Bilim Kurgu

Bilim Kurgu

Bilim kurgu, insan hayalgücünün en güzel meyvelerinden biri.

Yaşanan gerçekliğin değişmez fiziki kısıtlarına bile aldırmadan özgür bırakılmış zihinlerin fantezileri… Belki de ilerlemenin bel kemiği…

jules_verneJules Verne” meraklı çocuk zihinlerimizi bilim kurgu heyecanı ile tanıştıran isimlerden en meşhuru. Onun bilim kurgu fantezileri neredeyse bir asrı aşkın bir zamandır milyonlarca meraklı genç dimağı eğlendirip heyecanlandırıyor.

Öte taraftan bilim kurgu meraklılarını alttan alta asıl heyecanlandıran ihtimal de gerçekleşiyor: Verne’nin hayal ettiği şeylerin neredeyse tamamı, hayranlarının gözleri önünde gerçeğe dönüşüyor.

Teknolojinin, bilimsel ilerlemenin bize armağan ettiği topraklar öncelikle fantezilerde keşfediliyor.

H.G. Wells, Isaac Asimov, Arthur C. Clarke, Frank Herbert, Ray Bradbury, Stanislaw Lem, Philip K. Dick gibi isimler bugün hayatımıza giren bir çok teknolojiyi ilk düşünenler olmanın ötesinde yeni teknolojilerin doğuracağı ahlaki, siyasi, iktisadi problemleri de ilk ele alanlar oldular.

isaac-asimovBilim kurgunun zihinlere açtığı geniş hareket sahasını, teknolojik fanteziler kurmaktan ziyade insanlığın kadim meseleleri olan iktidar, din, ahlak gibi meseleleri tartışmak için kullanan Yevgeni Zamyatin, George Orwell, Aldous Huxley, Kurt Vonnegut, Ursula K. Le Guin gibi yazarlar insanoğlunun müktesebatına kıymeti ölçülemez katkılarda bulundular.

İnsanın aklına hemen “ya bizde?” sorusu geliyor.

Bizim dünya çapında tanınan bilinen bilim kurgu yazarlarımız yok maalesef.

Aşkın Güngör, Bülent Özden, Dost Körpe, Fatih Emre Öztürk, Halil Kocagöz, Kazım Cende, Mehmet Açar, Murat Yılmaz, Mustafa Resul Yalçınkaya, Nurcihan Doğuç, Sadık Yemni, Selim Erdoğan, Sercan Leylek, Süleyman Akdoğan, Ufuk Ata Bora, Yiğit Kulabaş, Kadir Özden, Zühtü Bayar gibi isimlere internette yayınlanan Türk bilim kurgu yazarları listelerinde rastlamak mümkün ama sanırım bunlar arasında en tanınları “Şairin Romanı” isimli eseriyle Murathan Mungan ve “Schrödinger’in Kedisi” serisiyle Alev Alatlı.

schrodingerinkedisiAlev Alatlı’nın romanının hemen arka kapağında bilim-kurgu olmadığını iddia etmesi enteresan! Hem de hikayesi 1950-2025 yılları arasında geçmesine ve sık sık yeni fiziğe, kaos teorisine, saçaklı mantığa atıfta bulunmasına rağmen!

Bunun elbette bir sebebi var.

Ülkemizde bilim kurgu türünde denemelerin kahir ekseriyeti, -ne yazık ki- eninde sonunda ezik bir hissiyatın ürettiği ucuz bir mizaha evrilmeden üretilemiyor.

Hasan’ın gelecekte bir uzay gemisinde yolculuk yapması, Hatice’nin bilinmeyen bir gezegende uzaylı bir türle karşılaşması, Cemal’in genetik değişme uğrayıp bir takım üstün güçlere kavuşması ya da Mustafa’nın zamanda yolculuk yapması bir fantezi olarak bile olsa bize son derece gülünç geliyor.

Bilimsel açıdan geri kalmışlığı, teknolojik fakirliği içselleştirmiş, bu topraklardan çıkacak zekaların geleceği şekillendirebileceğine dair inancını kaybetmiş, hatta bu toprakların insanına karşı garip bir hınçla dolmuş ezik, sömürge yarı-aydını kafasının ifrazatıyla beslenen nesiller bu ortamı üretiyor.

Bilim kurgu türünde hikâye ya da roman yazmak bu yüzden herşeyden önce çok iyi bir donanım ve müthiş bir özgüven gerektiriyor.

Bu işe soyunanların işin hem “bilim” tarafına” hem “kurgu” tarafına hakim olmaları icap ediyor.

Tabi bir de yukarıda bahsettiğim eziklik hissinden kendilerini kurtarabilmeleri de şart.

Daha küçük yaşlarda bilim kurgu hikayeler yazmaya niyet eden bir genç, hüsranla neticelenen macerasını ekşisözlük’te şöyle anlatmış:

Asıl çarpıcı olan hadise, herhalde, (yazdığım hikayelerde) “Recep radyasyon tehlikesinden korunmak için, Hamdi’nin uzun araştırmalar sonucu icat ettiği kriptonik ultraviyole radyasyon kalkanını kullanacaktı” gibi cümlelerin, öznelerinin nereden bakarsan bak lakayt olan duruşlarından dolayı bana pek inandırıcı gelmemesinden olacak, karakterlerin hepsinin isminin ingilizce olmasıydı. Zira o yaşıma kadar, benim bildiğim hiçbir Recep radyasyondan korunmadığı gibi, aşağı yukarı hiçbir Hamdi de ultraviyole kelimesini doğru düzgün telaffuz dahi edemiyordu. Zorunlu olarak Recepler oldu Jack, Hamdiler oldu Jim. Tabi, bir Türk evladı olarak, Jack şöyle yaptı, Jim bunu yaptı minvalinde hikaye yazmak, bana dahi bir süre sonra garip gelmeye başladığı için bilimkurgu maceramı bitirmek zorunda kalmıştım. Sanırım bilimkurgu olayındaki kişisel başarısızlığım ile ulusal başarısızlığımız paralel sebepler yüzünden olmaktadır.”

Peki, bilim kurgu yazabilmek için illa yüksek teknoloji üreten bir milletin ferdi olmak mı lazım?

stanislaw_lem
Stanislaw Lem

Hayır! Mesela dünyada saygıyla karşılanan ciddi bir Sırp bilim kurgu geleneği var. Meşhur Stanislav Lem Polonyalı. Yazarları dünya çapında bir popülarite yakalayamamış olsa da Romanya’nın bilim kurgu sahasında varlığı söz konusu. Tarkovsky’nin meşhur bilim kurgu filmi Stalker’ı çektiği Estonya‘da “Stalker” ismiyle bilim kurgu edebiyat ödülleri veriliyor. Bilim kurgu yazarlarıyla, yönetmenleriyle, dergileriyle, ödülleriyle Hırvatistan da bilim kurgu üretilen ülkelerin arasında bulunuyor. Ya Şili‘ye ne demeli? Yazdığı bilim kurgu roman “Los Altisimos” 10 dile tercüme edilen Hugo Correa’nın başını çektiği Şilili bilim kurgu yazarları ülkelerini bilim kurgu üretebilen ülkeler listesine taşıyor.

Bunlar Amerika, İngiltere, Fransa, Japonya gibi gelişmiş ülkeler değil, hatta nispeten fakir sayılabilecek ülkeler ama hepsi “batılı” ve “judeo-hıristiyan” medeniyet dünyasından diyebilirsiniz. Ancak İslam dünyasında da bilim kurgu üretimi var ve hatta bu üretimin tarihi, sayılan ülkelerdeki bilim kurgu tarihinden çok daha eskilere uzanıyor.

arabiannightsEn eski nüshaları dokuzuncu asırda tespit edilmiş olan “Binbir Gece Masalları” gayet açık bilim kurgu motiflerle bezeli mesela. Bulukya’nın maceraları isimli bölümde, ölümsüzlük otu peşinde büyük bir yolculuğa çıkan kahramanın cinlerle, deniz kızlarıyla, konuşan ağaç ve yılanlarla karşılaştığı fantastik bir hikaye anlatılır. Uçan halı, aya seyahat, deniz altında yaşayan insanlar, insansı robotlar, bir senelik mesafeyi bir günde alan, uzaya hatta güneşe bile uçarak gidebilen mekanik bir at gibi unsurlara da aynı eserde rastlanır.

İbn-i Tufeyl‘in 12. asırda yazdığı Hay Bin Yakzan, Daniel Defoe‘un ‘Robinson Crusoe‘ isimli eserine, Rousseau‘un ‘Emile‘ isimli eserine ve Rudyard Kipling‘in ‘Orman Kitabı‘ eserine ilham verir.

begum-rokeya-bust-2011
Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin

Geçtiğimiz asırda Bengal merkezli bir bilim kurgu üretim faaliyeti olması sanırım pek çok kişiyi şaşırtacaktır. Müslüman kadın yazar Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin’in 1905 senesinde yazdığı “Sultana’nın Rüyası” isimli bilim kurgu hikayede Müslüman toplumdaki kadın ve erkek rolleri tersine çevrilmiştir. Kadınların fiziksel güç noktasında zayıflıklarını, o zamanda hayal etmesi bile zor teknolojiler yardımıyla telafi ettikleri görülür.

Konumuzu toparlayalım.

Zihnimize üşüşen sorular şunlar:

Batıda doğuda, Hristiyanlarda Müslümanlarda, zenginlerde fakirlerde örneklerini verdiğimiz bilim kurgu eserler neden bizim canım ülkemizde üretilemiyor?

Bu düşünce ufku darlığının, belli kalıpların/klişelerin dışında düşünemememizin sebebi nedir?

Bize ne oldu da hayal gücümüzü bu daracık ve karanlık odalara hapsettik?

Küçük çocuklar misali kum havuzunda oynamaktan ne zaman ve nasıl kurtulacağız?

Mevzu derin.

Cevaptan çok soru var belki.

Sorulara cevap verebilmek için hayal-gücüne alan açmak lazım.

Belki bir bilim kurgu hikaye, bir uçuk fantezi gerçek olur kim bilir!

Fakültedeki biyokimya laboratuvarında zekayı geliştirecek bir ilaç üzerinde çalışırken, beklenmedik bir reaksiyon sonucu çıkan lacivert dumanlara maruz kalarak kendinden geçen bilim adamımız kendine geldiğinde tesadüfen hayal-gücünü serbest bırakan bir ilaç keşfettiğini anlar belki! İlacını bir gece gizlice İstanbul’un şebeke suyuna karıştıran çılgın bilim adamı, Türkiye’de bir hayal-gücü devriminin yolunu açıvermiş olabilir!

Kim bilir…


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey, saat dokuza yirmi kala makamındaydı. Hızlıca gazetelere bir göz attı. Ülkenin gündeminde yine kamu reformu vardı. Saat başına beş dakika kala telefon ahizesini kaldırıp sekreteri Yasemin Hanıma,

– Arkadaşlar geldi mi? Adaylar hazır mı? diye sordu.

– Herkes yerini aldı ve ilk adayımız da hazır efendim, diye cevapladı Yasemin Hanım.

