bilgi ve tecrübe adına üretilen ne varsa çalışanlarla beraber yiter gider çünkü. Hemen her proje sıfırdan yapılır, taş üstüne taş konamaz. Her kamu projesi için adeta yeni bir firma kurulur ve her projenin sonunda da o firma dağılır. Başka sektörlerin hiçbirinde işe alıp çıkartmalar bu kadar hızlı ve yaygın değildir.

Kimseler kusura bakmasın ama bu şartlar altında ülkemizin 2023 hedefleri de, orta gelir tuzağından kurtulma üzerine yazılan yazılar da, “mutlaka yüksek teknoloji üretmek mecburiyetindeyiz” diye başlayan nutuklar da boş geliyor.

Twitter: https://twitter.com/salihcenap

Linkedin: https://www.linkedin.com/in/salihcenap

Kamuda bilgi işlem felaketi – 5

Teknik Şartname Yazımı

sartnameBu yazı serisinin başından beri kamu bilgi işlem personellerimizden yanlış beklentilerimizin olduğunun altını çizmeye çalışıyorum. Bugün kamu kurumlarımızda bilgi işlem konusunda istihdam edilmiş memurların çoğu, bırakın bir yazılım projesi yapmayı, dışarıya yaptırılacak bir işin teknik şartnamesini bile doğru dürüst yazacak durumda değildirler.

Yapılacak işi doğru tanımlamak, sınırlarını belirlemek, neyi ne şekilde istediğini ölçülebilir şekilde ortaya koyabilmek, işin neredeyse yarısına tekabül eder.

Kopyala-Yapıştır

Kamu teknik şartnamelerini hazırlama işi ile görevlendirilen memurlar ilk iş olarak daha önce yazılmış şartnameler arar bulurlar. Şimdilerde yüksek lisans tezlerinin ne oranda başka tezlerden “alıntı” olduğunu belirleyen yazılımlar var. Kamu teknik şartnameleri bu yazılımlarla gözden geçirilse sanırım çoğunun yüzde seksenden fazla oranda başka şartnamelerden kopyalandığı ortaya çıkar. “Canım bunda ne var, kamu kurumlarının benzer şartları olmasından, bu şartların aynı şekilde yazılmasından daha tabii ne olabilir” denebilir. Şartnamelerle haşır neşir olanlar bilir: şartnamede tutarlılık çok önemlidir. Bu sayfada şöyle yapılacak diye tarif ettiğiniz bir şeyi sonraki sayfada başka türlü tarif ederseniz işi çıkmaza sokarsınız. Dilden dile dolaşan anonim türküler gibi herkesin birşeyler ekleyip çıkarttığı şartnamelerde, tutarsızlıklar ortaya çıkmaya başlar. Öte yandan teknoloji hızla ilerlediğinden, daha iki sene önce yazılmış bir teknik şartnamede kullanımları şart koşulan teknolojilerin çoğu bugün artık “demode” ya da “kabul edilemez” hale gelmiştir. Kopyalanan metinde bunu fark edip düzeltmeye kalkışan memur, –varsa- asıl metindeki tutarlılığı da iyice bozar.  Neticede ortaya ihtiva ettiği tutarsız istekler yüzünden gerçekleştirilmesi “imkânsız” şartnamelerden bir tanesi daha çıkartılmış olur.

Analiz

Bilgi işlem çalışanları –tipik bir memur refleksi göstererek- üzerlerine düşen işi asgari seviyeye çekmeye çalışırlar. Proje süresince her aşamada işin içinde olmaları, işin ilerleyişini takip etmeleri, hatta işleyişe zaman zaman istikamet vermeleri gerektiği halde her işi yükleniciye yaptırmak temayülündedirler. Mesela her projenin başında yer alan “analiz” aşamasının tamamen yükleniciye bırakılması biraz da “biz ne istediğimiz tanımlayamıyoruz, önce bizim ne istediğimizi anlamak için bir çalışma yapın” demenin teknik şartname dilinde ifadesidir.

Kâinat Yönetim Sistemi

Türkiye’de yazılım danışmanlığı yaparak hayatını kazanan, yabancı uyruklu bir dostum vardı. Ülkemizdeki tecrübesini bana şöyle anlatmıştı:

Bir kamu kurumunuzla görüşme yaptığımda tam olarak ne istediklerini soruyorum, kabaca birşeyler söyleyip “detaylarını, sen analiz edip anlayacaksın” diyorlar. İşin ne zaman tamamlanmasını beklediklerini soruyorum, “dün” diyorlar! Ne kadar bütçeleri olduğunu soruyorum, “sen bu işi bedava yap, bize iş yapmak önemli bir referanstır” diyorlar. “Peki, hiç olmazsa isteklerinizi azıcık detaylandırın” diyorum, bakıyorum benden resmen “kâinat yönetim sistemi” üretmemi istiyorlar!

Bilişim sistemlerini bilim kurgu Hollywood filmlerinden tanıyan yöneticilerimizin beklentileri yükseliyor. Bilgi işlem personelinin, üzerlerine düşen her işi dışarıya ihale edip rahat etme düşüncesi de işin içine katılınca yukarıda bahsettiğim dostumun “kâinat yönetim sistemi” dediği ucubeler ortaya çıkıyor. Aslında ortaya konan istekler fikir planında çok da yapılamaz görünmüyor ama hakikat, pratikte başka türlü tezahür ediyor. Bir misalle izah etmeye çalışalım.

