Olmak ve Yapmak

Olmak ve Yapmak

olmak-ve-yapmak

Küçük bir çocuk gördük mü sorarız:

– Büyüyünce ne olacaksın?

Bu soru yanlış bir sorudur.

Bu soru, kültürel genlerimizin derinliklerine sinmiş, sakat bir varlık kavrayışının yansımasıdır aslında.

Çocuğa “büyüyünce ne olmak istediğini” değil, “büyüyünce ne yapmak istediğini” sormak gerekir.

Olmak pasif bir eylemdir. Öznesinin çabası olmadan dış faktörlere, özellikle de zamanın akıp geçmesine bağlı olarak gerçekleşir.

Kavun olur, karpuz olur, kızılcıklar olur, yaz olur, tatil olur ama insan “olmaz”!

İnsanı insan yapan “yaptıklarıdır”.

Ama nasılsa bizde oluşlar, emeklerin değil beklemenin neticesinde gerçekleşir.

Eğitim fakültesine kapağı atarsan, biraz da atama beklersen eninde sonunda öğretmen olursun.

Askerlikte harbokulundan mezun olduktan sonra “arazi olup” bir maraza çıkarmadan yeteri kadar beklersen komutan olursun.

Üniversitede asistan olduktan sonra asla suya sabuna dokunmadan yeterince beklersen profesör olursun.

Nüfuzlu bir dayın varsa, düzenli olarak suyu verilen bir saksı çiçeği misali solana kadar bir köşeyi sessiz sedasız işgal eden, daha sonra unutulup giden bir memur olursun.

Ama bu oluşlardan, kendin, ülken, inancın, insanlık ve yaşadığın dünya için “ne yaptın” sorusuna bir cevap çıkaramazsın.

Olmak tek başına kıymetli bir şey değildir.

Kıymetli olan, yapmanın neticesinde gerçekleşen oluştur.

Kafamızdaki insan tasavvuru, bir ucunda “olmak” diğer ucunda “yapmak” olan bir skalada kendimize seçtiğimiz yere göre şekillenir.

Bugün yaşadığımız pek çok problemin temelinde, kendimize “yapmaktan” çok uzak, “olmaya” pek yakın bir yer seçmiş olmamız yatmaktadır.

İtikadımızı ele alalım mesela.

Kitabımıza göre insan için sa’yından (çabasından, yapıp ettiklerinden) başka bir şey yoktur.

Ülkemizde genel geçer inanca göre ise Müslüman olmak için kelime-i şahadet cümlesini söyleyivermenin ötesinde bir şey “yapmak” lüzumsuzdur.

Çok garip değil mi?

Adil olmasak da, Allah’ın bizden ne istediğini öğrenmek için parmağımızı bile kıpırdatmasak da, muhtacın, fakirin, yetimin yardımına koşmasak da, namaz kılmasak da, oruç tutmasak da,  Müslüman “oluşumuza” bir halel geleceğini düşünmeyiz.

Yapılması gerekenleri yapmakta başarısız olduğumuz gibi yapılmaması gerekenler konusu da pek umurumuzda değildir.

Velev ki bunlar dinin açıkça yasakladığı şeyler olsa bile!

Yalan söylesek de, hırsızlık yapsak da, cinayet işlesek de, zina etsek de, rüşvet alıp versek de, kumar masalarında sabahlayıp sarhoş gezsek de tastamam Müslüman kalabileceğimize inanırız.

Halbuki Kur’an-ı Kerim’de yüzü aşkın ayetteinanmak” “salih amel” işlemekle, iyi ve doğru şeyleri “yapmakla” beraber anılır. Yani kuru kuru inanmak (olmak) yetmez, gerçekten inanmanın göstergesi o inanç doğrusunda ameller işlemek, yani “yapmaktır“.

Eğer futbolcuysanız krampon giymeniz, sahaya çıkmanız, koşmanız, topa vurmanız gerekir. Ben bunları yapmayan bir futbolcuyum diyebilir misiniz? Yahut bunu söyleyen bir kişinin herhangi bir futbol takımında kendine yer bulmasını bekleyebilir misiniz?

Bu amelsiz “olmak” saçmalığını o kadar benimsemişiz ki birisi bize ne yapıyorsun diye sorduğunda ne yaptığımızı değil ne ya da nasıl “olduğumuzu” söylüyoruz.