– Güzel.. Ben mülâkat salonuna geçiyorum. Adayımızı da gönderebilirsiniz.

Tarık Bey kalkıp odasındaki arka kapıdan toplantı salonuna geçti. Salonda diğer müsteşar yardımcısı Atilla Bey ve personel genel müdürü Akif Bey koyu bir sohbete dalmışlardı. Onlara merhaba deyip yerini aldı.

Salonun bir köşesinde bir gizli kameranın çalıştığını ve bir üst katta meraklı gözlerin onların her hareketini büyük bir merak ve heyecanla takip ettiğini hiçbirisi bilmiyordu. Bakışlarını monitöre kitlemiş olan Bakan, sekreterine ikinci bir talimata kadar hiçbir telefonu bağlamamasını, yanına hiç kimseyi göndermemesini söylemişti.

Memuriyet mülakatına girmek üzere gelen ilk aday Murat isimli bir gençti. Hızlıca evraklarına göz attılar. KPSS’den hayli yüksek bir not almıştı. Pek de kendine yakıştıramadığı, giymeye alışık olmadığı belli takım elbisesi içinde gösterilen koltuğa oturdu. Gözleri büyük bir özgüvenle ışıldıyordu.

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey,

– Merhaba Murat, dedi. Özgeçmişin ve KPSS notların önümüzde. Matematik, Türkçe ve yabancı dil testlerinde gayet iyi sonuçlar aldığını görüyoruz. Ama tabi kurumumuzda “uzman” olarak çalışmak için bundan fazlası gerekir. Şimdi bu iş için doğru kişi misin onu anlamaya çalışacağız.

Bir an için Murat’ın yüzü gölgelenir gibi oldu. Yüzünü ekşitecekti ama kendini tuttu. İçinden, “adamlara bak” dedi, “notlarım ortada, torpilim en büyük yerlerden, mecbur alacaklar beni, bu görüşme bir formaliteden ibaret ya ille havalarını basacaklar!”. Sonra kendini toparlayıp gülümsedi.

– Buyurun, dedi..

– İlk soruyu ben sorayım, diye lafa girdi Tarık Bey. Aldığın bu puanla birçok başka kamu kurumuna baş vurabilirdin. Neden bizim bakanlığımızı tercih ettin?

Murat duraksadı. Sınavlara çalışırken sormuş soruşturmuş, en az çalışılan kurumun hangisi olduğunu bulmaya çalışmıştı. Kapağı bir kez devlete attıktan sonra mühim olan, mümkün olduğu kadar az çalışmaktı. Saklamaya lüzum görmedi:

– Burası pek fazla yoğun olmadığı için, deyiverdi.

Atilla Bey, hayret eden gözlerle önce Akif Bey’e sonra Tarık Bey’e bir bakış attı. Murat yine içinde “bakın bakın birbirinize… istediğiniz kadar bakın… sonuçta bana hoş geldin demekten başka çareniz mi var… ta Bakan’dan torpilliyim…” diye geçirdi.

Ne Tarık Bey ne diğerleri bu beklenmedik cevapla ilgi yorum yapmak istedi. Üçü de hızla artan şiddetli bir baş ağrısı hissediyorlardı. Gerçekten Bakan bu adayla ilgili olarak üçünü de aramış, ısrarla bu çocuğu övmüş, alınmasını istediğini açık açık belirtmişti. Kıymetli bir arkadaşın pırıl pırıl oğluymuş, böyle hem parlak hem güvenilir gençlerin kamuda görev almasında fayda varmış vesaire…

Atilla Bey gittikçe şiddetlenen baş ağrısını belli etmemeye çalışarak bir soru yöneltti:

– Aldığın puanlara, üniversite bitirme derecene bakıldığında parlak bir mühendis olduğun görülüyor. Serbest piyasa da buradan alacağın ücretin iki katına çalışabilirsin. Neden özel sektörde bir iş aramayı tercih etmedin?

Murat’ın canı iyice sıkılmıştı. İçinden “sana ne be, seni ne ilgilendirir” diye bağırmak geçiyordu. Bu formalite bir an önce bitsin istiyordu. Hissettiği müthiş özgüvenle daha da dürüstçe, hatta küstahca bir cevap vermeyi seçti:

– Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor. Sürekli çalışmak, sürekli yeni şeyler öğrenmek gerekiyor. Özel sektör sizden bunu bekliyor. Ayrıca gece geç vakitlere kadar çalışmalar, hafta sonu mesaileri hiç bana göre değil. Ben dünyaya çalışmak için gelmedim diye düşünüyorum. Bana dokuz beş mesaisi yeter de artar bile.

– Peki, burada çalışırsan, nasıl olacak da doğru dürüst zaman ayırmadığın, hakkıyla bilmediğin bir işin uzmanı olacaksın?

– Buradaki uzmanlar çok mu biliyor sanki!

– Buradaki uzmanlar yeterli olsaydı yeni uzman almaya ihtiyaç duyar mıydık?

Murat sustu. Üç bürokratın da alınlarında boncuk boncuk terler birikmişti. Tarık Bey ve Atilla Bey bakışlarını Akif Bey’e çevirdiler. Bu da vazifeyi ona verdikleri anlamına geliyordu. Akif Bey ağrıyan başı ile anladığını gösteren bir işaret yapıp, gayet kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

– Murat Bey, bu işin ehli olmadığınızı düşünüyoruz. Bu Bakanlıkta çalışmanız kesinlikle söz konusu değildir. Çıkabilirisiniz.

Murat’ın yüzü bembeyaz olmuştu. Olanlara inanamıyordu. Son bir hamle yapmak istedi:

– Fakat sayın Bakan sizi ara…

– Lütfen salonu derhal terk edin…

Bu sözleri telefona uzanan Akif Bey söylemişti. Hemen telefonda Yasemin Hanım’a,

– Sonraki adayı gönderir misiniz, dedi.

Murat dehşet içinde kalktı. Sallanarak yürüdü ve güçlükle açtığı kapının ardında kayboldu.

Kapı kapandığı anda üç memur da başlarını bir mengeneden kurtarmış gibi hissettiler. Baş ağrıları aniden geçivermişti.

Tam o anda bir üst katta, herşeyi an be an takip eden Bakan’ın makamında sevinçli bir kutlama başladı. Bakan, kalın çerçeveli gözlüğünün ardındaki gözlerinde sevincini saklayamayan ses mühendisi Profesör Hasan Bey’in elini hararetle sıkarken, “Harika! Şimdi bunu yaygınlaştırmalıyız” diye naralar atıyordu.

Aslında herşey bir yıl kadar önce, Hasan Bey’in köyünü ziyareti esnasında başlamıştı. Komşu köyün imamı Mehmet Hoca’nın çok hasta olduğu söylendiğinde Hasan Bey bu methini hep duyduğu ama ziyaret fırsatı bulamadığı hocaefendiyi hayattayken görmek istemişti. Hasan Bey hocanın yanına vardığında çok garip bir şey farketmişti. Bu, köyünden askerlik dışında hiç çıkmamış hocanın inanılmaz bir yeteneği vardı. Davudi sesi ile söylediği herşey çok kuvvetli bir telkin niteliği kazanıyordu. Köyünün diğer köylerden ayrılması da bundan kaynaklanıyor olmalıydı. Onun köyündekiler dürüstlükleri ve yardım severlikleriyle tanınırlardı. O anda Hasan Bey’in kafasında bir fikir uyanıverdi. Hocaya fikrini açtı. Hoca pek anlamasa da samimi bulduğu Hasan Bey’e “peki” deyince Hasan Bey yüksek kalitede ses kaydı yapan cihazıyla yanında bitiverdi. Mehmet Hoca’dan o müthiş davudi sesiyle Nisa suresinin 58. ayetinin mealini okumasını rica etti:

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Hasan Bey tatilini tamamlayıp üniversitedeki görevinin başına dönmüştü ki Mehmet Hoca’nın vefat haberini aldı. Biraz da bu haberin tesiriyle, derhal fikrini denemeye girişti. İlk önce hocanın sesini dijital ortamda çeşitli filtrelerden geçirdi ve insan kulağının işitme aralığının üstündeki frekanslarda yeniden üretti. Tüm mesajı saniyenin onda birinde verilebilecek şekilde sıkıştırdı ve bir saniyede on kez tekrarlanacak şekilde kaydetti.

İş deney aşamasına gelmişti. Hasan Bey çevresinde torpicilikleriyle meşhur hocaları gizlice deneylerinde kullandı. Günde birkaç kez bahaneler bularak o hocaları telefonla aradı ve her aramasında havadan sudan konuşurken bir yandan da yüksek frekanslı telkin mesajını onlara dinletti.

Netice mükemmeldi. Hocaların kulakları yüksek frekanslı sesi işitmiyor ancak beyinleri mesajı gayet güzel algılıyordu. Torpilci hocalar deneyden sonra torpil yapamaz hale gelmişlerdi. Hasan Bey vakit geçirmeden üniversiteden arkadaşı, üç sene boyunca aynı öğrenci evinde beraber kaldığı Bakan Bey’i aradı ve müthiş buluşunu ona anlattı. Bakan Bey, ilk önce anlatılanlara pek inanamasa da, arkadaşının hatırına bir deneme yapmayı kabul etti. Bakan Bey’in sekreterinin telefonuna Hasan Bey’in “yüksek frekanslı telkin mesajını” kaydettiler. Böylece sekreter hangi bakanlık bürokratını ararsa arasın mesaj dinletilmiş oluyordu. Sonra Bakan deneyin hatrına en nefret ettiği şeyi yaptı: “torpil” yapmak için ilgili bürokratları aradı.

O gün Bakan’ın odasında büyük bir sevinçle kutlanan da işte bu deneyin neticesiydi. Mülakatları gerçekleştiren bürokratların başlarını mengenelere sokan da her telefon görüşmelerinde şuuraltlarına yerleştirilen telkinlerdi. Yöntem işe yaramış, ehli olmayan bir kişinin torpille devlet memuru olması engellenmişti.

Bakan’ın sevinçli sesi ta sekreterinin odasında iştiliyordu:

– Bunu şimdi tüm kamuda yaygınlaştırmak lazım!

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (5)

Elimde imkân olsa, bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim!

Sinekli Bakkal romanı hakkındaki mütalaalarımızın son bölümüne gelmiş bulunuyoruz.