Mesela bir kurum, yemekhanesinde yemek yiyen personelini takip etmek, yediği yemeklerin ücretini doğru şekilde personelinden almak için bir proje yapıyor olsun. Aslında bunun için yemek alan her personelin işaretleneceği basit bir veritabanı uygulaması kâfidir. Fakat iş ihale edilmişken başka ne yaptırabiliriz diye düşünmeye başlayan memuru sınırlayan tek şey hayal gücüdür! Önce yemeğe gelen personeli programda işaretlemekten ibaret bir iş ile dahi uğraşmamak için otomatik turnike sistemi istenir. Turnikelerin çalışabilmesi için ya manyetik kartlara, ya jeton sistemine ihtiyaç doğar. Memurun hangisinin tercih edileceğini düşünüp kafasını yoracak hali yoktur. Şartnameye, yüklenicinin her iki alternatif için fiyat, performans ve risk analizi yapıp sunması şartı eklenir. Ödenecek ücret hesaplandığında her çalışandan teker teker tahsilatla kim uğraşacak? Hesaplanan ücretlerin maaştan otomatik mahsup edilmesi istenilir. Kuruma kapağı attığından beri meslekleri ile ilgili hiçbir şey yapmayan istatistikçilerin, endüstri mühendislerinin de bu vesileyle heyecanlandığını görürüz. Sipariş edilen yemek miktarının doğru hesaplanması için yemeğe gelecek kişi sayısının tahmin edilmesi gerekir. Bunun için kurumun seneler önce yaptırdığı, kör topal çalışan personel bilgi sistemine entegrasyon istenir. Böylece izinli, dışarıda görevlendirilmiş yahut raporlu personelin sayısına bakılarak sipariş verilecektir. Tedarikçilerin yönetilmesi için de bir modül olsa iyi olmaz mı? Şartnameye, çalışılan tedarikçilerle ilgili verilerin kaydedileceği bir modül eklenir. Nihayetinde yemek temini de bir satın alma sürecidir.  Hemen bir “satın alma modülü” ilave edilir. İhalesiyle, kabulüyle, ödemesiyle tüm satın alma süreci elektronik ortama taşınsın istenir. Süreçte mecburen birçok resmi evrak üretildiğinden bir “elektronik belge yönetim sistemi” modülü olmazsa olmaz! Satın alma varsa ödeme vardır, para vardır. Para varsa muhasebe gerekir. Hemen şartnameye bir “muhasebe modülü” yerleştirilir. Bu modül kurumun ana muhasebe yazılımıyla da entegre olacaktır. Şartnamede bir cümle bu gerekliliği halleder. Tabi bu ölçekteki bir sistemde veri operatörü ihtiyacı doğmaktadır. Sistemin amirlerden ve memurlardan oluşan kullanıcıları olacaktır. Bu sefer hangi roldeki kullanıcının sisteme hangi yetkilerle erişeceğinin belirlendiği bir “kullanıcı yönetim modülüne” ihtiyaç doğmuştur. Yöneticinin bakacağı ekranlarla, sıradan kullanıcının ekranları da aynı olmayacaktır. Yöneticiler için özelleştirilebilir raporların alınabildiği bir “karar destek sistemi” şartnamede yerini hemencecik buluverir. Yemek taşıyan araçların, yemekhane personelinin, yemeklerdeki kalori miktarının takibi gibi her uçuk kaçık fikir bir modül olarak şartnameye yerleşir. İşte bir “kâinat yönetim sistemi” şartnamesi daha karşınızdadır!

Böyle “herşeyi” yapmaya kalkanların tek bir şeyi bile başaramadıkları defalarca ispatlanmış bir hakikattir. Tüm sistemler mümkün olduğunca küçük, atomik ama modüler tasarlanmalıdır. Bilişim projeleri mezarlığına dönen kamudaki başarısız projelere otopsi yapsak, birçoğunda kâinat yönetim sistemi virüsünün izlerine rastlayacağımız kesindir.

Hangi Teknoloji? Hangi Yazılım Dili? Hangi Veritabanı?

Hemen her kamu kurumunda bilgi işlem projelerinin başlangıcında artık baygınlık veren tartışmalar tekrarlanır. Acaba yazılım Java dilinde mi geliştirilmelidir yoksa “.Net” mi kullanılmalıdır? Açık kaynak kodlu ürünlerle mi yola çıkılmalıdır, lisanslı ürünler mi satın alınmalıdır? Oracle veritabanı mı tercih edilmelidir yoksa MySql yahut PostgreSQL yeterli midir?

Bütün bu tartışmalar anlamsızdır. Kamu kurumlarının bilgi işlem birimleri, üzerlerine vazife olmayan bir konuda zamanlarını harcamaktadırlar. Çoğu zaman, gelişen teknolojiyi takip konusunda başarısız olan, bilgilerini yenileyemeyen kamu bilgi işlem personelinden, profesyonellere yaptırılacak işin teknolojisi konusunda belirleyici olmalarını istemek de beklemek de doğru değildir. Bilgi işlem personeli, teknolojiye değil, yaptırılan işin neticesinde kurumun ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığına odaklanmalıdır. Hangi teknolojilerin, hangi mimarilerin, hangi donanımların, hangi yazılım kütüphanelerinin, hangi bilgisayar dillerinin kullanılacağı konusunda ise mutlaka profesyonellerden danışmanlık hizmeti alınmalıdır.

Twitter: https://twitter.com/salihcenap
Linkedin: https://www.linkedin.com/in/salihcenap

Kamuda bilgi işlem felaketi – 4

Sahipsizlik

Karayollarının yaygınlaştırılması ve modernizasyonu devletler için bir prestij ve gelişmişlik kriteri. Ülkemizin “duble” otoyolları, kaymak gibi asfaltları göğsümüzü kabartıyor. E-devlet projeleri, kamu bilişim hizmetleri de benzer şekilde vatandaşın hayatına doğrudan temas eden, vatandaşın hayatını kolaylaştıran yahut zorlaştıran unsurlar olduklarından gelişmişlik göstergesi olarak her geçen gün daha çok önem kazanıyorlar. Yeni yolların açılması, mevcut yolların genişletilmesi nasıl bir ihtiyaçsa, geleneksel yöntemlerle sunulan kamu hizmetlerinin elektronik ortama taşınması ve mevcut e-devlet hizmetlerinin detaylandırılması da acil bir ihtiyaç haline geliyor. Tıpkı karayolları gibi kamu bilişim hizmetleri de zamanla eskiyor, yıpranıyor ve bakım-onarıma ihtiyaç duyuyorlar.

Kamu bilişim hizmetleri ile karayolları hizmetlerinin benzemeyen yönü ise işin tanımlılığı noktasında ortaya çıkıyor. Karayolları inşaatlarının planlanması ve yapılmasında, çalışanları zorlayan pek az “bilinmeyen” var. İşi özel sektöre havale eden kamu kurumu belki Bakan seviyesinde ne isteyeceğini, bürokratlar seviyesinde hangi standartlarda isteyeceğini, yapım sürecini nasıl takip edeceğini ve nihayet kabulü hangi şartlarda yapacağını iyi kötü biliyor. Bilişim sistemleri söz konusu olduğunda bu maddelerin her birinin yerini kocaman soru işaretleri alıyor. İşin “öngörülemezliği” belki de en çok üst düzey yöneticileri dehşete düşürüyor. İşte bu dehşetin ortaya çıkarttığı “sahipsizlik” probleminin izlerini sürmeye başlayacağımız nokta da burası.

Kamu yöneticilerinin birçoğunun temel motivasyonu maalesef bulundukları koltuğun hakkını verebilmek için ter dökmekten ziyade, bürokrasi basamaklarını olabildiğince hızla tırmanmaktır. Yürütülen her çalışma, bürokratlar için idarecilerine, “bir üst makama yerleşmeye hazır oldukları” mesajını vermek amacı taşır. O yüzden her “başarı kırıntısı”, bürokratik silsile içinde her seviyede biraz daha abartılarak en tepeye kadar aksettirilir. Öte yandan “başarısızlıklar” her seviyede biraz daha küçültülerek, mümkünse en üst kademelere fazla da aksettirilmeden sümen altı edilir, bürokratik hafızanın sisli karanlıklarında kaybedilirler.