“- Ne yapıyorsunuz?” sorusuna,

“- İyiyim çok şükür” cevabını veren çok oluyor. Ya da aynı soruya mesela,

“- Üniversitede araştırma görevlisiyim!” diye cevap verince herkes tatmin oluyor.

Halbuki bu soruya mesela “Osmanlı devletinin 16. asır vergi kayıtları üzerinde araştırmalar yapıyorum”, “elektromanyetik dalgaların uzayda hareketlerini inceliyorum”, “hareket halindeki araç plakalarını okuyabilecek bir algoritma geliştirmeye çalışıyorum”, “1930-1940 arası sosyalist şairlerimizin hayatlarını araştırıyorum” gibi bir cevap vermek gerekmez mi?

Bir de memurlar var.

Ne iş yapıyorsun sorusuna “memurum” cevabı geliyorsa kimse üstelemeye gerek hissetmiyor.

Muhatabın hiçbir gerçek iş yapmadığı anlaşılmış oluyor.

Aslında onlardan pek de farkı olmayan yöneticileri ise burunlarından kıl aldırmıyorlar.

“-Ne iş yapıyorsunuz?” sorusuna “-filan bakanlıkta genel müdürüm”, “falan kurumda müsteşar yardımcısıyım”, “-feşmekan yerde daire başkanıyım” diye cevap veriyorlar.  Gerçekten ne yaptıklarını öğrenmek için ikinci, üçüncü soruları sormak gerekiyor. Yine de cevap alamadığınız oluyor. Bu durumda algısal olarak bir yerde olmanın, yani bir makamda bulunmanın, bir şey yapmaktan daha öne geçtiği  ifade edilmiş oluyor. Bu bireysel bir algı ifadelendirilmesi değil elbette.  İçinde yer aldığımız  sosyo-kültürel kodlamanın bir ifadesi olarak tezahür ediyor. O zaman bir yerde olmanız bir sonraki makam  için bir manivela  işlevine dönüşüyor. Esasen bir yerde olarak bir şey yapmak, yani bulunduğun yeri inşa ve ihya etmek de birincil amaç olmaktan çıkıyor.

Şimdi bu söylediklerimiz çerçevesinde olan ve yapan arasındaki farkların altını çizelim:

Olan, edilgendir, yapan etken.

Olan, tüketicidir, yapan üretici.

Olan, daha çok hisleriyle hareket eder, yapan daha çok aklıyla.

Olan, yaşadığı ana odaklanır, yapanın gelecekle ilgili düşünceleri, yapmayı kafaya koyduğu hedefleri vardır.

Olan, yapabileceği başka bir şey olmadığından güven ve teslimiyeti tercih eder,  yapan kuşkucu ve kontrolcüdür.

Olan, her daim “yatış modundadır”, yapan her daim koşuşturma halinde ve meşguldür.

Olan, ne zaman kesileceğini bilemediği, kendisine lütfedilmiş kaynaktan bir şeyler akarken “biriktirme” derdindedir, yapan, bileğinin hakkıyla kazandığını doğru yerlere “harcama” peşinde.

Olan, hazırlık, plan, proje yapmaya gerek görmez, yapan planlı ve organizedir.

Olan, yavaştır, kararsızıdır, aheste hareket eder, aheste düşünür, aheste konuşur. Yapan hızlıdır, derhal karar verir, hızlı hareket eder, hızlı düşünür, hızlı konuşur.

Olan, sabır taşını çatlatacak bir pasifizmin erdeminden dem vurur, yapan böyle bir sabır anlayışını reddeder.

Olan, kendisine söylenen, telkin edilen hemen her şeyi kabule hazırdır, yapan, şüpheci ve sorgulayıcıdır.

Her ne kadar “yapmanın” ehemmiyetini vurgulasak da, aslolan “olmak” ve “yapmak” arasında doğru bir denge aramaktır. Bizde problem bu dengenin çok uzun zamandır “olmak” yönünde bozulmuş olmasındadır.

Üç asırdır mütemadiyen yenile yenile gerileyen bir medeniyetin bir türlü çare bulamadığı, ama kabule de yanaşmadığı hezimetini kutsamasıdır, “olmayı” bu kadar öne çıkaran.