Sinekli BakkalHalide Edip Adıvar’ın insanı sürükleyen, harikulade bir üslupla anlattığı hikâyede zaman zaman “kültür”, “medeniyet” ve hatta “inanç” gibi “zor” konulara bu kadar mahirane bir şekilde girmesi ve akışı bozmadan, didaktik anlatım tuzaklarına düşmeden bu tür meseleleri, hadiseler örgüsü içinde tartışabilmesi takdire şayan. Mesela avamın, cahil halkın inanışları ile Rabia’nın inanışını inceden inceye mukayese edip aradaki benzerlikleri ve farkları gösterdiği şu satırlar çok dikkat çekici:

Penbe, Rabia ile beraber mutfağın üstündeki odada yatardı. Yükten yatağını çıkarır, kızın yatağının yanma serer, köşedeki mum iskemlesinin üstüne zeytinyağ kandilini yakar, yatağa girerdi. Fakat Rabia yatmadan uyumazdı. Kızın yatsıyı kılışını seyreder ve her akşam bu uzun zahmetli işi düşünmeden yapışına şaşardı. Kendisi ömründe namaz kılmış değildi. Bu dinsizliğinden değil, belki tembelliğinden ileri geliyordu. Hem o kadar büyük ve yükseklerdeki Allah zavallı bir Çingene’nin namazını ne yapsın! Eğer insanın Allah’tan bir dileği olursa, evliyalar ne güne duruyor? Türbelere kandiller yakmıyor mu? Pencerelerine bez parçaları bağlamıyor mu? Namaz kılmak, dua etmek Allah’tan bir şey istemek değil mi? Evliyalar dirilerin dileklerini Allah’a anlatmakla mükelleftirler. Buna mukabil diriler onlara kurban kesiyor, karanlık türbelerin ışığını temin ediyor. Penbe’nin bir isteği olunca bir taraftan da bakıcılar, büyücüler vasıtasıyla perilere, cinlere başvururdu.

Onlara ne kadar horoz götürmüş, ne kadar kırmızı krepte bağlı lohusa şekerleri taşımıştı. Penbe’ye göre, cinler, periler, dirilerle daha sıkı münasebette her dakika her evin içinde, her işle alâkadardırlar. Onların gönlünü etmek biraz daha kolaydı. Çünkü göze görünmeseler de yaşıyor, dolaşıyorlar hâlbuki evliyalar türbelerinden hiç çıkmıyor. Garip olarak Çingene Penbe, perilere karşı biraz daha hürmetkâr, onlardan daha çok çekinirdi. Her lâkırdıda yakasına tükürür. “İyi saatte olsunlar” derdi. Fakat adak adayıp da bir şey istediği bir evliya işini çabuk görmezse homurdanır dururdu. Tezveren Dede’ye son gittiğim zaman fikrini çok açık söylemişti.

— Güya adın Tezveren, hani ya? Cinler, periler daha çabuk iş görüyorlar. Tevfik beni alsın diye sana ne kadar mum adadım. Herifi bir de sürgüne yollattın. Bari herifi çabuk getir. Ben Çingeneyim diye yapmıyorsan Rabia’yı düşün. Beş vakit namazında bir hafız.

Penbe’ye göre, Rabia’nın tuttuğu yol bambaşka. O ne türbeye gidiyor, ne de bakıcıya. Doğrudan doğruya kendisi dua ediyor. İşte gene seccadesini yayıyor. O, Rabia’nın harekâtını hep duvardaki uzun, ince gölgesinde seyreder. İşte namazda. Uzun, siyah gölge eğiliyor, diz çöküyor, başını yere koyuyor, kalkıyor. Beyaz badana üstünde bitmeyen, tükenmeyen siyah gölge oyunu! Nihayet dua ediyor. Rabia, dizlerinin üstünde, elleri açık, yüzü yandan, bıçak gibi keskin çizgileri ile nasıl bir dilek ateşi ile yanıyor? Nasıl “İşte vazifemi yaptım, sen de istediğimi ver” der gibi uzun uzun dua ediyor. Avuçları hep açık, gökten inecek inayeti kapmak için. (s.229)

Sinekli Bakkal romanından bahsederken unutulmaması gereken hususlardan biri de arz ettiği müthiş edebi lezzet. Halide Edip romanında öylesine tasvirler yapıyor ki adeta sizi koltuğunuzdan havalandırıp muhteşem bir manzaranın karşısına taşıyıveriyor. Bir misal verelim:

Kafes kalkık. Camın ötesi Boğaziçi. Odanın üstünde rüzgâr saçakları, su borularını birbirine katıyor. Siyah bulut yığınları bir karanlık akıntısı gibi havadan geçiyorlar; barut renginde sular azgın azgın akıyor; karşı yakanın zarif kıvrıntıları, nemli ve kurşunî bir duman içinde hayal meyal seçiliyor. Kızın gözleri ve kulakları bunları takip ediyor, fakat kafası başka yerde. (s.247)

Bizi bir öğlen vaktinde İstanbul’da dolaştıran başka bir misal:

Galata Köprüsü’nü yürüyerek geçtiler. Tepelerinde İstanbul’un öz göğü bir Bizans mozaiği, bir tavus gibi mavi, bir tek bulut yok. Gökyüzünde kaynayan sarı ışık kazanı yere altın şua akıtıyor. Her şeyin üstünde bu altın aydınlık. Sol taraflarında Haliç. Üstünde yelkenler, direkler sarı ışıkta titreşiyorlar. Sağ taraflarında Boğaziçi vapurları, kayıklar, salapuryalar yeşil suların üstünde oynaşıyor. Köprü’nün üstünden askerî bir bando geçiyor. Bütün halk ayağını uydurmuş arkasından yürüyor.(s.312)

İstanbul’da, adeta sayfalardan süzülerek yükselen, gümüş sisli bir sabah rüyası:

Karanlık dağıldı. Şehrin üstü inci beyazlığında bir dumana bürünmüş. Minareler, kuleler, uçlu, uçsuz bütün şekiller rüyada görülen şeyler gibi uzak, silik. Suların kurşunî yüzü uykuda. İstanbul, gümüş sisli bir sabah rüyası görüyor.

Galata rıhtımı… Üstünde siyah esvaplı adamlar, rıhtımın kenarında bir sürü sandal ve salapurya. Kürekçiler kürekleriyle oynuyor, sabırsızlanıyor, siyah esvaplı adamlar uzaktan gelen araba seslerini dinliyorlar. Birbiri ardınca bir sıra kapalı araba geldi, durdu. Siyah esvaplı adamlar araba kapılarının açtılar, içlerinden kara çarşaflı, eli bohçalı, çocuklu, çocuksuz kadınlar, birkaç ihtiyar erkek ve Mevlevî dedesi çıkardılar. Arabalardan çıkanlar birbirine sokuldular, elleri dolu olanlar omuz omuza, boş olanlar elele, birbirine yapışıp kuvvet almak isteyen, canlı bir ıstırap kümesi gibi sandallara, salapuryalara indiler.

Rıhtımda ayak sesleri kesildi. Kayıklar kurşunî suların üstünde yayıldı, açıldı… Selimiye önünde demirleyen şevket-i derya’ya doğru yol aldılar. (s.204)

Elimde bir imkân olsa bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim. Belki edebiyat derslerinde bir okul dönemi boyunca talebelere romanda tartışılan mevzuları konuşturur, bu meseleler ekseninde münazaralar tertip ederdim.

Ben bahsettiğim işaret fişeğini yolladım. Bu romanı okumadıysanız mutlaka okunacak kitaplar listenize alın. Edebiyatımızın kıymeti yeterince bilinememiş bir şaheserinden habersiz kalmayın.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (4)

Kafamızdaki, kalbimizdeki cehennem kargaşalığı

İster roman olsun ister bir film senaryosu, beğenilen kurgularda karakterler mutlaka ruhî veya zihnî bir dönüşüm geçirirler. Anlatılan hadiselerin üzerinde hiçbir tesir yapmadığı karakterler biraz karikatür gibi kalır. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eseri de bu altın kurala uyuyor ve romanın ana karakterlerinden piyanist Peregrini, Müslüman olmasıyla bile neticelenmeyecek müthiş bir dönüşüm geçiriyor. Tabi bu tür bir “dönüşüm” yavaş ve sancılı oluyor. Güzel tahlil edilip anlatılan bu dönüşüm Sinekli Bakkal’a adeta can veriyor. Hemen misallendirelim. Müslümanlığı seçen piyanist Müslüman Rabia’yı, bizim fikir ve his dünyamızı kavramakta epeyce zorlanır:

— Bu dalgaları martta görmeli, Rabia. Kudurmuş gibi kafalarını kayalarda parçalarlar. Öyle yaman bir saldırışları, ahenkleri vardır.

— Bir gün sakin, telâşsız bir şeyden hoşlandığını işitmedim, Osman.

— Sükûn? Sükûnun denizde ne işi var? Düşün, kim bilir üstünde kaç milyon adam ölmüştür! Kim bilir şimdi üstünde kaç milyon avare cesetsiz ruh dolaşıyor…

Osman’ın elleriyle havayı göstererek, sırf şairane bir lâf diye söylediği bu sözler, Rabia’nın muhayyilesini harekete getirdi.

— Buraya geleli perşembe, pazartesi ölülere Yasin okumayı bile unutuyorum.

— Ölülerle senin ne alış verişin var, Rabia. Sen diriler için okuyorsun… Sen…

— Her sabah namazından sonra inşallah denizde ölenler için ayrı bir Yasin okuyacağım.

— Rabia, Rabia, bu eski, bu ölü şeylere gene dalma… Fakat Rabia onu artık işitmiyordu. Hafızasında solan eski sevgililer, eski şeyler dirilmiş, ona sitem ediyorlardı. Etrafını sevmek, etrafını düşünmek, bu Dede’nin bilerek, Tevfik’in bilmeyerek ona öğrettiği biricik hakikat… Biricik, insana sükûn veren, haz veren şey. Hâlbuki o, tam bir aydır hep kendisiyle, kendi saadetleriyle meşguldü. Bu sabah o saadet, Rabia’ya biraz bayat, biraz tatsız geldi. (s.340)

Halide Edip’in, bir müddet sonra kafası ve kalbinde ahenk ve sükûnu, “Osman” olduğunda yakaladığını anlayan piyaniste söylettikleri de hayli şaşırtıcı:

Karanlıkta uzun uzun bir ses inledi. Sırtın üstündeki taş binadan geliyordu. Bütün pencerelerinde aydınlık var.

— Bu ne, Osman?

— Org, Robert Kolej’de çalıyorlar.

Rabia, ilk defa org sesi işitiyordu. Ve bu ses içini kavradı. Şimdiye kadar dinlediği, hatta en çok sevdiği Garp musikisinde bile ekseri o staccato, o birbirinden ayrılan sesleri azıcık yadırgardı. Hâlbuki bunda, bir perdenin ötekine geçişi hissedilmiyor. Birbirine örülmüş gibi bağlanan mütemadi sesler… Kendi Kuran okuyuşunu hatırlatıyor.

— Eğer oğlumuz olursa ben bu mektebe veririm.

— Allah esirgesin!

— Niçin Osman?

— Oğlunu Sinekli Bakkal olmayan her şeyden esirge, uzak tut, Rabia. Esasen damarlarında karışık kan olanların içlerindeki daimi didişme, çarpışma kendilerine yetişir!

— Fakat sen bizim tarihimizi okumadın mı, Osman? Hepimizin damarlarında o kadar başka başka kanlar var ki… Hâlbuki hiç birimizin içinde öyle bir didişme yok.

— Yalnız kan değil, iki gözümün nuru… Bir de hars, medeniyet başkalığı vardır. Belki o, kandan çok insanları birbirinden ayırır. İnsanların kafasında, kalbinde bir cehennem kargaşalığı yapar…

Sustu. Rabia onun içindeki kıyameti teskin etmek istiyormuş gibi omuzuna dokundu, okşadı.