Bilinmez risklerle dolu bilişim projelerinde karşılaşılan engelleri aşabilmek için, hem işi yapan tarafta hem yaptıran tarafta kuvvetli bir iradeye ihtiyaç duyulur. İşi bilen, isteyen, takip eden ve işin ilerleyişinin önündeki engelleri kaldırabilmek için gereken iradeyi ortaya koyabilen idarecilerin olmaması birçok bilişim projesinin başarısızlıkla neticelenmesine sebep olmuştur. Çoğu projede bu sorumluluk “teknik” yöneticilere verilmeye kalkılır ki bu büyük bir hatadır.

Proje yönetim teorisinde “Executive sponsor” olarak isimlendirilen pozisyondaki kişi çok daha üst bir mevkide olup, kurumu adına “işin” yapılmasının arkasındaki iradeyi temsil eder. Bu kişinin bilgi işlem becerilerine sahip olmasının ehemmiyeti de lüzumu da yoktur. Fakat yetki sahibi olması, insiyatif alabilmesi, projeyi yakından takip etmesi, gidişatı sürekli sorgulaması, raporlar alması, yanlış bir istikamete doğru gidilip gidilmediğini sürekli kontrol etmesi gerekir.

Bu kişi aynı zamanda projenin risklerini de yüklenici tarafındaki mevkidaşıyla yöneten kişidir. Daha alt seviyelerde karşılaşılıp aşılamayan sorunları çözme noktasında devreye girer. Projenin gidişatına göre işin niteliğinde değişiklikler yapabilir hatta doğru gitmeyen projeyi sonlandırma kararını dahi alabilir. Kurum tarafında da yüklenici tarafında da teknik personel değişse de işin aksamaması için gerekli tedbirleri alır. Teknik yöneticilerin arkalarında durarak onları motive eder.

Maalesef ülkemizde yapılan projelerin çoğunda portresini çizmeye çalıştığım kişileri bulmak hayli zordur. Her şeyden önce bulunduğu makamla ilişkisi ancak tramplenden atlayan yüzücünün sıçrama tahtası ile ilişkisi kadar olan bürokratlar, kendilerini işe sahip çıkacak kadar “adamaya” lüzum hissetmezler. Projenin kendi idarecilik dönemleri içerisinde tamamlanamama ihtimali onları rahatsız eder. Çünkü öyle olursa emeklerinin semeresini başka birine kaptırmış olacaklardır. Ayrıca bir işi sıkı sıkı sahiplenmek, başarısızlık halinde proje ile hiçbir alakaları yokmuş gibi davranma lüksünü ellerinden alacaktır. Bilişim projeleri çok yüksek oranlarda başarısızlıkla neticelendiğinden riski almak istemezler. Zaten işin başarıyla sonlanması halinde, hiyerarşi gereği kendi masalarından geçecek sunumlara müdahale ile kendilerine pay çıkartabileceklerini bildiklerinden, hiçbir emek harcamadıkları başarıya sahip çıkmak imkânını her daim ceplerinde hissederler.

Bilişim projelerinde ortaya çıkan bitmek tükenmek bilmez problemlerle güreşme işini bir avuç teknik adamın sırtına yükleyip, hasbelkader bir başarı elde edilecek olursa ortaya çıkma ahlaksızlığının, yani kenarda dolanıp ortada görünme kurnazlığının önü nasıl alınabilir? Kamu bilişim projelerinde başarısızlıkların mühim sebeplerinden birisi olan “sahipsizlik problemi” nasıl giderilebilir?

Belki yapılacak kanuni bir düzenleme ile devletin tüm bilişim projelerinde, anlatılan nitelikteki pozisyonu dolduracak üst düzey bir yöneticinin seçilmesi mecbur kılınabilir. Bu yöneticiler için teferruatlı vazife tanımları yapılmalı hatta her projede, projenin niteliğine göre mesaisinin ne kadarını görevlendirildiği iş için harcayacağı dahi belirlenmelidir. Seçilen yöneticinin ismi, projede üstleneceği vazifeler ve teknik yöneticilerle mutad görüşme takvimi, yüklenici firmalara proje başlangıcında bildirilmelidir. İnsiyatif alma yetkisi ile beraber mesuliyet yükünü de yüklenen bu yöneticilerin insiyatif alan herkesin yapabileceği ufak tefek hatalar yüzünden suçlanmalarını engelleyecek kanuni mekanizmalar geliştirilmelidir. Öte yandan bu kişilerin yönettikleri işler başarıyla sonuçlandığında başarıdaki katkıları tespit edilmeli ve bu kişiler ödüllendirilmelidirler.

E-dönüşüm icra kurulu toplantılarında, e-devlet ile ilgili özel sektörle yapılan istişarelerde, kongrelerde kamu bilişim projelerinde yapılan işin sahiplenilmesinin önemi defalarca dile getirdiği, bu konu raporlarda yer aldığı halde bugüne kadar ciddi bir tedbir alınmadı. Umarım bu yazım meselenin tekrar gündeme gelmesine vesile olur.

Twitter: @salihcenap

Kamuda bilgi işlem felaketi – 2 – Kamu Bir Kendi İşine Bakabilse!

Kamuda bilgi işlem felaketi – 2 – Kamu Bir Kendi İşine Bakabilse!

bilgi işlem dairesiKamu kurumlarının bilgi işlem konusundaki açmazlarından birisi, kendi görevleri arasında bulunmayan, doğrudan kendi işleri olmayan “yazılım geliştirme” konusunda, ısrarla varlık göstermeye çalışmalarıdır.

Gerçi bünyesinde berber, imam, ayakkabı boyacısı, kuru temizlemeci istihdam etmekte, süpermarket, spor tesisleri, gazino, restoran, düğün salonu, tatil kampı kurmakta bir gariplik görmeyen kamu kurum yöneticilerinin kendi işlerinden başka işleri kurumları içinde “halletme” heves ve azimleri ortadayken “yazılım geliştirme” işinin de bu kapsamda ele alınmasına şaşırmamak gerekir!

Yine de “belki umuru-u garibe’yi fark edip bir gülümseyen olur” deyip meseleyi masaya yatıralım.

Örnek olarak Karayolları Genel Müdürlüğü’nü ele alalım. Bu kurumumuzun resmi vazife tanımlarından hiçbirinde “yazılım geliştirme” başlığını bulamazsınız ama bünyesinde bu işi yapmak üzere kurulmuş bir organizasyon yapısı mutlaka vardır. Yahut TRT’nin kanunla belirlenmiş görevleri arasında “bilişim projeleri gerçekleştirmek” diye bir görev asla yoktur ama TRT’de de bilişim projeleri gerçekleştirmek üzere kurulmuş birim yahut birimlerle karşılaşmak kimse için sürpriz olmayacaktır.

“Bilgi işlem” tüm kurumların elbette vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir ve bilgi işlem birimlerine ihtiyaç olduğu açıktır ancak problem bu birimlerin ne yapacaklarının, yani faaliyet alanlarının belirlenmesinde ortaya çıkmaktadır.