Meczupta hikmet aramak gibi ümitsizce ve zavallıca bir savruluştur.

Kur’an’da anlatılanın aksine, tüm varlığı Allah’ın zihninde oluşmuş geçici hayaller gibi tasavvur ederek her türlü “yapışı” anlamsız ve kıymetsiz hale getiren cinnet hali.

Ne yapıp edip bu bozulan dengeyi yeniden tesis etmemiz lazım.

Çocuklarımıza “yapmayı”, “yaptıklarıyla var olmayı” öğretecek bir eğitim sistemi kurmamız lazım.

Doğru olanı “yapanları” ödüllendiren, hiçbir şey yapmadan “olmayı” bekleyenleri cezalandıran bir yönetim anlayışını benimsememiz lazım.

Bugün Allah için ne yaptın?” sorusunu tekrar hayatımızın en mutena köşesine yerleştirmemiz lazım.


(Bu yazı ilk olarak http://fikircografyasi.com/makale/olmak-ve-yapmak adresinde yayınlanmıştır.)

Üst Bilişsel Beceriler Yahut Şuurun Oryantasyonu

Bu dehşet verici başlığı okuduğu anda ardına bakmadan hızla uzaklaşmak yerine hala bu yazıyı okumaya devam eden mütecessis okurlarımı saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Başlık hayli ürkütücü ama mevzu hem çok tanıdık hem de çok mühim.

İlk önce “oryantasyon” kelimesinden bahsedelim.

Bu kelime dilimize çoktan gelip yerleşmiş bir kelime. Bir yere uyum, alıştırma gibi anlamlarda kullanılıyor. Aslında bu kelimenin içinde geçen “orient”, “doğu” demek. Doğu, tüm insanlık için yön tayin etmek için bir nirengi noktası. Hristiyan batı medeniyeti için “doğunun” daha öte anlamları da var. Mesela kiliseler her zaman doğuya bakacak şekilde yapılırlar. Bu yüzden aslında “oryantasyon”, bir kişinin nerde bulunduğunu ve nereye doğru gideceğini belirlemek üzere sağlam bir referans noktası bulması anlamına geliyor.

İnsanın mekansal oryantasyonun yanında “bilişsel” (cognitive) oryantasyona da ihtiyacı var ki ben buna “şuurun oryantasyonu” dedim. Peki, bu gayet itici duran “bilişsel” kelimesi ne anlama geliyor?

1956 yılında Amerikalı eğitim psikoloğu Benjamin Samuel Bloom’un yaptığı sınıflandırmayı esas alan pedagoglar, öğrenmenin üç temel alanda gerçekleştiğini kabul ediyorlar. Bu üç alan kabaca, insanın beyniyle, kalbiyle ve elleriyle yaptıkları diye özetlenebilir. Beyinle yapılanlar her türlü bilme/anlama faaliyetine, kalple yapılanlar her türlü hissetmeye, elle yapılanlar ise her türlü fiziksel faaliyete tekabül ediyor.

Bloom sınıflandırması eğitim camiasında o kadar geniş teveccüh görüyor ki, neredeyse bir tabiat kanunu gibi anlaşılıp ve anlatılıyor. Öte yandan her eğitim fakültesinde, her öğretmen adayına mutlaka öğretilen bu temel prensiplerin yer aldığı kendi kitabı için Bloom’un, “Amerikan eğitiminde en çok atıfta bulunulduğu halde en az okunan kitap” dediği de biliniyor. Ama tabi bu bir “bahs-i diğer”…

Sınıflandırmanın ilk kısmını teşkil eden “bilişsel alan” (cognitive domain) dikkat, hafıza, lisanı anlama ve kullanma, kavrama, öğrenme, muhakeme, problem çözme ve karar verme gibi zihinsel süreçlerin incelendiği yer.

Nasıl biliyoruz? Nasıl öğreniyoruz? Nasıl anlıyoruz? Nasıl mukayese edip, nasıl karar veriyoruz? Bütün bunlar öğrenilebilir şeyler midir? Eğer öylelerse bu çok kritik kabiliyetlerimizi daha iyi hale getirmek mümkün müdür? gibi hepsi birbirinden heyecan verici ve ilginç soruların cevapları bu alanda aranıyor.