Ben oğlumun kafasında, kalbinde ahenk, sükûn isterim. Başka başka taraflara çeken tesirlerden onu muhafaza etmek isterim. (s.336)

Burada anlatılan kafa sükûneti, kalp ahengi, bugün bile pek çoğumuzun peşinde koşup yakalayamadığı bir büyük nimet. İç huzuru, kendimizle ve hayatla barışıklık, tevekkül gibi kavramlar çoğumuz için uzak ve tatlı çocukluk hayalleri haline gelmedi mi? Peregrini’in kaçıp kurtulmak için çırpındığı ruhi maraz, kafamızdaki, kalbimizdeki cehennem kargaşalığı, belki de batılılaşma gayretlerimiz esnasında bozulan zihinsel-kültürel genetiğimizin bir tezahürü.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (3)

Halide Edip: Semalarımızdan silmeye çalıştığımız parlak yıldızımız!

Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eserinin bizdeki çağrışımlarını paylaşmaya devam ediyoruz.

HalideEdipHalide Edip Adıvar, zamanının çok ilerisinde, sterotiplere uymayan, son derece entelektüel, son derece parlak bir kadın yazarımız. Farklı, sıra dışı, nevi şahsına münhasır olmasının karşılığı olarak yıllardır hem Kemalistlerin hem İslamcıların hışmına uğrayan, Yahudilikle, siyonistlikle, ajanlıkla, Sabetaycılıkla itham edilen Halide Edip hakkında yapılan dedikoduların hepsinin yeri bizce çöp tenekesidir.

Halide Edip’in imanına şüpheyle bakanlar hem çok ayıp bir şey yapmakta hem de iftira ettikleri için büyük günaha girmektedirler. Halide Edip’i ajanlıkla, Sabetaycılıkla itham edenler arasında Allah’ı tanımayanların söylediklerine ise aşağılık ırkçı zihinlerin ifrazatı nazarıyla bakılabilir.

En iyisi ikinci el kanaatlerden kurtulup, Halide Edip’in hayat hikâyesine ve yazdıklarına bakmak.

İki oğluna Ali Ayetullah ve Hasan Hikmetullah isimlerini veren Halide Edip’i Müslüman saymamak için nasıl da acayip komplo teorilerine ihtiyaç var. Hâlbuki 19 Mayıs 1919 günü Fatih mitinginde toplanan elli bin insana şu meşhur seslenişi bugün bile Müslümanların tüylerini diken diken eder:

“Müslümanlar, Türkler! Türk ve Müslüman bugün en kara gününü yaşıyor. Gece, karanlık bir gece… Fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp müşaşa bir sabah yaratacağız. […] Hanımlar, bugün elimizde top, tüfek denilen alet yok; fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir silahımız var; Hak ve Allah var. Tüfek ve top düşer, Hak ve Allah bakidir Topun yüzüne tükürecek kadar evlâtlar, analar, kalbimizde aşk ve îman, milliyet duygusu var.

Yahut yine 1919’daki Sultanahmet mitinginde söylediği şu sözler nasıl unutulur:

“Kardeşler, vatandaşlar… Yedi yüzyılın şerefi, göğe yükselen bu minarelerin tepesinden Osmanlı tarihinin yeni faciasını seyrediyor, bu meydanlardan çok zaman alay halinde geçmiş olan büyük atalarımızın ruhuna hitap ediyor, başımı bu görünmeyen ve yenilmez ruhlara kaldırarak diyorum ki: ‘Ben İslamiyet’in bedbaht bir kızıyım ve bugünün talihsiz fakat aynı derecede kahraman devrinin anasıyım. Atalarımızın ruhları önünde eğiliyor, onlara bugünün yeni Türkiye adına hitap ediyorum ki silahsız olan bugünkü milletin kalbi de onlarınki gibi yenilmez kudrettedir. Allah’a ve haklarımıza iman ediyoruz…”

Rus-­Japon savaşı sonrasında, o dönemde Batı güçlerinin bir parçası sayılan Rusya’ya karşı “Doğu”nun zafer kazanmasını sağlayan ünlü Japon komutan Togo Heihachiro’ya hürmeten ikinci oğlunun ismine “Togo” adını ilave eden yazarın bir batı ajanı olduğunu iddia etmek ne kadar ahmakça!

Biz yine romana dönelim ve bahsettiğimiz mevzuun izlerini biraz da romanda sürelim.

Sinekli Bakkal’da batıcı, kendi medeniyetlerine inançlarını kaybetmiş gençler, romanın kahramanı küçük hafız Rabia’yı, din adamlığından ateistliğe geçmiş piyanist Peregrini’nin karşısına çıkartırlar. Musiki kabiliyetini göstermek adına Rabia’nın Peregrini’ye sunabileceği tek şey Kur’an tilavetidir. Peregrini’nin Rabia’nın Kur’an okuyuşunu ilk dinlediği sahne müthiş tasvir edilmiştir. Halide Edip, adeta bir film çeker gibi detaylar vererek bu sahnenin zihnimizde canlanmasını sağlar:

Üç gencin gözleri çocuğun sesinin üstada yapacağı tesiri kaçırmamak için Peregrini’nin yüzüne, dikildi. Fakat Peregrini’nin gözleri kız hafıza daldı, kaldı.

Belki bir uzun dakika kızın vücudu donmuş gibi hareketsiz bekledi. Sonra içine gizli bir hayat suyu akıyormuş gibi evvelâ başı ve omuzları belli belirsiz, sonra bütün ince vücudu dalgalanmaya, dudaklarından yarım ve çeyrek seslerden yaratılan ağır ve garip bir ahenk akmaya başladı. Besmele ile başlarken bu hareket ve ses hafif ve pes fakat gittikçe kuvvetlendi, hummalı bir damar gibi atışı kudretlendi ve en nihayet “Sadakallâhülâzim’de yavaşladı ve birdenbire kesildi.

Şimdi küçük hafız donmuş gibi, okurken vücudunu kavrayan kudret akmış, tükenmiş gibi cansız duruyordu.

Üç çift göz, kendilerine pek alelâde gelen bu manzaranın Peregrini’ye tesirine biraz şaştı. Onu bir filozof, her filozof gibi dinsiz her halde dinsizliği bir softa taassubu kadar kuvvetli sanırlardı. O, şimdi başı önünde, yüzü huşû içinde, günahlarına tövbe eden bir rahibe benzemişti.

Başını kaldırdığı vakit, tavrındaki acele ve mübalâğadan eser yoktu. Müteheyyiç bir sesle çocuğa:

— Okuduğunun manasını bana söyler misin? dedi. Rabia omuzlarını silkti. Henüz bunu anlayacak kadar Arabî derslerinde ileri gitmemişti.

Hilmi gene koştu. Paşa’nın kütüphanesinden, yaprakları sararmış bir tefsir kitabı getirdi. Rabia’nın okumuş olduğu âyetlerin Türkçe’sini söylerken, piyanist onları, cebinden defterini çıkarmış kaydediyordu:

— “Rab, meleklere: “biz dünyaya hâkim olacak birini (Adem) göndereceğiz”, dediği zaman onlar: “Biz senin kudsiyetini ilâ, sana hamdüsena ile meşgulken, sen oraya fitne ika edecek kan dökecek bir kimse mi gönderiyorsun”, dediler.

Piyanist defterini cebine koydu.

— Beni Allahımdan, ruhbaniyetten ve manastırdan ayıran işte meleklerin bu mantığı, bu itirazı olmuştur, dedi.

Hilmi ve arkadaşları sustular. Onu, yeni ve bambaşka bir cephesinden görüyorlardı. Onun felsefî ve tarihî malûmatından Şark ilimlerindeki vukufundan ziyade Garp’ta fikir cereyanlarını dikkatle takip edişi, genç talebesinin zihninde kuvvetli tesirler yapmıştı. Fakat en ziyade onu dinsizliği için, yani kilisesini, tarikatini terkettiği için severler. Türk diyarında her değişikliğe, her ileri atılışa dindarları mâni gördükleri için kendilerini dinden âzâde farzediyorlardı. Bundan dolayı sabık rahip Peregrini ile aralarında bir fikir dostluğu, kanaat birliği olduğuna inanmışlardı. Rabia’nın Kuran okumasıyla, sanatkârın gösterdiği hassasiyet onları biraz şaşırttı.

Hilmi sordu:

— Bu sesi terbiye etmek istemez misiniz, cher maitre?

Rabia’nın gözleri isyanla tutuştu, fakat Peregrini kızı teskin eden bir samimiyetle dedi ki:

— Hayır, Sezar’ın malını Sezar’a, Allah’a ait olanı Allah’a vermek gerek… Ben Sezar’ın, ben Şeytan’ın zümresindenim. Çocuk Allah’ın, bırakın olduğu yerde kalsın. (s.68)

Bu satırları okurken zihnimde şu cümleler yankılandı durdu: Bunları yazan, böyle düşünen, böyle hisseden bir insanı imansızlıkla, kripto Yahudilikle itham etmek ne büyük acımasızlık ve kıymet bilmezlik! Böyle yazabilen, ifade kudretine hayran bırakan, “bizden” bir yıldızı semalarımızdan silmek için bu gayret neden?

Düşünen insan elbette zülf-ü yâre dokunacak, elbette bir takım fikir kavgalarına girecek ama sırf bazı mevzularda bizden farklı düşünüyor diye sıra dışı bir aydınımızı, çok mühim bir mütefekkirimizi itibarsızlaştırma, hatta mümkünse yok etme gayreti nasıl izah edilebilir?

İnsanın aklına Cemil Meriç’in o meşhur cümleleri geliyor:

“Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı memleketim. Karanlığa o kadar alışmışsın ki yıldızlar bile rahatsız ediyor seni. Memleketim… En seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çeken memleketim…”

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (2)

Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran bir fırıldak!

Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eseri hakkındaki mütalaalarımızı paylaşmaya devam ediyoruz.

Kur’an okumak için götürüldüğü bir paşa konağında, romanın başkahramanı küçük hafız Rabia’nın kabiliyetinin farkına varılır. Bu kabiliyetin “ziyan” olmaması için himaye edilmesi, müzik ve piyano dersleri alması gündeme gelir. Fakat bu paşa konağının ortasından da tüm romana konu teşkil eden doğu-batı, eski-yeni zelzelelerinden birinin fay hattı geçmektedir. Zaptiye nazırı Selim Paşa, kadim Osmanlı medeniyetine gönülden bağlı bir bürokratken, oğlu Hilmi batı özentisi içinde, kendi medeniyetinden neredeyse nefret eder hale gelmiş bir gençtir. Onların anlaşmazlıklarından çok güzel mesajlar süzer Halide Edip. Bu baba ve oğul arasında, Ivan Turganyev’in meşhur Babalar ve Oğullar romanında Yevgeniy Vasilyiç Bazarov ile babası Vasilyev Ivanoviç Bazarov arasındaki çekişmeyi hatırlara getiren bir tartışma geçer. Mevzu, küçük hafızın kim tarafından nasıl eğitileceğidir. Hilmi, kızı dinsiz İtalyan piyanist Peregrini’yi teslim etmek isterken Selim Paşa buna şiddetle karşı çıkmaktadır. Derken mevzu bir medeniyet tartışmasına dönüşüverir:

Sinekli Bakkal— Avrupa sahnelerinde icrayı sanat eden kadınları hep Peregrini mi yetiştirir?