Ne demek istediğimizi bir örnekle açıklamaya gayret edelim:

Her kurum için ulaşım meselesi önemlidir. Kurumun belli yöneticilerine sürekli, görevlendirilen personeline ise ihtiyaç halinde araç tahsis edilir. Araçların kiralanması, bakımlarının yaptırılması, takibi, o araçları kullanacak personelin istihdamı, yönetimi için kurumlar, mesela “Ulaştırma Şube Müdürlüğü” adı altında bir birim kurabilirler. Fakat hiçbir akıllı kimse kurumun o müdürlüğü bünyesine mühendisler alıp kurumun kendi “otomobilini” üretmeye kalkmaz! Şoförlerden beklenen, araçların en fazla yağ ve su değişimlerini yapmaları, lastik patlarsa tamirciye gidene kadar stepneyi takabilmeleridir! Çünkü “otomobil üretmek”, hatta “otomobil tamiri” kurumun işi değildir. Kurum ihtiyacı olan aracı piyasadan temin eder ve “kullanır”. Kurumun rolü “operatör” yahut “kullanıcı” rolüdür.

“Otomobil zaten ‘yapılabilen’ bir şey değil, teşbihte hata oldu” derseniz benzer bir örneği büro mobilyaları üzerinden de verebiliriz. Kamu kurumları isteseler, ihtiyaç duydukları büro mobilyalarını üretme kabiliyeti olan zanaatkârları kolaylıkla istihdam edebilirler. Mobilya ‘yapılabilen’ bir şeydir ama aklı başında hiçbir kurum yöneticisinin aklından büro mobilyalarını kendi imkânlarıyla yapmak geçmez! Devlet Malzeme Ofisi bile böyle “aptalca” bir teşebbüste bulunmaz. İhtiyaç duyulan mobilyaların yaptırılması işi piyasadaki profesyonel üreticilere ihale edilir. Çünkü “mobilya yapmak” hiçbir kamu kurumunun işi değildir! Herhangi bir kamu kurumunda mobilya üretimi için bir birim kurulsa bile, ne kadar çok para harcanırsa harcansın serbest piyasadan daha verimli, daha kaliteli, daha profesyonel bir üretim gerçekleştirilemez.

Kaliteli mobilya üretimi için usta zanaatkârlara, tecrübeli kalfalara, üretim süreçlerinin standardizasyonuna, bir fabrika ortamına, kalite standartlarına, ar-ge’ye ihtiyaç vardır ve işi mobilya üretmek olmayan bir kurumun bunları sağlaması beklenmez. Mobilya üretimi konusunda gayet genel kabul gören bu yaklaşım, maalesef çok daha karmaşık bir süreç ve arka plan gerektiren “yazılım geliştirme” konusuna gelince değişiveriyor!

Hemen her kamu kuruluşumuz, son derece verimsiz birimler kuruyor, çok sayıda bilişim personeli istihdam ediyor ve hiç de vazifesi olmadığı halde yazılım geliştirmeye çalışıyor!

Bu yanlış yaklaşımın sebep olduğu korkunç başarısızlıklar, personel maaşı, eğitim gideri vs. adları altında boşa harcanan milyonlar, neredeyse tamamen kurumun kendi içinde gerçekleştiğinden, sessizce unutuluyor. Bir başka deyişle “kol kırılıyor yen içinde kalıyor”. Ancak yenin içinde gizlenmesi, kolun kırık olduğu gerçeğini değiştirmiyor!

Tepeden tırnağa tüm kurum personeli, kolektif bir yalanı, bir illüzyonu içselleştiriyor: Kurum yöneticileri yönettikleri kurumun “işlerinden” biri de yazılım geliştirmekmiş gibi, bu “işi” yapmanın doğru yolunu biliyorlarmış gibi ve “işi” kotarabilecek doğru insan kaynağına sahiplermiş gibi yapıyorlar. Bilgi işlem yöneticileri “işi” yönetebilirmiş gibi yapıyorlar. Memurlar “işi” başarabilirmiş gibi yapıyorlar.

Acar Mühendis Açmazı

Kamu yöneticilerin bu yanlış inançları çoğu kez “acar” programcılar, hevesli memurlarca besleniyor! Hevesle internetten birkaç dersi takip eden yahut kurumun gönderdiği eğitimde bir iki “numara” öğrenen “acar mühendisler” faydadan çok zarar veriyorlar. Çok basit, ama göze güzel görünen bir programcık yazan elemanlarının, takdir beklentileriyle biraz da abartarak kendilerine sunduklarını gören üst düzey idareciler, “bu işlerin” kurum içerisinde kotarılabileceğine dair o yanlış inanca kapılıyorlar. Yazılım geliştirmenin bir iki kişiyle değil, ancak profesyonel ekiplerle sağlıklı bir şekilde yapılabilecek, planlama, dokümantasyon, test, ölçeklenebilirlik, sürüm yönetimi, kimlik yönetimi, deployment ve yedekleme yönetimi gibi olmazsa olmaz bileşenlerden oluşan bir süreç olduğunu bilemiyorlar. Neticede çoğu kurumumuzda karşımıza her birinin ayrı kullanıcı şifresi olan, birbiriyle entegre olamayan, nasıl çalıştırılacakları, nasıl değiştirilecekleri bilgisi sadece bir kişinin kafasında gömülü olan, herhangi bir dokümantasyonu olmayan, alelusul geliştirilmiş, kimisi çalışan kimisi çalışmayan, irili ufaklı onlarca “programcık” çıkıyor. Kamu kurumları geniş “gelişimini tamamlayamadan ölmüş yazılım projeleri mezarlıklarına” dönüşüyorlar! Eğer kurumun ilgili yazılıma ihtiyacı kesinse, bir süre sonra iş görmeyecekleri anlaşılan bu “programcıklar” çöpe atılıyor ve “dışarıya” yeniden yazdırılıyor. Tabi “bizim acar mühendisin” iki haftada ortaya çıkarttığı yazılım için aylarca süre ve ona göre ücret istenmesini bir türlü anlayamayan üst düzey idareciler, aldatılma şüphesi ve kamu kaynaklarını koruma hissiyle serbest piyasadan gelen iyi teklifleri reddetme eğilimine giriyorlar. Nihayet ancak “kendi acar mühendislerinin” üretebildiği nitelikte bir ürün ortaya koyabilecek firmalarla anlaşan idareciler “buna rağmen” istedikleri işin ortaya çıkmadığını görüp hayretlere boğuluyorlar.