Benim bu yazıda bahsetmek istediğim mevzu ise üst bilişsel (metacognitive) süreçler. Yani ne bildiğimiz değil de, ne bildiğimiz hakkındaki bilgilerimiz. Başka bir deyişle “şuurumuzun oryantasyonu”.

Tanımlar çoğu zaman kullanım amaçlarının tersine kavramayı daha da zor hale getirebiliyorlar. O yüzden bu mevzuya kafa yoranların verdiği çok meşhur ve aynı zamanda eğlenceli bir misalle meseleyi açmaya çalışalım.

1995 yılında, 44 yaşındaki McArthur Wheeler isimli bir banka soyguncusu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Pittsburgh şehrinde bir günde iki bankayı soyar. Peki, bu soygunu hem enteresan hem de bizim mevzumuza misal yapan nedir?

Çocukları çok eğlendiren kimya deneyini bilirsiniz: Eğer su katılmış limon suyu ile bir kâğıda yazı yazarsanız yazdığınız yazı limon suyunun kurumasıyla görünmez olur. Kâğıdı bir ısı kaynağına yanaştırdığınızda ise oksitlenince kahverengine dönüşen limon suyuyla yazılmış yazılar tekrar ortaya çıkar. İşte bu deneyi hatırlayan McArthur Wheeler limon suyunun herşeyi görünmez yapan bir etkisi olduğuna inanmıştır. Soygunu yapmadan önce yüzüne limon suyu sürer. Böylece güvenlik kameralarının onun yüzünü görüntüleyemeyeceklerine inanır. İşin garibi, evinde bir polaroid makine ile bu “teorisini” test de eder. Artık makine mi bozuktur, yoksa kesin inancı hakikat algısını mı bozmuştur bilinmez, deneyinin neticesi onu tatmin etmiş olmalı ki soygun işine girişir. Soygundan hemen sonra Pittsburgh polisi güvenlik kameralarında yüzü ayan beyan görülen hırsızın görüntülerini televizyonlara verir. Televizyonda şaşkın soyguncuyu gören bir kişi ihbar edince Wheeler aynı gün içinde yakalanıverir. Polis güvenlik kameralarının kaydettiği görüntüleri izlettirdiğinde soyguncu çok şaşırır. Çünkü yüzüne limon suyu sürünce görünmez olacağından ve güvenlik kameralarına yakalanmayacağından zerre kadar şüphesi yoktur.

1999 yılında New York’taki Cornell Üniversitesinde, David Dunning ve Justin Kruger isimli iki araştırmacı bu komik hadiseden hareketle üst bilişsel alanda problem yaşayan insanlarla ilgili bir araştırma sonucu yayınlarlar.  Makaleleri çok büyük ilgi uyandırır. Daha sonra Dunning-Kruger Etkisi diye literatüre yerleşecek olan çıkarımlarını biraz da vülgarize ederek şöyle ifade edebiliriz:  “Kifayetsiz insanların ‘ayarsızlıkları’ ne bildiklerini bilme konusundaki hatalarından, çok kalifiye insanların ‘ayarsızlıkları’ da başka insanların ne bildiklerini bilme konusundaki hatalarından kaynaklanır.”

Biraz açarsak, bizim kültürümüzde “cahil cesareti” diye kavramsallaştırdığımız hâlin bilimsel açıklaması şudur: cahil olan kişinin cesaretinin kaynağı, cehaletinin farkında olamayışıdır. Çok bilgili, kabiliyetli kimselerin kendilerinin nerede durduklarını sağlıklı olarak ölçemeyişlerinin sebebi ise, başka insanların cehalet ya da bilgi seviyelerinin farkında olamayışlarıdır.

Hani bir sınava girersiniz, bir bakarsınız, en tembel, en kafasız arkadaşınız sınavdan neşeyle ve tam not beklentisiyle çıkar. Sınıfın birincisi ise düşüncelidir. Sorsanız sınavdan iyi bir not alabileceğinden bile emin değildir. İşte bu her iki kişide de üst-bilişsel bir probleme işaret eder.