— Onu demek istemedim… Tabiî size bu noktayı anlatmak müşkül. Avrupa musikisinin incelişini nasıl tarif edeyim, zevkine varamazsınız ki…

— Kim demiş? Ecnebî trupları geldiği vakit, Tepebaşı’ndan ayrıldığım yoktur. Daha doğrusu Zaptiye Nazırı sıfatıyla halkın bu yabancı metâlara ne kadar rağbet ettiklerini görmek için… Sonuna kadar dinlemek biraz müşkül ama züppe güruhu bir alay seyirci var ki, onları görmek cidden her sıkıntıya değer. Herifler kendilerinden geçiyorlar…

— Hakiki musikiden anlayan herkes tabiî…

— Hakiki musiki mi dedin? Eğer kapitülâsyonlar olmasa, muzikacıları da, seyircileri de enselerinden yakalayıp Beyoğlu kaldırımlarına fırlatırım. Şimendifer düdüğü gibi öten bir sürü yarı çıplak, hayâsız, kart frenk karısı… Sar’aya tutulmuş gibi gözleri evlerinden uğruyor, bir alay mart kedisi gibi çığrışıyorlar. Toptaşı saz çalmaya, şarkı söylemeye kalksa, bu işi biraz daha adamakıllı yapardı.

— Anlamadığınız bir mevzuu niçin münakaşa ediyorsunuz? /../ Garb’ı Garp yapan musikileri… Onlarda hayat var, fen var…

— Bizimkinin ne kusuru var?

— Halkın tembelliği, uyuşturucu kanaati, yüksek sınıfların boş ve düşük bir sefahate dalmaları hep bu bizim inleyen, ağlayan musikimizin tesirinden. Kadınlarımızın kafasızlığı, zilleti…

— Kadınları bu bahse sokma. Bizimkiler, her halde frenk karılarından daha edepli, daha hanım… Onların erkeğinde de, karısında da ben, yüzsüzlükten, aç gözlülükten başka bir şey görmedim. Paşa durdu, öksürdü, sonra köpürdü:

— Bir Müslüman milletinin an’anesini, medeniyetini neden her vesile ile tahkir ediyorsun?

Medeniyetimiz yok ki tahkir edeyim. Ziya Paşa’nın dediği gibi, sizin tahkir ettiğiniz küfür diyarı mamureler kâşanelerle dolu; mülk-i İslâm baştan başa virane..

Kâşaneleri başlarına yıkılsın. O imansız, padişah haini herif gibi sen de medeniyeti kâşane, mamure farzediyorsan sana yuf!

Paşa sustu; esnedi. Nereden bu peltek oğlanla münakaşaya girişmişti? Hiç değer miydi? Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran bir fırıldak!

— Küçük hafızın tahsilini ben dilediğim hocaya yaptırırım. Sen çocuk sahibi olduğun vakit, istediğin gibi yap. Korkarım, çocukların Asım Bey’in kukla kızlarına benzeyecek… Bonmarşe bebeği gibi… Karnına basınca mama, papa, diye öten kuklalardan. (s.49)

Halide Edip, mazmunlarla, istiarelerle edebiyat okuyucusuna nasıl da zengin tedailer sunuyor… Bonmarşe bebeği kavramını bugüne taşısak ilk üretildiği gündeki manasını halen muhafaza ettiğini görebiliriz. Bugün de etrafımızda sayısız “Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran fırıldak” yok mu? Hakikatin acı tarafını da eksik bırakmayıp dile getirelim: Bugün hepimiz biraz öyle değil miyiz?

Medeniyet Kâşane midir?

Medeniyeti “mamureler, kâşaneler” farzetme meselesini ele alalım. Hilmi, Ziya Paşa’nın meşhur,

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm”

beytiyle başlayan gazeline bir gönderme yapıyor. Selim Paşa hiddete kapılıp Ziya Paşa’ya biraz haksızlık etse de bunun arkasında padişaha gönülden bağlılığının olduğunu anlıyoruz.

Kâşane büyük, çok süslü, çok gösterişli ev ya da saray demek. Mamure de imar kelimesi ile aynı kökten türeyen bir kelime. Gelişip güzelleşmesi, hayat şartlarının uygun duruma getirilmesi için üzerinde çalışılmış olan, bakımlı, imar edilmiş, mamur yer anlamına geliyor.

Bugün “kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran fırıldaklara” Selim Paşa misali bir hiddetle karşı çıkanlar artık siyaseten güçlüler. Ama artık medeniyet denildiğinde, onların bile çoğunun akıllarına maalesef sadece kâşaneler, mamureler geliyor. “İmansız herifler gibi” onlar da medeniyeti kâşane, mamure farzettiklerinden aslında koskoca bir “yuf” hak ediyorlar! Bilmem hal-i pür melalimizi daha iyi ne anlatır…

Halide Edip Adıvar’ın renkli çağrışımlarla okuyucusunu gezdirdiği düşünce ufuklarından bahsetmeyi sürdüreceğiz.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (1)

Bunca Zaman Fark Edemediğim Edebi Hazine

Sinekli BakkalOkuduğumda, bunca zamandır nasıl oldu da bu kadar derin, bu kadar güzel bir edebiyat eserini fark edemedim deyip hayıflandığım eserlerden birisi de Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanıdır.

Edebiyat öğretmenlerinin doğru dürüst kitap okumadığı ülkemizde maalesef benim de edebiyat öğretmenlerimden hiç birisi bir istisna teşkil etmiyordu. Babam sayesinde çoğu insana nasip olmayacak, bir edebiyat çevresi içinde yetişme şansı yakaladım ama buna rağmen Sinekli Bakkal’ı ancak kırk yaşımda keşfedebildim.

Bu yazıyı arkadan gelen ya da benim gibi geç kalan dostlara bir işaret fişeği olmak üzere kaleme alıyorum.

Sinekli Bakkal’ın aslında İngilizce yazılmış, daha sonra lisanımıza tercüme edilmiş bir roman olduğunu öğrenmek sanırım beni şaşırttığı gibi pek çok dostu da hayrete düşürecektir. Halide Edip Adıvar’ın “The Clown and His Daughter”, yani “Soytarı ve Kızı” ismiyle 1935 yılında Londra’da yayımladığı roman aynı yıl “Haber” gazetesinde tefrika edilmiş ve bir yıl sonra da kitap olarak basılmış.

Romanın, II. Abdülhamid devrinde geçen hikâyesinde Osmanlı Devleti’nin son döneminde her ciddi münevver zihninin ana meşgalesi olan “doğu-batı ikilemi”, “eski-yeni çekişmesi”, “modernleşme” konuları harikulade bir üslupla ele alınıyor.

Kitaba ismini veren Sinekli Bakkal Aksaray’da bir mahalledir. Mahalle imamın kızı ile orta oyuncu Tevfik tepkileri umursamayıp evlenirler. Tevfik, zenne rolüne çıktığı için “Kız Tevfik” diye anılmaktadır. Yaşadıkları kültürel çatışma evliliklerinin sürmesine müsaade etmez. Ayrıldıktan sonra Rabia isminde bir çocukları dünyaya gelir. Rabia, romanın ve yukarıda bahsedilen çekişmelerin merkezi olacaktır. Çünkü anne ve babasın ayıran çelişkiler, adeta daha doğmadan genlerine nakşolunmuştur Rabia’nın.  Tevfik sürgüne gönderilir. Annesinin yanında büyüyüp genç bir kız olan Rabia herkese derinden tesir eden harika sesiyle Kuran ve mevlit okumayı öğrenmiştir. Babası sürgünden dönünce kızını yanına alır. Ancak bu sefer de siyasi sebeplerle Şam’a sürülecektir. Rabia önce sesine sonra kendisine hayran olan piyano öğretmeni Peregrini ile tanışır. Peregrini’nin Rabia’ya sunduğu evlenme teklifinin gerçekleşmesi için Rabia’nın ilk şartı Peregrini’nin Müslüman olmasıdır. Hıristiyanlığa bile arkasını dönmüş, dinsiz bir adam olan Peregrini, adım adım bir dönüşüm yaşayıp Müslüman olduğunda ona Müslüman ismini Rabia koyacaktır: Osman.

Romanda II. Abdülhamid döneminde entelektüeller arasında geçen tartışmalara dair ipuçları yakalıyoruz. Peregrini’nin Türk “aydın” dostlarıyla hangi fikir ufuklarında dolaştığını anlamak için şu satırlara göz atalım:

Peregrini diyordu ki:

— İnsanı ilk defa ilim ağacının yemişini yemeye sevk eden Şeytan değil mi? O olmasa, insan sadece yiyen, içen, iki ayak üstünde dolaşan bir mahlûktan ibaret kalırdı. Tecessüs her bilginin anahtarı, bu anahtarın sahibi ve bize ilk bu anahtarı veren de Şeytan’dır.

Piyanist, ellerini sallayarak konuşuyor, sesini, yükseltiyor, gözleri arayıcı birer ışık gibi Dede’nin yüzünde dolaşıyor. Hâlbuki Vehbi Dede onu, bir çocuk coşkunluğu seyreden olgun bir adamın sükûnetiyle, belki müsamahasıyla dinliyordu.

Piyanist devam etti:

— Hiç olmazsa Şeytan’ın cesaretini tasdik et, Dede Efendi. Fikir cesaretinin piri odur. Halik’in gazabına ilk isyan eden, cennetin nimetlerinden, refahından atılmayı ilk göze alan hep odur. Yeryüzünde ilk ateşi, gökten çalıp getiren Promete’den tut da, bütün filozoflara, bütün büyük ihtilalcilere, hatta benim gibi kilisesine isyan eden adi bir adamın bile piri odur. Bak, Şeytan için ne güzel bir parça besteledim.

Ellerini havaya kaldırdı ve piyanoya indirmeden evvel,

— Cennette namdar’ bir melek olmayı, fikir hürriyeti namına feda edenin şerefine, dedikten sonra bir çılgın gibi parmakları piyanonun üstünde dolaşmaya başladı. Rabia’ya öyle geldi ki, çaldığı havada kâinatın bütün şeytanları, ifritleri başıboş, hürriyetle sarhoş bağırışıyor-çığrışıyorlar.

Sarışın Galip, ellerini çırptı:

Bu memlekette halkı düşünmeye alıştırmak için şeytana tapmayı öğretsek, nasıl olur, üstat?(s.71)

Görüldüğü üzere çok uzunca bir müddettir batıcı aydınlarımızın “cahil halkı”, “adam etmek” için yapmayı akıllarından geçirdiklerinin herhangi bir dini, ahlaki hududu yok! Halkı “satanist” yapmayı bile düşünebilen adamların, sosyokültürel genetiğimizle oynamakta tereddüt etmemeleri de bundandır belki.

