Mitsui’niz Kim? Rosebud’unuz ne?

Mitsui’niz Kim? Rosebud’unuz ne?

arrow-1020049_640İnsanın bir hedefe ihtiyacı var.

Bu fıtrî bir ihtiyaç. Her sabah uyanıp hayat mücadelesine atılmak için bir hedefe ihtiyaç duyuyoruz.

Yaşadığımız hayat da bu fıtrî ihtiyacımız çerçevesinde şekilleniyor aslında.

Daha çocukken heveslerimizi yavaş yavaş hedeflerimize dönüştürmeye başlıyoruz.

Televizyonda gördüğümüz oyuncağı babamıza aldırmak, annemizi çocuk parkına gitmeye ikna etmek gibi küçük masum hedefler.

Sonra okul başlıyor.

Şu sınıfı bir geçsem, şubat tatiline bir ulaşsam, yaz tatiline bir kavuşsam derken bitmek bilmez sınavlar devresi geliyor.

TEOG, LYS, ALES vs derken kimine eriştiğimiz kimine erişemediğimiz yüzlerce küçük eğitim hedefi benimsiyoruz.

Bir de çevremize bakarak belirlediğimiz hedefler oluyor.

Bir an önce askerliği bitirmek, ya ticarete atılmak ya da bir devlet memuriyetine kapağı atmak, iyi bir evlilik yapıp çoluk çocuğa karışmak gibi.

Superhero-learner-1024x716Bu hedefleri de yakaladıktan sonra sonsuz bir zenginleşme hırsı, ölümcül bir hastalık gibi gelip oturuyor göğüslerimize.

Ev almak, araba almak, önce sahil kentlerimizde sonra yurt dışında beş yıldızlı otellerde tatiller yapmak, ama illa akranlarımızdan, tanıdıklarımızdan daha zengin bir hayat sürmek, yeni “kızıl elmamız” oluveriyor.

Bu konuda tatmin olmak tabi ki mümkün değil! Ekonomik olarak sınıf atladıkça mensubu haline geldiğimiz yeni sınıfın en dibinden en üstüne çıkmak için çılgınca çaba sarf etmemiz gerekiyor. Yaşadığımız köyün en zengini olsak, ilçemizin en zengini olma hedefi bizi bekliyor. Sonra ilimizin, akabinde bölgemizin, belki sonra ülkemizin en zengini olsak bile bu sefer dünya ölçeğinde bir zenginlik hedefi bizi bekliyor.

Bir müddet sonra, bu sonu gelmez heveslerden yorulup bir istikamet değişikliğine yöneliyoruz.

Makam, mevki, itibar sahibi olmak, kitlelerce sevilmek daha tatmin edici bir hedef mi acaba diye düşünüp bu sefer sivil toplum örgütü yöneticiliğine, yardımseverlik gösterilerine, hülasa “siyasete” meyil veriyoruz.

Kitlelerin tanınmak, çılgınlar gibi alkışlanmak, milyonların desteğini almak hedefi, yüreklerimizi titreten yeni heyecanımız haline geliyor.

stress-540820_640Fakat insan ömrü mahdut.

Hilkatin belki en garip cilvesi sonsuz hırsa sonlu bir müddet tanıması değil midir?

Ömrümüz boyunca peşinde koştuğumuz, ama bizimle beraber yok olup gidecek her şeyi, zenginliğimizi, itibarımızı, nihayet bizden sonra var olmaya devam edecek bir “kimse” veya bir “şey”de kutsamaya başlıyoruz.

 Genellikle ilk aklımıza gelen evlatlarımız oluyor.

Bir hocam “evlatlar anne-babaların ölümsüzlük projeleridir” derdi.

Kendimizi, yaşadığımız tüm ömrü evlatlarımız uğrunda yaşadığımıza, biriktirdiğimiz her ne varsa onlar için biriktirdiğimize inandırıyoruz.

Kurosawa’nın meşhur “Yaşamak” isimli filminin kahramanı Watanabe, ölmek üzere olduğunu öğrendiğinde vefasız oğlu Mitsui’nin ismini bir zikir misali tekrarlar durur.

Mitsui… Mitsui… Mitsui…

Bu aslında kaçınılamayan mutlak sonun karşısında atılan sessiz bir çığlıktır.

Orson Wells’in “Yurttaş Kane” filminin kahramanı Charles Foster Kane, son nefesini verirken çocukken kaybettiği kar kızağının ismini sayıklar: “Rosebud”.

Bu aslında, tüm azgın çabalara rağmen hiç doldurulamamış ve ölüm gelip çattığı için doldurulma umudu kalmamış derin bir boşluğun içinde yankılanan beyhude bir haykırıştır.

İçimizdeki boşluğu, ölümlü insan ya da eşyalarla, itibari kıymetlerle dolduramayız.

arrow-686315_640Bize daha yüce, sonsuzluğu dolduracak hedefler lazım.

Adımızı bilen son insan öldüğünde bile yaşamaya devam edecek kıymetler üretmeyi hedef edinmek lazım.

Ecrini, zaman ve mekânla bağlı olmayan yüce yaratıcıdan bekleyeceğimiz kıymetler.

Mitsui de, Rosebud da kendi ellerimizle yaptığımız putlardan başka şeyler değildir.

Kendimizi mütemadiyen sigaya çekmemiz lazım:

Bizim Mitsui’miz, Rosebud’umuz var mı?