Dunning ve Kruger kifayetsiz insanların şu dört özelliğini tespit eder:

  1. Kendi beceriksizliklerini fark edemezler.
  2. Başka insanların becerilerini fark edemezler.
  3. Yetersizliklerinin ne kadar ileri boyutta olduğunu fark edemezler.
  4. Yetersiz oldukları beceri konusunda eğitim aldıktan sonra yetersizliklerinin farkına varırlar

Yunus Emre’nin şiirindeki “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendini bilmezsin, Ya nice okumaktır” sözleri malum ezoterik bağlamda değil de, yukarıda bahsettiğimiz üst bilişsel bağlamda ele alınırsa sanki daha doğru bir şey ifade etmiş olacak gibi geliyor. Bir şeyi bilmek kadar, ne bildiğini bilmek, hatta başka insanların ne bildiklerine vakıf olmak da önemli. Böylesi bir şuur oryantasyonu olmadan bazı ‘ayarsızlıklar’ yapmak kaçınılmaz görünüyor.

Twitter: @salihcenap

Pedagojik Cinayet

Yoksul bir varoş… Yemyeşil kırların, zavallı gecekondu mahallesinin kıyılarına kadar sokulduğu bir bahar günü… Çocuklar oynuyorlar. Gül yüzlü, kara gözlü, minik çocuklar. Ellerinde ne top var, ne ip. Oldukça heyecanlılar. Ceplerindekileri saklamak istercesine bol, koyu renk bir kıyafet giymiş, yüzünü de kara bir bez parçasıyla örtmüş arkadaşlarının önüne dizilmişler. Sonra o arkadaşlarına, sanki onu uzun bir yola gönderirlermiş gibi teker teker sarılıyorlar. Uğurlama heyetindeki minikler kendilerini tutamayıp arada kıkırdıyorlar. Cepleri yüklü arkadaşlarının yüzü görünmüyor ama yürüyüşünden, ufacık çehresinde mağrur ve heyecanlı bir ifade olduğu anlaşılıyor.

Oyunun ikinci sahnesi: Az evvel uğurlanan minik yolcu, birkaç adım ötede, bir kontrol noktasından geçmesine mani olan asker rolünde bir çocukla karşılaşıyor. Kendinden emin adımlarla kendini durdurmaya çalışan “düşmanın” ve sözüm ona kontrol noktasının ortasına ilerliyor ve var gücüyle bağırıyor: Allahuekber!

Sesi duyan tüm çocuklar avuçlarında sakladıkları toprakları göğe savuruyorlar ve kendilerini yere bırakıyorlar. Bir anda her yer toz duman oluyor. Tüm çocuklar şimdi yerde yatıyor.

Oyunun son sahnesi: Az önce intihar eylemcisini oynayan ufaklığı uğurlayanlar koşup, yerde birbirlerinin üzerine yığılmış yatan küçük bedenlerin yüzlerindeki toprakları siliyorlar.

Tahmin etmişsinizdir. Bu insanın tüylerini diken diken eden, insanı isyana, infiale sevk eden sahneler Afganistan’da yaşayan yavrucakların aralarında oynadıkları dehşetli “oyunun” bir kameraya yansıyan anları.

Şimdi size başka bir sahne…

İtalyan yönetmen Roberto Benigni’in, 1997 yapımı Hayat Güzeldir (La vita è bella) filmindeyiz. Filmin konusu binlerce benzeri gibi, Yahudi soykırımı. Bu filmde de kara gözlü minik bir yavru var: Giosuè. Babası, muhtemelen öldürülecekleri çalışma kampına beraber götürüldüğü beş yaşındaki oğluna, yaşadıkları terörü aksettirmemek için bir yalan uydurur: Yaşadıklarının hepsi uzun soluklu bir oyundur ve baba oğul olarak yarışılan bu zorlu oyunu kazananın ödülü gerçek bir “tank” olacaktır. Herşeyden habersiz masum yavrusunu, kendilerine uygulanan her türlü zulmün bir oyun aşaması olduğuna ikna etmeyi başaran baba, Amerikan ordusunun onları kurtarmaya gelmesinden bir gün önce öldürülür ama hâlâ oyunda olduğunu zannederek bir kutuda saklanan Giosuè yaşar. Onları kurtarmaya gelen Amerikalı askerlerin tanklarını görünce, çıkardığı başarılı oyun neticesinde babasının vadettiği ödülü kazandığından şüphesi kalmaz. Çocuğun annesini görünce sevinçle haykıracağı tek şey vardır:

Biz kazandık!..