Sinekli Bakkal hakkındaki notlarımızı paylaşmaya devam edeceğiz inşallah.

twitter: @salihcenap

Kafamda Bir Tuhaflık

kafamda-bir-tuhaflikNobel ödüllü yegâne yazarımız olan Orhan Pamuk’un son romanı “Kafamda Bir Tuhaflık” ismini taşıyor.

Kitabın en başındaki ilk epigraf bu ismin William Worsworth isimli İngiliz şairin Prelüd isimli eserinden mülhem olduğunu haber veriyor.

Kitabın kapağını çevirir çevirmez okuyucuyu kitabın muhtevası hakkında bir cümlelik bir özet karşılıyor. Ne yazık ki insanın ağzında kötü bir tat bırakan garip bir Türkçe ile yazılmış, yeni baskılarda mutlaka düzeltilmesi gerekir diye düşündürten bir cümle bu:

Boza satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatı, maceraları, hayalleri ve arkadaşlarının hikâyesi ve 1969 ile 2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış bir resmidir.

Daha sonraki sayfalarda mühendislikte “blueprint” diye anılan ozalitler misali bir şemayla karşılaşıyoruz. Orhan Pamuk, romanının nasıl bir “mühendislik” çalışması olduğunu hissettirmek için midir bilinmez, kahramanlarının doğum tarihlerini, hayatlarındaki önemli dönüm noktalarını da içeren bir “soyağacı” hazırlamış.

Henüz romana başlamamış okuyucular için bir mânâ ifade etmeyen bu şema, sanırım romanda ilerlerken kafası karışan okuyucular dönüp dönüp kim kimdi diye baksın diye düşünülmüş.

Hikâye 1982 yılında Konya Beyşehir’li Mevlüt’ün komşu Gümüşdere köyünden Rayiha’yı kaçırmasıyla başlıyor. Böyle yazınca romanı henüz okumamış olanlarda “bizden” ve “sevimli” bir hikâye beklentisi oluşuyor ama doğrusu hikâyenin kendisi değil de anlatılışı bu beklentileri karşılamaktan biraz uzak kalıyor. Daha ilk satırlarda bu “bizden” görünen hikâyenin “bize” anlatılmadığını fark ediyoruz. Çünkü bizim Konya’mızın Beyşehir’i, esas hedef kitle olarak tayin edilmiş yabancı okuyucular için şöyle tanıtılıyor: “Asya’nın en batısında bir yerde, puslu bir göle uzaktan bakan yoksul bir Orta Anadolu köyü”.

Romanın “esas” hedef kitlesine dair söylediklerim, ön yargılı bakışımın neticesi yaptığım bir çıkarım sayılmamalı. Bu konuda yazarımız niyetini izhar etmekten çekinmiyor zaten. Mesela romanın tabii akışını bozup araya girdiği şu satırlarda, “boza” ile ilgili olarak “dünya okurlarına” bilgi veriyor:

Bu noktada, hikâyemizin tam anlaşılması için, önce bozanın ne olduğunu bilmeyen dünya okurlarına ve onu önümüzdeki yirmi otuz yılda ne yazık ki unutacağını tahmin ettiğim gelecek kuşak Türk okurlarına, bu içeceğin darının mayalanması yapılan, ağır kıvamlı, hoş kokulu, koyu sarımsı, hafifçe alkollü geleneksel bir Asya içeceği olduğunu hemen söyleyeyim ki, zaten tuhaf olaylarla dolu hikâyemiz büsbütün tuhaf sanılmasın.” (s. 27)

Roman akıcı bir üslupla yazılmış ve kendini okutuyor ama benim gibi dil zevkini Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Kemal Tahir, Refik Halit, Cemil Meriç gibi büyük ustaların rahle-i tedrisinde kazanmış kişilerin Pamuk’un dilinde benzer tatlar yakalaması maalesef pek mümkün görünmüyor.

Romanın başından sonuna kadar, sanki “iyi roman yazmak için yapılması gerekenler” diye bir rehber varmış da, Orhan Pamuk o rehberdeki talimatları harfiyen takip etmiş gibi bir hisse kapıldım. Yabancı dizi, film senaryolarında, dünya çapında çok satan yeni romanlarda görmeye alışık olduğumuz birçok “tekniği” bu romanda kolaylıkla müşahede edebiliyoruz.

Mesela, daha en başta 1969 ile 2012 yılları arasında yaşanan hadiseleri anlatacağını haber veren Pamuk, hikâyesine ortadan, 1982 senesindeki “tuhaf” ve macera dolu kız kaçırma hikâyesi ile başlıyor. İkinci kısımda 1994 senesine, üçüncü kısımda 1968-1982 arasına sıçrıyor. Yani “flash-back”ler  “flash-forward”lar ile kronolojiyi mahsus bozarak ustalık gerektiren bir teknik uyguluyor.

Başka bir ilgi çekici teknik de yazarın hikâyeyi anlatma işini romanın karakterleri ile bölüşmesi. Böyle yeni bir teknik için henüz imlâ kuralları tespit edilmediğinden yazar kendisi bir yol icat etmiş. Mikrofonu bir kahramanına bırakmak istediğinde kahramanının ismini kalın harflerle yazıp bir nokta koyuyor. Sonra hikâyeyi o kahramanın perspektifinden okumaya başlıyoruz. Tabi zaman zaman kahramanların algıları ve anlayışları arasında çıkan farklar hatta çatışmalar hikâyeye bir derinlik katıyor.

Romanı okurken bir “Türkçe lezzeti” aldığımı söylememin zor olduğunu belirtmiştim. Hatta okurken zaman zaman altını çizip “bu nasıl Türkçe” diye notlar aldığım satırlar oldu. Örnek vermek gerekirse:

“Helanın deliğinden tekerleklerin tak tak tak tak’ları güçle işitiliyordu.” (s.50)

(Herhalde “güç işitiliyordu” yahut “güçlükle işitiliyordu” demek istemiş.)

“Aynı anda, bir iş bulup, çıraklığa başlayıp ortaokuldan ayrılan bütün arkadaşlarına yaptığı gibi, hafızasının onu da kısa bir süre sonra sonsuza kadar unutacağını hatırladı.” (s.77)

(Bir şey hafızadan silinebilir ama “hafıza” unutmaz, insan unutur.)

Romanda, yetmişli ve seksenli yıllarda İstanbul’a göçüp çevredeki gecekondularda hayat mücadelesi veren Anadolu köylülerinin yaşadıkları anlatılıyor. Bu arada özellikle askeri darbe öncesi siyasi karışıklıklar ve sağ-sol çatışmaların gecekondu bölgesindeki yansımaları ideolojik olmaktan çok mezhepsel bir çatışma gibi sunuluyor.

Pamuk, birçok beyaz Türk’le paylaştığı Anadolu insanı tasavvurunun zaman zaman su üzerine çıkmasına mani olamıyor: “Küçük hesaplar peşinde, sahtekâr, gözünü bürümüş para hissinden dolayı her ahlaksızlığı irtikâp etmeye hazır, kendi tanrısını bile kandırdığını sanan cahil köylüler.” Sıklıkla vurguladığı, bozanın alkollü bir içecek olduğu halde Müslüman bir toplum içerisinde kendisine yer bulmasının bu “hileci” anlayıştan doğduğu iddiasının altında bu tasavvur var:

“Ne var? Sen kapitalist değil misin? Ben de paranı veriyorum.” “Şu İstanbul’da kazandığın bütün para haram olsun sana be Süleyman.”
“Sanki boza kutsal bir şey.”
“Evet, boza kutsal bir şey.”
“Siktir ulan, boza Müslümanın alkol içmesi için bulunmuş, kılıfına uydurulmuş, alkollü bir içecek – herkesin bildiği gibi.”
“Hayır,” dedi Mevlut, kalbi hızlanırken. “Bozada alkol yoktur.” Yüzünde çok özel bir soğukkanlı ifade belirdiğini hissedip rahatladı.
“Dalga mı geçiyorsun?”
Boza sattığı on altı yılda bu yalanı iki tür insana söylemişti Mevlut:
1) Hem boza içmek hem de günah işlemediğine inanmak isteyen muhafazakârlara. Bunların zeki olanları, aslında bozanın alkollü olduğunu bilir, ama Mevlut’un sattığı şey tıpkı şekersiz Coca-Cola gibi özel bir icatmış ve alkollüyse günahı yalancı Mevlut’a yazılacakmış gibi davranırlardı.
2) Hem boza içmek hem de aptal köylü satıcıyı aydınlatmak isteyen laik ve Batılılaşmışlara. Bunların zeki olanları aslında Mevlut’un bozanın alkollü olduğunu bildiğini bilir, ama para kazanmak için yalan söyleyen dindar ve kurnaz köylüyü mahcup etmek isterlerdi.
“Yoo, dalga filan geçmiyorum. Boza kutsaldır,” dedi Mevlut. “Ben Müslümanım,” dedi Süleyman. “Kutsal benim dinime uygun olmalı.”
“Yalnızca İslami olan değil, ecdadımızdan kalma eski şeyler de kutsaldır,” dedi Mevlut. “Bazı geceler yarı karanlıkta boş bir sokakta taşları yosun tutmuş eski bir duvarla karşılaşıyorum. İçimi bir iyilik, mutluluk kaplıyor. Mezarlığa giriyorum, mezar taşları üzerindeki eski Arap harflerini okuyamıyorum ama dua etmiş gibi iyi hissediyorum kendimi.”
“Hadi ya Mevlut, mezarlıktaki köpeklerden korkuyorsundur sen.”
“Ben köpek çetelerinden korkmam. Onlar benim kim olduğumu bilir. Boza alkollü diyenlere rahmetli babam ne derdi?” “Ne derdi?”
Mevlut özenle babasını taklit etti: ” Alkollü olsaydı satmazdım beyefendi,’ derdi babam.”
“Onlar alkollü olduğunu bilmezlerdi,” dedi Süleyman. “Hem boza zemzem suyu gibi mübarekse millet bardak bardak içer, sen de bugün zengin olurdun.”
“Kutsal olması için herkesin içmesi gerekmez. Pek az kişi aslında Kuran-ı Kerim’i okuyor. Ama koca İstanbul’da gene de her zaman okuyan bir kişi vardır ve milyonlarca kişi de onun okuduğunu hayal ederek iyi hisseder kendini. İnsanların bozanın ecdadın içkisi olduğunu anlamaları yeter. Bozacının sesi onlara bunu hatırlatır ve kendilerini iyi hissederler.”
“Niye iyi hissederler?”
“Bilmiyorum,” dedi Mevlut. “Ama şükürler olsun ki bozayı sayede içiyorlar.”
“Maşallah sen de demek bir bayrak gibisin Mevlut”
“Evet, öyle,” dedi Mevlut gururla.
“Ama en sonunda bozanı maliyetine bana satmaya razısın. Kenefe dökülmesine itiraz ediyorsun yalnızca. Haklısın, israf dinimizde günahtır, fakir fukaraya dağıtırız ama millet alkollü haram şeyi içer mi bilmem.” (s. 223)

Yukarda iktibas ettiğim satırlardaki “köpek çetelerinden korkmama” motifinin de altını çizmemiz gerekir. Yazar, şehrini adım adım ele geçirmeleri karşısında bir şey yapamadığı istilacı Anadolu köylülerinin, İstanbul’daki “diğer” davetsiz misafirler olan sokak köpeklerinden gördükleri müsamahaya dikkat çekiyor. Sokak köpeklerinin bir yabancı gibi kovalamadıkları, adeta kim olduğunu bilip saldırmadıkları Anadolu köylüsünün bu “ayrıcalığına” bazen hayret bazen gıpta ile bakıyor sanki.