Kurumların yazılım ihtiyaçları, aynı ulaşım vasıtası ihtiyaçları gibi dışarıdan karşılanmalıdır. Kamu kurumlarında bilgi işlem personeli sayısı mümkün olduğunca azaltılmalı, kalan uzmanlar, piyasadan temin edilen otomobilleri sürmekle görevli kurum şoförleri gibi, piyasaya yaptırılan yazılımların “geliştirilmesinde” değil, kullanılması noktasında vazifelendirilmelidirler. Ayrıca, kurumun bilişim ihtiyaçlarının belirlenmesinde ve yazılımı gerçekleştirecek profesyonellere sağlıklı bir şekilde aktarılması hususunda çalışmalıdırlar.

Kamu kurumlarının, kritik verilerin, devlet sırlarının korunması, casusluğa karşı koyma, gizlilik vs. gibi haller dışında kendi bünyesinde (in house) yazılım geliştirmemeleri, bu iş için personel istihdam etmemeleri kesinlikle bir e-devlet stratejisi olarak benimsenmelidir. Belki böylelikle hem kamuda zaman, para ve insan kaynaklarının çarçur edilmesinin önüne geçilmiş olacak hem de özel sektörde bilgileriyle ve tecrübeleriyle var olmaya çalışan profesyonellere bir hareket alanı sağlanmış olacaktır.

 Twitter: @salihcenap

Bilişim Vadisi Projesinin “Bugları”*, Büklüm Büklüm Yolları

Bilişim Vadisi Projesinin “Bugları”*, Büklüm Büklüm Yolları

hat-trickElimizde iki esrarengiz kelimeden müteşekkil, mahiyetini pek bilmediğimiz ama kendimizi kullanmaya mecbur hissettiğimiz ve salladığımızda mucizeler yaratacağından şüphe duymadığımız sihirli bir çubuk var: “Bilişim Vadisi

Güzel bir söz var. Derler ki elinde çekiçten başka aleti olmayana tüm meseleler “çivi” gibi görünürmüş. Biz de biraz bu sebepten olsa gerek, tüm projelerimizi dönüp dönüp en iyi bildiğimiz alana taşıyoruz: bina dikmek!

Sihirli çubuğun mucizesini bile inşaatta arıyoruz!

Hâlbuki özellikle insan odaklı tüm işlerde, adeta bir anayasa maddesi gibi benimsememiz gereken genel bir prensibimiz olmalı: binadan önce, eşyadan önce, her şeyden önce “insana” yatırım.

Eğer bu prensibi benimsersek belki inşaata vereceğimiz parayı Ar-Ge yapacak genç girişimcilere harcamanın çok daha verimli ve doğru bir yol olduğunu kavrayabiliriz.

Maalesef siyasetçilerimiz Ar-Ge faaliyeti gösteren firmaların özel durumunu kavrayamıyorlar.

Ticari faaliyetin iki temel kategorisi var. Ya “alır” satarsınız ya “yapıp” satarsınız. Yazılım geliştirme “yap-sat” kategorisinde ele alınması gereken bir faaliyet. Yalnız geleneksel “yap-sat” modellerine göre “yapma” safhasında “araştırma-geliştirme” ihtiyacı daha fazla. Çünkü yapılan şey bir inşaat yahut bir kanepe gibi standart, daha önce örnekleri yapılmış, başı sonu belli bir ürün değil. Önce ne yapacağınızı ve nasıl yapacağınızı bulmanız gerekiyor. İşte bu ön süreçlerin, kimseciklerin karşılamaya yanaşmadıkları ciddi maliyetleri var. Bilişim işinde en pahalı şey ise “zaman”!

Bir örnekle açıklamaya çalışalım:

Okuldan yeni mezun iki yazılım mühendisi arkadaşın, birçok orijinal fikirle, dünyanın yeni Facebook’u olabilecek harikulade bir sosyal paylaşım sitesi yapmak üzere yola çıktıklarını varsayalım. Çoğu kimse bu gençlerin bilgisayarlarının başına geçip hemen kod yazmaya girişeceklerini zanneder. Hâlbuki o noktaya gelmeden önce aşılması gereken nice “dağlar” vardır!

Gençler önce bir muhasebeci ile anlaşıp, iş hayatına yeni atılan herkes için yüksek sayılacak meblağlar ödeyerek bir şirket kurarlar. Bir ofis kiralarlar. Paraya kıyıp bilgisayarlar, masalar, sandalyeler alırlar. Artık para kazansalar da kazanmasalar da her ay ödemeleri gereken nur topu gibi Bağ-Kur primleri, ofis kiraları, elektrik, su, internet, ısınma faturaları olmuştur.

Kodlamaya başlamadan, yani “Ar-Ge” ifadesinin “Ge” kısmına geçmeden önce bir “Ar”, yani “araştırma” safhası vardır. Yapmak istedikleri iyi kötü bellidir ama o hedefi gerçekleştirmek için hangi teknolojiler seçilmelidir? Kodlama hangi bilgisayar dili ile yapılmalıdır? Seçilen dilde gerekli yetkinlik nasıl ve ne sürede kazanılacaktır? Nihayetinde milyonlarca insana aynı anda hiç yavaşlamadan hizmet vermesi planlanan sistemin mimarisi nasıl tasarlanacaktır? İhtiyaç duyulan donanım alt yapısı nedir? Gerektiğinde sistemin genişletilmesi, birden fazla sunucu üzerinde çalışması nasıl sağlanacaktır? Toplanan verileri depolamak için nasıl bir çözüm tercih edilecektir? İki arkadaşın ayrı ayrı yazdığı kodların bir araya getirilmesi, birinin yazdığı kısmın diğerininkini bozmaması nasıl sağlanacaktır? Geliştirilen sistem insanlara sunulmadan önce nasıl test edilecektir? Testleri kim yapacak, çıkan hataları düzeltirken nasıl bir metodoloji uygulanacaktır?

Ne yazık ki okudukları okullarda genç girişimcilere verilen bilgilerin hiçbiri bu sorularını cevaplamamaktadır.

Teknik olmayan okuyucunun anlayabilmesi için basitleştirilmiş bu sorular daha işin başında cevaplanması gereken yüzlerce sorudan sadece birkaç tanesi. Bu soruları cevaplamak için haftalarca hatta bazen aylarca araştırmalar ve denemeler yapmak gerekir. Örneğimizdeki gençler “vakit nakittir” sözünün manasını yaşayarak öğreneceklerdir. Hiçbir gelirleri olmadığı için her geçen ay, zaten dolu olmayan kasalarından ciddi meblağlar eksilmektedir.

Devlet, bu şartlarda bir iş kurup yönetmenin imkânsızlığını gördüğünden, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, TÜBİTAK ve KOSGEB gibi kurumlar üzerinden Ar-Ge destekleri sağlamaktadır. Fakat maalesef burada da devletin usandırıcı bürokratik mekanizmaları devreye girmektedir. İstenen proje dosyalarının oluşturulması, sunumların hazırlanması, kabul aldıktan sonra para alabilmek için istenen evrakın takibi, resmi yazışmaların yapılması başlı başına ayrı bir iş haline gelmektedir. Bu işler o denli detaylı ve vakit alıcıdır ki mesela sadece TÜBİTAK projeleri hazırlamak üzere müstakil firmalar kurulmuştur. Örneğimizdeki gençlerin önünde iki yol vardır: Ya ikisinden birisi Ar-Ge faaliyetini bırakıp bürokrasiyle uğraşacaktır ya da sadece bu iş için ekstra para ayırıp üçüncü bir kişi ile anlaşacaklardır. Görüldüğü üzere, iki yoldan hangisi seçilirse seçilsin, genç girişimcilerin şirketi batmaya biraz daha yakınlaşmış olacaktır.