İki coğrafya, iki kurgu…

Bir tarafta, patlamamış bombaları oyuncak niyetine atıp tutar gibi yaşadıkları terörü oyunlaştırmalarına engel olamadığımız biçare çocuklarımızın, öte tarafta sırf çocuğunun ruhu örselenmesin diye içine düştüğü karanlık kuyuyu sahte ışıklarla bezemek için çırpınan bir babanın hikâyesi.

Kucaklanıp, ölümden, kandan, nefretten, şiddetten en uzak neresi varsa oraya kaçırılması gereken masum yavrularımıza reva gördüğümüz hayat bunlardan hangisi olmalı?

Maalesef savaşların getirdiği ölümlerin kanlı karanlığını çocuklarımızdan uzak tutmamız gerektiğini bir türlü kavrayamıyoruz.

Önce Afganistan’dan başlayıp, İtalya’da sürdürdüğümüz seyahatimizi ortada, güzel ülkemizde sonlandıralım.

Her sene Çanakkale harbini anma törenleri adı altında okullarımızda çeşitli merasimler tertip ediliyor.

Sayısız insanımızın hayatına mal olmuş o korkunç savaşın toplumsal hafızamızda bıraktığı izler silinmiyor. Silinmelerini de istemiyoruz zaten. Belki de düşman geçmesin diye hayatlarını feda eden yüz binlerce insanımızın yaşadıklarını unutmayı, hatıralarına ihanet sayıyoruz.

Elbette yetişen çocuklarımızın da yaşananlardan haberdar olmasını, dersler çıkartmasını arzu ediyoruz.

Ama unutmayalım ki bu korkunç tecrübeyi, sadece belli bir zihni olgunluk seviyesine erişmiş olan yavrularımızın sağlıklı bir şekilde kavramasını bekleyebiliriz.

Herşeyden habersiz miniklere bu müessif hadisenin korkunç detaylarını anlatmak, pedagojik açıdan bir cinayettir.

Belki yüzlerce okulumuzda, güya pedagojik formasyon almış öğretmenler eliyle, gariban Afgan çocukların canlandırdığı sahnelerin benzerlerini yedi-sekiz yaşında sabilere sahneletiyoruz.

Küçücük oğlan çocuklarına, vurulup ölmüş rolü yaptırıyoruz. Küçücük kız çocuklarına onların cesetlerinin başında ağlayan kadınları oynatıyoruz.

Ne dediğinin farkında bile olamayacak yaştaki yavrularımızı, hamasi şiirler okurken gırtlaklarını parçalamaya ne kadar yaklaşırlarsa o kadar alkışlıyoruz.

Bayrağımızı selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağını haykıran yavrumuzu nasıl bir psikopat olmaya sevk ettiğimizi fark edemiyoruz.

Maziyi anıyoruz diye kendimizi “jiletlememiz”, tarih şuuru taşıdığımızı değil, ruhen hasta olduğumuzu gösterir.

Geçmişte ya da bugün ne kadar acı çekilmiş olursa olsun, “hayat güzeldir”.

En çok da çocuklar için güzeldir.

Hiçbir gaye, bu güzelliğe kastetmeyi mazur kılmaz!

Eğer Çanakkale harbinde can verenler anılacaksa bunun yolu o zaman yaşanan korkunç terörü yeniden canlandırmak değildir.

Belki de artık bir değişiklik yaparak hamaseti bırakıp farklı sorulara cevap arama vakti gelmiştir.

Mesela, “Kader bizi adım adım bu savaşın kucağına taşırken hangi stratejik hataları yaptık?” gibi.

Mesela, “Bir müdafaa harbinde bu kadar büyük kayıplar vermemize neler sebep oldu?” gibi.

Mesela, “O gün yaşadıklarımızdan askerî, iktisadî, içtimaî tüm dersleri çıkardık mı?” gibi.

Gençlerimizin zihinlerinde bu tür sorulara cevap aramaya başlamalarını sağlamak, karanlığa sövmeyi bırakıp bir mum yakmak olacaktır.

Twitter: @salihcenap

Not: 2012 yılında, Afgan çocukları hiç olmazsa böyle korkunç oyunlar oynamasın diye, onlara mülteci kamplarını kuşatan dikenli tellere gelse bile patlamayan futbol topu vermek üzere Afghan KidsPlay (AKP) adında bir kampanya yapılmış.