Orhan Pamuk’un Alevi olsun Sünni olsun, “istilacı” Anadolu insanına tepeden, küçümser bakışını diğer satırlarında da hissetmemek imkânsız gibi. Mesela Sünnilerin yerleştiği Duttepe ve Alevilerin mesken tuttuğu Kültepe sakinleri ile olarak yazdığı şu satırlarda Pamuk, toptan aynı kefeye koyduğu “bu küçük”, “bu az gelişmiş” insancıkların bırakın hayatlarını, “rüyalarını” bile bilip tasnif ediyor(!) :

Hem Kültepe hem de Duttepe’de yaşayanlar rüyalarında düzenli aralıklarla ve şaşırtıcı benzerliklerle aynı kişileri görüyorlardı:
Erkek çocukları: İlkokuldaki kadın öğretmen
Kız çocukları: Atatürk
Yetişkin erkekler: Hazreti Muhammed
Yetişkin kadınlar: Adı belirsiz, uzun boylu, Batılı bir film yıldızı
Yaşlı erkekler: Süt içen bir melek
Yaşlı kadınlar: İyi haber getiren genç postacı
Bu rüyaları gördükten sonra bir tebliğ aldıkları için gurur duyuyor ve özel bir insan olduklarını anlıyorlar ama rüyalarını nadiren bir başkasıyla paylaşıyorlardı. (s. 102)

Peki, Pamuk rüyalarını bile avucunun içi gibi bilip tasvir ettiği bu “insancıklar” karşısında tarafsız bir pozisyon alıyor mu? Bunu söylemek de zor. Sünni-Ülkücü militanlarla Alevi-Komünist militanları tarif ederken kendine bir saf seçmekten imtina etmiyor:

Duttepe’nin girişindeki Memleket Kahvehanesi’ndeki arka masaların birinde kendilerine milliyetçi-ülkücü diyen gençler oturmaya başlamıştı. Ülküleri, komünist Rus ve Çin devletlerinin esareti altındaki Orta Asya Türklerini (Semerkant, Taşkent, Buhara, Sincan) özgürleşmekti. Bunun için herşeyi göze almaya, hattaöldürmeye bile hazırdılar.

Kültepe’nin girişindeki Yurt Kahvehanesi’ndeki arka masaların birinde kendilerine solcu-sosyalist diyen gençler oturmaya başlamıştı. İdealleri Rusya’daki ya da Çin’deki gibi özgür bir toplum yaratmaktı. Bunun için herşeyi göze almaya, hatta ölmeye bile hazırdılar. (s.103)

Bunun dışında Pamuk’un kullandığı terminoloji de ister istemez onu ele veriyor. Başta bahsettiğim teknik gereği anlatıcılar (dolayısıyla perspektifler) sürekli değişse de hiç değişmeyen bir kavram var mesela: “dinci”. Sünni Mevlut (s. 305), anlatıcı pozisyonunda yazar (s. 316) ve Alevi Ferhat (s. 317) seçimi kazanan hükumeti hep bu kelimeyle tarif ediyorlar.

Terminolojideki bu birliktelik Pamuk’un Alevi kahramanı Ferhat’a bakışının diğer kahramanlarına bakışından farklı olduğu mânâsına gelmiyor. Başka tür bir “istilacı” olan Alevi Ferhat’ın, bir komünist militandan rüşvetçi bir memura dönüştüğünü, nihayet severek evlendiği güzel karısını aldatıp bıraktığını, gayri meşru bir münasebetin, elektriğini kesme göreviyle gittiği evde tanıdığı evli bir kadının peşinde koşarken öldürüldüğünü görüyoruz.

Romanda tam bir yere oturmayan bir karakter var: Hattat Efendi Hazretleri. Bu kişi, köylü Mevlüt ve ailesinden farklı olarak şehrin yerlisi. Yani “istilacılardan” değil. Fatih Çarşamba’da meskûn bir tekke şeyhi. Şehirli bir Müslümanlığı temsil ediyor. Mevlüt tesadüfen tanıştığı bu zatın tesiri altında kalıyor. Peki, yazarımızın bu karakterine bakışı nasıl? Yine menfi. Efendi hazretlerinin evi, Pamuk’un deyimiyle “dincilerin” iktidarı ele geçirmesinde kilit rol oynayan karargâhlardan biri gibi resmediliyor. Belki Efendi Hazretleri tek başına olsa yazarımızın hışmından kurtulacak ama genç “müritleri” köylü Mevlüt, Ferhat ya da Hacı Hamit Vural gibi ikiyüzlü ve içten pazarlıklı tipler.

Orhan Pamuk’un son derece dikkatli ve çalışkan bir yazar olduğunu teslim etmemiz gerekiyor. Bir beyaz Türk olarak gecekondu mahallelerinde yaşanan hayatı tanıyıp anlatmak kolay bir iş değil. Bir yazarın ait olmadığı, havasını teneffüs etmediği bir mahalleyi sonradan öğrenip anlatırken göze batan ciddi hatalara düşmemesi, okuyucuya gerçeklik hissi verebilmesi mühim bir başarı sayılabilir. Mesela Mevlüt’ün küçük baldızı Samiha’nın ağzından yazılmış şu cümleler şahsen beni hayrete düşürdü:

Samiha. Ablam Rayiha’nın, kendisine âşık, çocuk gibi güzel, dürüst bir koca bulması hepimizi sevindirdi. Düğün için babam ve Rayiha ile İstanbul’a geldik. Bu ikinci gelişimde de Vediha Ablamlarda kalıyoruz. Kına gecesinde diğer kadınlar arasında biz üç kız kardeş öylesine eğlendik ki gülmekten gözlerimizden yaşlar aktı: Rayiha, babamın herkesi azarlamasını; Vediha, Korkut’un araba kullanırken trafikte sinirlenip küfürler etmesini taklit etti. Ben de beni istemek için eve gelen taliplilerin Beyşehir’de Eşrefoğlu Camii’nin karşısındaki manifaturacı Affan’dan getirdikleri bir paket şekerle bir şişe kolonyayı nereye koyacaklarını bilememelerini taklit ettim. Rayiha’dan sonra, evlilik sırasının şimdi bana gelmesi hayatımı zorlaştırdı: Babamın başımda bekçi gibi dikilmesinden ve kına gecesi yaptığımız odanın kapısının her açılışında aralıktan yirmi tane meraklı gözün bizleri seyretmesinden şikâyetçiyim. Damat adaylarının bana ölümüne âşıkmış gibi uzaktan manalı manalı bakmaları (bazıları bunu yaparken parmak uçlarıyla bıyıklarına dokunuyor), sonra hiç bakmıyormuş gibi yapmaları hoşuma gidiyor, ama daha kestirme yolun beni değil babamı etkilemekten geçtiğini düşünenlere de sinir oluyorum. (s. 193)

Pamuk’un, Anadolu’da ortalama bir kına gecesinde kadınların erkeklerden “arındırılmış” bir ortamda gönüllerince eğlenirken korsan erkek bakışlarından duydukları rahatsızlığı bilmesi ve kavraması takdire şayan. Keza bir Anadolu kasabasının mahdut imkânları içinde şekerin, kolonyanın bile kimden alındığını bilinmesi ve hayatlarında yabancı bayanlarla konuşma tecrübeleri pek az damat adaylarının kız isteme merasimindeki acemi hareketleri Pamuk’un dikkatli gözlerinden kaçmamış.

Neticede ortaya yine beynelmilel bir alaka uyandırabilecek bir eser çıkmış.

Çıkmış çıkmasına ama kendi mazmununu kullanacak olursak, dünyanın başka ülkelerinde alkışlarla karşılanan Orhan Pamuk’un kendi şehrini, sokak köpeklerinin ve insanlarının dostça ve aşina nazarlarla selamlayacağı, bizim caddelerimizi bizden biri olarak adımlaması biraz zor görünüyor.

Twitter: @salihcenap

Bildik Modernist Ezberler ve Hipergerçeklik Dehşeti

hyperreal

Aklıevvelin biri, Türk Dil Kurumu sözlüğünde tesadüfen “müsait” kelimesinin bir yan anlamının “flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)” olarak verildiğini fark etti. Bu “cinsiyetçi” tanım nasıl olurdu da devletin resmi bir müessesesinin sözlüğünde yer alabilirdi! Acar vatandaşımız müthiş keşfini sosyal medyaya taşıyınca ufak çaplı bir fırtına kopuverdi.

Biz de bu vesileyle entelektüel sığlığımızı bir kez daha müşahede etmiş olduk.

Bu anlamsız tartışmaya canhıraş bir şekilde katılanlar, karanlık ve ilkel zihinlerinin kuytu derinliklerini nasıl izhar ettiklerini fark edemediler.

Sözlükler bir kelimenin yazı dilinde ve günlük dilde aldığı çeşitli mânâları tanımlar. Bir sözlükte, bir kelimeye bugünün cemiyetinde karşılığı mevcut olmayan bir anlam verilmişse, akla iki ihtimal gelir: Ya sözlüğü yazan kişi(ler) kötü niyetlidirler veyahut kelimenin belli bir grup veya zaman dilimi içinde kazandığı bir mânâyı umuma teşmil ederek ve verilen mânânın doğuşuyla ilgili eksik bilgi vererek hata yapmaktadırlar.

Peki, bu son tartışmalarda bu iki ihtimalden hangisi söz konusudur?

Eğer tenkit edilen husus, kelimenin nerede ve ne zaman belirtilen mânâyı aldığına dair bilginin eksikliği olsaydı buna saygı gösterilebilirdi ama açıkça görülüyor ki gösterilen tepkiler özensizliğe yahut bilgi eksikliğine değil.

Geçmiş asırdan bugüne gelmeyi başaramamış bazı kafalar, toplumu “tepeden tırnağa” inşa edilebilecek bir bina, sözlükçüleri de bu binanın mimarları gibi görmek istiyorlar. İnsanların zihninde anlam kazanan kavramları sözlüklerde değiştirerek zihinleri manipüle etme hevesindeler.

Sözlüklere bu tür bir müdahale, ancak George Orwell’in 1984 romanında anlattığı ceberut polis devletinin kârıdır ve milletimiz bu müdahaleyi cumhuriyetin ilk yıllarında acıyla tecrübe etmiştir.