Konuyla ilgili yakınmalar karşısında devlet yetkililerimiz, hemen teknokentlerden bahis açacaklardır. Gerçekten teknokentlerde sigorta ve vergi konusunda ciddi kolaylıklar sunulmaktadır ancak maalesef bu sefer de devreye teknokent konseptinden rant devşirmeye kalkan aç gözlü üniversite yönetimleri ile bu imkânları “küçük” firmalara “yedirmemeye” kararlı büyük şirketler giriyorlar. Yüzlerce çalışanı olan büyük iletişim şirketleri, bankalar sözüm ona Ar-Ge faaliyetlerini vergiden muaf tutabilmek için teknokentlerin neredeyse tüm ofislerini adeta işgal ediyorlar. Teknokentlere gösterilen rağbeti fırsat bilen üniversite yönetimleri, yer yer bu işin olmazsa olmazı sayılan internet bağlantısını bile sağlayamadıkları, bazen doğru dürüst ısıtamadıkları uydurma barakaların metrekaresine 22$ gibi rakamlara varan kiralar istiyorlar. İşletme bedeli adı altında metrekare başına 10TL civarında para talep ediyorlar. Böylece genç girişimcilerin sırtına kırk metrekarelik küçücük bir ofis için aylık iki bin liranın üzerinde bir fatura konulmuş oluyor. Ancak bir şey üretilip sattıklarında işlerine yarayacak gelir vergisi muafiyetinin peşinde koşan genç girişimciler böylelikle yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş, sırtlarına bir kambur daha yüklenmiş oluyorlar.

Denilebilir ki hiçbir iş sermayesiz kurulmaz. Madem bu gençler iş kurmak istiyorlar, önce başka firmalarda çalışıp sermaye biriktirsinler. İlk başta kulağa doğru gelen bu öneri de bizi bilişim dünyamızdaki başka bir açmaza götürüyor. Eğer bu gençler yurtdışında profesyonel bir yazılım firmasında kendilerine yer bulacak kadar iyilerse, beyin göçü gerçekleşmiş oluyor. Amerika ya da Avrupa’da daha yirmili yaşlarında doktorlardan, hâkimlerden bile yüksek maaşlarla çalışmaya başlayan gençleri dönüp aynı dertlere boğuşmaya kolay kolay kimse ikna edemez. Gençler eğer ülkemizin GSM operatörleri ve bankaları gibi yazılımı ana iş olarak değil de kendi asıl iştigal alanını desteklemek için bir yan iş olarak yapan kurumlarda işe başlarlarsa hızla köreliyorlar. Çünkü bu kurumlarda taşlar çoktan yerine oturmuş oluyor ve yazılımcılardan temel beklenti çoğu zaman “yeni” bir şey yapmaları değil, yine ekseriyetle ithal edilmiş mevcut sistemi ayakta tutmaları oluyor.  Yazılımcı gençleri seçebilecekleri alternatiften en kötüsü “devlet memuru” olmak. Her türlü gelişmenin, yenilenmenin durması, araştırma hevesinin kaybolması bir tarafa devlet memurluğundan elde edilen maaşla bir sermaye birikimi yapmak da söz konusu olamıyor.

Şimdi bu tablo karşısında Sayın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanımıza sormak isterim: Bilişim Vadisi projesi kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolara çıkarabilmemiz için Ar-Ge’den geçen yolun hangi kısmını genişletip açıyor? Hangi kısmında rahatlama sağlıyor? Bu anlattığım problemlerin hangisini çözüyor?

* Bug: Bag okunur. İngilizce’de “böcek” demektir. Bir yazılım kodunda oluşan hatalara da “bug” denir. Kodun hatalarını temizleme işlemine de “debugging” yani “böcekten arındırma” denir.

Sizce kaçıncı sınıf Hintli mühendisler Gebze’de çalışmaya razı olur?

Sayın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanımızın “Bilişim Vadisi” konusunda verdiği röportajda sarf ettiği,

“Kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolara, çıkarabilmemiz için kiloda hafif, pahada ağır teknolojik ürünler üretip, satabilmemiz gerekiyor. Bunun yolu da Ar-Ge’den, yani Bilişim Vadisi’nden geçiyor

sözünün son kısmını biraz sorgulamamız lazım.

“AR-GE” yani araştırma geliştirme faaliyetlerinin ancak bir bilişim vadisinin varlığıyla mümkün olduğu neticesine nasıl varılabilir? Hatta onu bırakın, Bilişim Vadisi projesinin gerçekten Ar-Ge ile bir alâkası var mı?

Sayın Bakan’ın anlattıklarından ve basına yansıyanlardan, Bilişim Vadisi’nin büyükçe bir “inşaat projesi” olduğunu çıkartıyoruz. Mesela şu satırlar Anadolu Ajans’ının haberinden:

Projenin 4 etaba ayrıldığını anlatan Işık, şu bilgileri verdi:

“Birinci etap, 1A ve 1B olarak ikiye ayrıldı. 1A bölgesinde, 70 bin metrekare alanın inşaatı için ihale aşamasına gelindi. Eylül ayı sonunda altyapı ve üstyapı projelerinin ihalesini, 2015 yılı sonunda da inşaatını tamamlamayı planlıyoruz. 1A denilen bölge içinde, 15 bin metrekarelik idari bina ve çok amaçlı Ar-Ge ofisleri bulunacak. Bilişim Vadisi içinde yaşayacakların bütün ihtiyaçlarına cevap verecek okul, kreş, hastane, ibadethane, konaklama, banka, spor merkezleri, kültürel tesisler gibi sosyal donatı alanları da olacak. Burası Ar-Ge çalışanları için aynı zamanda bir yaşam kompleksi olacak.”

Yazılım geliştirme konusunda herhangi bir fikri olmayanlar ister istemez şöyle düşüneceklerdir: Demek ki bugüne kadar yazılım konusunda gelişemememizin sebebi bina eksikliğiymiş! Şöyle geniş bir kampüs olunca, pırıl pırıl binalarla, ofislerle birlikte dünya çapında bir Ar-Ge merkezine dönüşmemek için mazeretimiz kalmamış oluyor!

Sektörün içinde olanlar ise şöyle sorular soracaklardır:

Neredeyse artık her şehrimizdeki üniversiteler bünyesinde teknokentler var. Bu merkezlerde yukarıda bahsedilen tüm imkânlar hâlihazırda sağlanıyor zaten. Hatta Bilişim Vadisi anlatılırken bahsi pek geçmeyen bir takım teşvikler, vergi indirimleri, sigorta destekleri şu an teknokentler bünyesinde çalışan firmalara veriliyor. Üniversite-sanayi işbirliğin teşvik edilmesi için programlar da, kuluçka merkezleri de hâlen mevcut. Bilişim Vadisi kapsamında vaat edilen yegâne farklılık, Samsung, Siemens, Oracle, IBM, HP gibi uluslararası bilişim firmalarının burada ofis açıp, üst düzey mühendislerini Türkiye’ye getirip, Ar-Ge çalışmalarını Türk mühendislerle yürüteceği iddiası. Ancak bu nasıl sağlanacak? Bu büyük firmalar insan kaynaklarını hangi motivasyonla Türkiye’de konumlandıracaklar? Zaten kurulu bir düzenleri varken neden gelip Türk mühendislerle Ar-Ge çalışmaları yapmak isteyecekler? Nihayet tüm bunlar gerçekleşse bile, bu firmaların “devşirdikleri” mühendislerimize ürettirip yine fahiş fiyatlarla bize satacağı yazılımlar ülkemize, ekonomimize ne gibi bir fayda sağlayacak?

Büyük, uluslararası yazılım üreticisi firmalar, yazılım geliştirme süreçlerinde çalıştırmak üzere dünyanın en iyi beyinlerini bulurlar ve çok cazip fırsatlar sunarak bünyelerinde çalıştırırlar. Bu cazip fırsatlar arasında bazen astronomik seviyelere çıkabilen maaşlar, detaylı ve sistematik kariyer planları, terfi ettikçe verilen hisse senetleri gibi imkânların yanı sıra Amerika ve Avrupa’nın popüler merkezlerinde, sektörün en parlak beyinleriyle birlikte çalışma şansı da vardır. Firmalar, insan sermayesinin hemen her şey demek olduğu bu sektörde parlak beyinleri kaybetmemek için adeta çalışanlarının nazlarıyla oynarlar. Bu şartlarda,  ülkesinden kalkıp Amerika’daki silikon vadisinde çalışmaya giden, mesela Çinli, Hindistanlı, Singapurlu yahut Macar bir gencin, neden Avrupa ve Amerika’daki popüler merkezler yerine Gebze’deki bilişim vadisinde çalışmak isteyebileceğinin bir cevabı yoktur!

Bu yapılan aynen şuna benziyor: Büyük, modern bir stadyum ve güzel spor tesisleri inşa ediyorsunuz. Sırf birkaç bina yaptınız diye Barcelona, Arsenal, Milan gibi takımların kendi ülkelerini bırakarak Ronaldo, Messi gibi yıldız futbolcularını da alıp ülkenize gelmesini beklemeye koyuluyorsunuz. Yahut Barcelona futbol takımının yıldız oyuncularını yetiştiren antrenörlerinin sırf süslü birkaç tesis yapıldı diye düzenlerini bozup Türkiye’de futbolcu yetiştireceklerine inanıyorsunuz! Buna ileri derecede safdillik denmez de ne denir?

Açıkça bellidir ki elde edeceğiniz en iyi şey, büyük futbol takımlarının sizin “süper tesislerinizde” bir dükkan açıp, lisanslı formalarını, anahtarlıklarını, flamalarını vs. satmasıdır. Bu kulüplerden ülke adına beklenebilecek en büyük fayda, mağazalarında tezgahtar, mağaza müdürü, güvenlik elemanı gibi kadrolarda Türkleri çalıştırıp yaratacakları üç-beş kişilik istihdam(!) olabilir.

Aynı şekilde, Bilişim Vadisinde yer alacak uluslararası firmaların da çalıştıracakları “mühendislerimiz” Ar-Ge falan yapmak şöyle dursun, ancak o firmaların ürünlerini fahiş fiyatlarla ülkemiz kurumlarına satmaya çalışan satış-pazarlama elemanları olarak iş bulabileceklerdir.

Yıldız yazılımcıların ülkemize gelmesi konusunda, zihin açıcı olacağını düşündüğüm bir hatıramı nakletmek istiyorum.

Zannederim 2001 senesiydi. Bahsettiğimiz türden dev bir uluslararası firma olan Accenture‘ın Almanya kolunda, büyükçe bir yazılım projesinde çalışıyordum. Proje merkezi, Almanya’nın “Biergarten” denilen kır lokantalarıyla meşhur Münih kentindeydi. Projede benimle beraber Çinli, Hintli ve tabi Alman mühendisler görev alıyorlardı. Proje sonlandığında ekip olarak bir veda yemeği için o meşhur Biergartenlerden birisinde toplandık. İlerleyen saatlerde iş disiplinleriyle maruf Almanlardan birisi alkolün de tesiriyle gevşeyip abuk sabuk konuşmaya başladı. Yanımdaki Hintli arkadaşa biraz ırkçılık kokan, küçümser, aşağılar bir tonla, “Sen ülkemizden gitmemek için her şeyi yaparsın değil mi? Almanya’da çalışmak bir Hintli için lütuf sayılır!” deyiverdi. Hintli arkadaşım oldukça zeki bir delikanlıydı. İstifini bozmadan cevabı yapıştırdı:

“Dediğin doğru! Buradan gitmek istemem ama şu sebepten: Hindistan’da bir koltuğa talip binlerce üst düzeyde mühendis vardır. Bunların arasından yalnızca en iyi olanlar Hindistan’da kalabilir. İkinci sınıf mühendislerimiz Amerika’ya giderler. Orada iş bulamayanlar ise Avrupa’da iş ararlar. Yani biz Hindistan’da ve Amerika’da çalışacak kadar iyi olmadığımız için buradayız. O yüzden düşük niteliklerimize rağmen kolayca iş bulduğumuz bu ülkeden gitmeyi tabi ki istemeyiz!”

Şimdi bu hikâyeye göre, sizce kaçıncı sınıf Hintli mühendisler Gebze’de çalışmaya razı olur?