Lügate yapılan müdahalenin istenen neticeyi vermediğini iddia edemeyiz. Hatta heveskâr toplum mühendislerimiz kendi açılarından başarılı da sayılabilirler. Ancak tıpkı bir domatesin genleriyle oynayarak ona istediği şekli vermeyi başaran bir genetik mühendisi gibi toplum mühendislerinin de fıtrata, hayatın ve lîsânın tabii akışına müdahale neticesi elde ettikleri “eserin”, tatsız, kokusuz ve hatta “kanserojen” olduğu da başka bir gerçektir.

Cemil Meriç merhum, Bu Ülke’sinde “kamus namustur” aforizmasını yazarken bahsettiğimiz müdahaleye isyan ediyordu:

Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiş: kamusa.

Şimdi bir bardak suda fırtına kopartmaya çalışanların beklentisi, insanımızın her daim aynı cenderede tutulması, “cahil”, “köylü”, “kaba”, “doğulu” milletin lügatiyle oynanarak “adam” edilmesi.

Tanıdık, bildik modernist ezberler, aydınlanmacı sayıklamalar…

Sözlükler lisanların haritalarıdır.

Postmodernizmin önemli ismi Jean Baudrillard, meşhur eseri Simulakra ve Simülasyon’un hemen girişinde, Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in 1946’da yazdığı, Del Rigor en la Ciencia – Bilimde Kesinlik isimli, sadece bir paragraftan ibaret hikâyesine atıfta bulunur. Hikâye şöyledir:

O imparatorlukta haritacılık sanatı o denli mükemmelliğe ulaşmıştı ki, tek bir eyaletin haritası bütün bir şehri ve imparatorluğun kendisinin haritası bütün bir eyaleti kaplıyordu. Zaman içerisinde, bu ayrıntılı haritalar biraz eksik bulundu ve haritacılık okulu, İmparatorluk’la bire bir ölçekte bir imparatorluk haritası geliştirdi. Öyle ki, harita, noktası noktasına gerçeğiyle çakışıyordu. Haritacılık bilimine daha az önem veren sonraki kuşaklar, bu boyuttaki bir haritanın kullanışsız olduğuna karar verdiler ve biraz saygısızlık da ederek onu güneş ve yağmur altında yıpranmaya terk ettiler. Batı çöllerinde haritanın yırtılmış parçaları bugün bile bir hayvana ya da bir dilenciye barınak olabiliyor; coğrafya biliminden tüm ulusa kalan yalnızca budur.

Aslında bu hikâye, hem ciddi bir matematikçi hem de meşhur, “Alice Harikalar Diyarında” kitabının yazarı olan Lewis Carroll‘un 1893 yılında kaleme aldığı “Sylvie and Bruno Concluded” isimli romanında yer verdiği bir fantezisinin geliştirilmesidir. Carroll fantezisinde toplumu “yukarıdan aşağıya” dizayn etme çabalarıyla dalga geçer. Mesela romanın kahramanı, ülkesinde artık kimsenin suda boğulmadığını, çünkü seneler boyu sürdürülen ciddi genetik ayıklama ve beslenme programları sayesinde tüm vatandaşların vücut yoğunluklarının suyun yoğunluğundan daha düşük hale getirildiğini anlatır. Ülkesinde artık çözümlenmesi gereken binlerce mesele ve kendisinden çözüm beklenen bir kral yerine, binlerce kral ve çözülmesi gereken tek bir mesele olduğunu söyler. Carroll’un kahramanı “Mein Herr”, Borges’e ilham veren kısımda ülkesinde haritacılığın gelişimini anlatır. Her geçen gün daha büyük ölçekli haritalara ihtiyaç duyulan ülkede nihayet birebir ölçekli haritalar yapılmasına karar verilir ancak çiftçiler bu büyüklükteki bir haritanın açılması halinde güneşe mani olarak mahsulleri çürüteceğini söylediklerinden proje iptal edilir.

Baudrillard bu alegorik hikâyelerden hareket ederek fikri daha ileri bir noktaya taşır:

İnsanın aklına gelebilecek en güzel simülasyon alegorisi olduğunu düşündüğümüz bu Borges masalında: İmparatorluğun hizmetindeki haritacıların çizdikleri harita, sonunda imparatorluğun topraklarına birebir eşit boyutlara sahip bir belgeye dönüşmektedir (ancak çökmeye başlayan imparatorlukla birlikte lime lime olmuş bu harita parçalarıyla çölde karşılaşan insanlar vardır -sonuçta bu harap olmuş soyut metafizik güzelliğin, imparatorluğun şanına yakışan bir görünüme sahip olduğu ve eskidikçe gerçeğiyle birbirine karıştırılan sahtesi gibi İmparatorluğun da bir leş gibi çürüdükçe özüne yani toprağa dönüştüğü görülmektedir).

Bu güncelliğini yitirmiş masal, ikinci dereceden (ordre) simülakrların gizli çekiciliğine sahiptir. Günümüzdeki soyutlama biçimlerinin haritacılık, suret çıkarma, aynadan yansıma ya da kavramla bir ilişkisi kalmamıştır. Simülasyon kavramının harita üzerindeki bir toprak parçası, bir töz ya da referans sistemiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin, modeller aracılığıyla türetilmesine hipergerçek yani simülasyon denilmektedir.

Bir başka deyişle ne harita öncesinde ne de sonrasında bir toprak parçası vardır. Bundan böyle önce harita, sonra topraktan yani gerçeğin yerini alan simülakrlardan – söz etmek gerekecektir. Borges’in masalını günümüze uyarlayacak olursak artık harita üzerinde lime lime olmuş toprak parçalarıyla karşılaşıldığını söylemek gerekecektir. Bundan böyle sağda solda karşılaşacağımız harabe ve yıkıntılar haritaya değil gerçeğe, çölde karşımıza çıkan kalıntılarsa İmparatorluğa değil bize yani çöle dönüşmüş bir gerçeğe ait olacaklardır.

Bizim, dünyadaki fikir hareketlerini neredeyse bir asır arkadan, o da akıllarıyla değil hisleriyle takip eden yarı aydınlarımızı ve bir kelime tanımı etrafında çıkarttıkları suni fırtınayla su üstüne vuran şuur altlarını şimdilik bir tarafa koyalım. Sualimizi, bugünün enstrümanlarıyla düşünebilen dostlara yöneltelim: Acaba aslı faslı olmayan coğrafyalara ait uydurma haritalarının tecessüm ederek hakikate dönüşmesi fikrinin ne dehşetli, ne ürkütücü ve idrak ettiğimiz zaman diliminde –maalesef- ne kadar geçerli bir fikir olduğunun farkında mıyız?

Twitter: @salihcenap

Dövüş Kulübünde Paralellikler

Dövüş Kulübünde Paralellikler

İki günde iki kitap okudum. Algıda seçicilik dedikleri sanırım böyle bir şey: okuduklarınız zihninizde patikalar oluşturuyor. Her okuduğunuz cümle bir şekilde, az önce okuduklarınızla irtibatlanıyor. Başka zaman olsa dikkat etmeyeceğiniz bazı desenler yakalamaya başlıyorsunuz.

Bir anda okuduğunuz, seyrettiğiniz, dinlediğiniz her şeyde, o sırada beyninizi meşgul eden düşüncenin parçalarını görmeye başlıyorsunuz.

Okuduğum kitaplardan ilki Chuck Palahniuk isimli yazarın, daha sonra çekilen unutulmaz filmiyle iyice şöhret kazanmış “Dövüş Kulübü” isimli romanıydı. Bir şizofreni hastasının ağzından anlatılan müthiş hikâye, hem kapitalizmin insanoğlunu sürüklediği bataklığa dikkat çekiyor hem de kendi zihnimizin bizi aldatma potansiyelini çok sarsıcı bir şekilde ortaya koyuyordu.

FightClub01Romanı okurken, önümüze “basit, küçük hayatlarımızın” nihai gayeleri diye koyulan  “örnek vatandaş hayatının” boşluğunu ve sıkıcılığını anlatan “birkaç yara izim olmadan ölmek istemiyorum” cümlesinin altını çizdim.

Şizofreni hastasının kendi kendisine telkin ettiği “sonsuza kadar yaşamak istiyorsan, ilk adım olarak ölmek zorundasın” cümlesini oldukça dikkat çekici buldum.

Romanda, farkında bile olmadan gizli bir terör örgütü kuran şizofren karakter Tyler Durden’ın “insanların dövüş kulübündeki kimliği gerçek dünyadaki kimliklerinden farklıdır” deyişi çok enteresan geldi.

Yazarın Tyler Durden’a söylettiği, “Güzel ve emsalsiz bir kar tanesi değilsin. Herkes gibi sen de çürüyen o organik maddeden yapılmasın. Hepimiz aynı pürenin parçasıyız. Kültürümüz hepimizi aynı yaptı. Artık kimse gerçek anlamda beyaz ya da siyah, zengin ya da yoksul değil. Hepimiz aynı şeyi istiyoruz. Teker teker hiçbirimiz, hiçbir şey değiliz.” cümlelerini bir kenara not ettim.

fight_club_quote_by_julianmadesomething-d6kp0fmUğrunda yaşama ve ölmeye değer bir gaye arayışının fıtratımızın derinliklerinde var olduğuna inanıyorum. Bu arayışı istismar etmek içi hazırda bekleyen kötü niyetli yahut hasta insanların mevcudiyeti de bu hayatın başka bir gerçeği.

Tüm kırılganlığı ve manipülasyonlara açıklığına rağmen muhkem kaleler sandığımız zihinlerimiz belki de en zayıf noktalarımız. Yumuşak karnımız. Hislerimiz ise bizi mahir kuklacıların parmaklarına bağlayan ipler.

inOkuduğum ikinci kitap, emekli istihbarat daire başkanı Sabri Uzun’un bugünlerde çok tartışılan “İn” isimli kitabıydı.

Sanki dövüş kulübünün ikinci cildine devam ediyormuşum gibi hissettim kendimi.

Bir sürü “sıradan” insana, uğrunda yaşanıp, uğrunda ölünecek bir “gaye-i hayâl” sunan karizmatik bir lider. Kasaba kasaba, şehir şehir, yeraltında örgütlenerek genişleyen örgüt ağı. Üyelere verilen zorlu “ödevler”. Ve kargaşa projesi… Belirlenen yüce hedef uğruna bir yanda “dövüş kulübünün” daha da büyümesi için en fedakârâne hislerle gecesini gündüzüne katıp kendisini adeta parçalayan, bir yanda “dövüş kulübüne” zarar gelmesin diye yalandan iftiraya, şantajdan kumpasa her komploya balıklama dalan “adanmışlar”.

fightclub-jacks-6Tyler Durden Ankara’da, emniyet ve yargı kurumlarında şöyle bir gezinse, eminim birçok polis, savcı ve hâkim ona büyük bir saygı, derin bir sevgi, sonsuz itaat ve teslimiyet hisleriyle dolu gözlerle bakarak “hoşgeldiniz efendim” derlerdi. Ve Durden onlara dövüş kulübünü sorsa, hep bir ağızdan “dövüş kulübünün ilk kuralı” derlerdi, “dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır”.

Twitter: @salihcenap