Twitter: @salihcenap

Bilişim Vadisini mecburen yapacağız…

Bilişim Vadisini mecburen yapacağız…

mecburen

Gebze’de “Bilişim Vadisi” kurulacağı haberleri geçen hafta gazetelerin, televizyon haberlerinin ve İnternet sayfalarının popüler konularından birisi oldu. Mesela Sabah gazetesinin 8 Eylül 2014 tarihli haberi şöyleydi:

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, Türkiye’nin 2023 hedeflerini yakalaması noktasında Bilişim Vadisi’nin büyük katkı sağlayacağını belirterek, “Türkiye’nin ilk Bilişim Vadisi, Samsung, Siemens ve Oracle gibi teknoloji devlerinin buluşma noktası olacak” dedi. Bakan Işık, Türkiye’yi inovasyon alanında bir üst lige taşıyacak 3 milyon metrekarelik alana kurulan Vadi’nin, tüm çıpa firmaları bünyesine katmayı hedeflediğini söyledi. Işık, “Kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolara, çıkarabilmemiz için kiloda hafif, pahada ağır teknolojik ürünler üretip, satabilmemiz gerekiyor. Bunun yolu da Ar-Ge’den, yani Bilişim Vadisi’nden geçiyor” diye konuştu. Samsung, IBM, Siemens, Oracle, Turkcell, Arçelik, Akbank, Abank ve Netaş gibi teknoloji devlerinin Bilişim Vadisi’nde yer alması için görüşmeler gerçekleştirdiğini bildiren Işık, Oracle firmasıyla Bilişim Vadisi’nin kuluçka merkezinde yer alması konusunda anlaşma sağlandığını açıkladı. Işık, yakın zamanda da HP, Vakıfbank, Garanti Bankası, Kuveyt Türk, Halkbank ve Doğa Koleji ile Bilişim Vadisi’nde yer almaları hususunda toplantı yapılmasının planlandığını ifade etti.

Bu haberi okuyunca zihnimde yeniden şekillenen bir hatıra, dudaklarıma zaptedemediğim bir tebessüm yerleştirdi!

Yaklaşık bundan altı sene kadar öncesi olmalı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin yazılım şube müdürü olarak görev yapıyordum. TOBB, iş hayatının bir çatı kuruluşu olarak, devletin iş dünyası ile ilgili attığı her adımda istişarelere çağrılır, ve TOBB’un iş dünyasının görüşlerini temsili beklenir, hatta devletin üstlendiği bazı işleri yapma görevi TOBB’a verilir. Kamu bilişim politikalarıyla ilgili en üst istişare organizasyonu olan e-dönüşüm icra kurulu, yahut “yazılım sektör meclisi toplantıları” gibi organizasyonlara da teknik uzmanlığı olan idareci olarak ben katılıyordum. O günlerde, o zamanki adıyla “Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nda” “Bilişim Vadisinin Kurulması” konulu bir toplantıya katılmak üzere görevlendirildim.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığında toplantının yapılacağı yer, bakanlık binasının üst katlarından birinde, önünde uzayan Eskişehir yolunu tepeden seyreden, genişçe bir salondu. Salona vardığımda kalabalık bir katılımcı kitlesinin toplantının başlamasını beklediğini gördüm. Birçok kurum davet edilmişti. TÜBİTAK’tan görevliler, çeşitli üniversitelerden hocalar, çeşitli bakanlıklardan temsilciler hep oradaydılar. Yalnız kimse ne için toplandığımızı tam olarak bilmiyor, herkes diğer katılımcılara sorular sorarak niçin orada olduğunu anlamaya çalışıyordu. Elimizdeki davet yazısından “bilişim vadisi” anahtar kelimelerinden öte bir ipucu elde edememiştik.

Az sonra toplantıyı idare edeceği anlaşılan, emekliliği oldukça yaklaşmış, daire başkanı olduğunu öğrendiğimiz, tonton bir nine olacağı o zamandan belli olan bir hanımefendi salona gelip toplantı masasının en başındaki koltuğa yerleşti. Bizleri selamlayarak toplantıyı başlattı. İnce zincirlerle boynuna asılı, kalın çerçeveli, şişe dibi camlı gözlükleri vardı ve ağır ağır konuşuyordu. Sesi epeyce kalın sayılırdı ama sanki arada sırada biraz titrer gibi oluyordu. Herkes merakla ne diyeceğini bekliyordu. “Arkadaşlar” dedi. “Bilişim vadisini kurma görevini devletimiz bize verdi.” Sonra gözlüklerini düzeltip devam etti: “Bilişim vadisi nedir? Nasıl kurulur? Bu konuda bilgisi olan var mı?

Bir açıklama beklerken bu suallerle karşılaşan herkes afallamıştı. Bir şekilde proje hakkında salondakilerden daha fazla malûmat sahibi olduğu anlaşılan üniversite hocalarından birisi, gazetelerden, dergilerden elde edilebilecek seviyede bilgilerle Amerika’daki silikon vadisinden bahsetti. Yaşlı daire başkanı, kocaman gözlüklerini sık sık yukarı itip gözlerini ovuşturuyor, bu işin başına kalmasından duyduğu memnuniyetsizliği belli ediyor ama ikide bir, “devletimiz bize bu vazifeyi vermiş, mecbur yapacağız” diye tekrarlamaktan da geri kalmıyordu.

Diğer katılımcılar da bir kaç söz gevelediler fakat en “bomba” yorum o zamanki adıyla Bayındırlık ve İskân Bakanlığı katılımcısından geldi. Bu toplantıda neden Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın temsilcisi bulunduğunu merak edebilirsiniz. Belli ki bilişim vadisinin yapılabilmesi için gerçek bir vadiye ihtiyaç olabileceğini düşünen “yetkililer” işi şansa bırakmamış, gerekli olabilecek vadinin tahsisi işi için “ilgili” bakanlıktan temsilci de davet etmişlerdi. İşte bu temsilci söz alıp artık bu tür tahsisleri yapma görevinin bakanlıklarında olmadığını, filanca sayılı kanunla bu görevin filanca kurumlara devredildiğini anlattı. Konuşmasını bitirdiğinde yüzünde bir angaryadan kolayca kurtulmuş olma memnuniyetinin izlerini seçmek mümkündü.

Üçüncü tur çay servisi yapılırken toplantıda şu kararlar alındı. Orada bulunan heyet on beş gün sonra yeniden toplanacak, bir üniversite hocası “bilişim vadisi nedir” konulu bir çalışma yapıp heyete sunacaktı.

On beş gün sonraki toplantıda “bilişim vadisi” teknik şartnamesini yazdırılması işinin bir üniversite hocasına verilmesine karar verildi.

2008 yılında TOBB’daki görevimden ayrıldığım için bu “bilişim vadisi” çalışması nasıl devam etti, bizim “heyet” mi çalışmaları ilerletti, yoksa başka “heyetler” mi kuruldu bilmiyorum. Ama “bilişim vadisi” projesinin ancak altı sene sonra artık ete kemiğe bürünmüş bir proje olarak karşımıza çıktığını görmüş olduk.

Sayın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanımız ve bürokratları alınmasınlar ama maalesef heyecanla lanse ettikleri “Bilişim Vadisi” projesi, emekliliği gelmiş, kalın çerçeveli, şişe dibi camlı gözlüklerini boynuna asan tonton memure hanımınkinden çok da ileri bir vizyonun izlerini taşımıyor. En azından proje ile ilgili olarak kamuoyu ile paylaşılan detaylar için bunu söylemek yanlış olmaz. Neden böyle düşündüğümü anlatabilmek için bu konuda mütalaalarımı paylaşmaya devam edeceğim.