Cevabımız evetse en kısa vadeli ve en parlak hedefimizi zihnimizdeki putları yıkmak olarak tespit edebiliriz.

Salih Cenap Baydar

Twitter: @salihcenap

Dövüş Kulübünde Paralellikler

Dövüş Kulübünde Paralellikler

İki günde iki kitap okudum. Algıda seçicilik dedikleri sanırım böyle bir şey: okuduklarınız zihninizde patikalar oluşturuyor. Her okuduğunuz cümle bir şekilde, az önce okuduklarınızla irtibatlanıyor. Başka zaman olsa dikkat etmeyeceğiniz bazı desenler yakalamaya başlıyorsunuz.

Bir anda okuduğunuz, seyrettiğiniz, dinlediğiniz her şeyde, o sırada beyninizi meşgul eden düşüncenin parçalarını görmeye başlıyorsunuz.

Okuduğum kitaplardan ilki Chuck Palahniuk isimli yazarın, daha sonra çekilen unutulmaz filmiyle iyice şöhret kazanmış “Dövüş Kulübü” isimli romanıydı. Bir şizofreni hastasının ağzından anlatılan müthiş hikâye, hem kapitalizmin insanoğlunu sürüklediği bataklığa dikkat çekiyor hem de kendi zihnimizin bizi aldatma potansiyelini çok sarsıcı bir şekilde ortaya koyuyordu.

FightClub01Romanı okurken, önümüze “basit, küçük hayatlarımızın” nihai gayeleri diye koyulan  “örnek vatandaş hayatının” boşluğunu ve sıkıcılığını anlatan “birkaç yara izim olmadan ölmek istemiyorum” cümlesinin altını çizdim.

Şizofreni hastasının kendi kendisine telkin ettiği “sonsuza kadar yaşamak istiyorsan, ilk adım olarak ölmek zorundasın” cümlesini oldukça dikkat çekici buldum.

Romanda, farkında bile olmadan gizli bir terör örgütü kuran şizofren karakter Tyler Durden’ın “insanların dövüş kulübündeki kimliği gerçek dünyadaki kimliklerinden farklıdır” deyişi çok enteresan geldi.

Yazarın Tyler Durden’a söylettiği, “Güzel ve emsalsiz bir kar tanesi değilsin. Herkes gibi sen de çürüyen o organik maddeden yapılmasın. Hepimiz aynı pürenin parçasıyız. Kültürümüz hepimizi aynı yaptı. Artık kimse gerçek anlamda beyaz ya da siyah, zengin ya da yoksul değil. Hepimiz aynı şeyi istiyoruz. Teker teker hiçbirimiz, hiçbir şey değiliz.” cümlelerini bir kenara not ettim.

fight_club_quote_by_julianmadesomething-d6kp0fmUğrunda yaşama ve ölmeye değer bir gaye arayışının fıtratımızın derinliklerinde var olduğuna inanıyorum. Bu arayışı istismar etmek içi hazırda bekleyen kötü niyetli yahut hasta insanların mevcudiyeti de bu hayatın başka bir gerçeği.

Tüm kırılganlığı ve manipülasyonlara açıklığına rağmen muhkem kaleler sandığımız zihinlerimiz belki de en zayıf noktalarımız. Yumuşak karnımız. Hislerimiz ise bizi mahir kuklacıların parmaklarına bağlayan ipler.

inOkuduğum ikinci kitap, emekli istihbarat daire başkanı Sabri Uzun’un bugünlerde çok tartışılan “İn” isimli kitabıydı.

Sanki dövüş kulübünün ikinci cildine devam ediyormuşum gibi hissettim kendimi.

Bir sürü “sıradan” insana, uğrunda yaşanıp, uğrunda ölünecek bir “gaye-i hayâl” sunan karizmatik bir lider. Kasaba kasaba, şehir şehir, yeraltında örgütlenerek genişleyen örgüt ağı. Üyelere verilen zorlu “ödevler”. Ve kargaşa projesi… Belirlenen yüce hedef uğruna bir yanda “dövüş kulübünün” daha da büyümesi için en fedakârâne hislerle gecesini gündüzüne katıp kendisini adeta parçalayan, bir yanda “dövüş kulübüne” zarar gelmesin diye yalandan iftiraya, şantajdan kumpasa her komploya balıklama dalan “adanmışlar”.

fightclub-jacks-6Tyler Durden Ankara’da, emniyet ve yargı kurumlarında şöyle bir gezinse, eminim birçok polis, savcı ve hâkim ona büyük bir saygı, derin bir sevgi, sonsuz itaat ve teslimiyet hisleriyle dolu gözlerle bakarak “hoşgeldiniz efendim” derlerdi. Ve Durden onlara dövüş kulübünü sorsa, hep bir ağızdan “dövüş kulübünün ilk kuralı” derlerdi, “dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır”.

Twitter: @salihcenap

İdeal, Ülkü, Mefkûre, Ümniyye

Uçsuz bucaksız bir okyanus düşünün. Ortasında su üstüne kalmak için çabalayan kalabalık bir insan topluluğu… Ve ne tarafa, hangi vasıtayla gideceğini tayin etmeye çalışan kalabalıkları davet eden, insanlara -sanki kendileri bilirmiş gibi- “doğru yolu” göstermeye çalışan, bunun için onları hararetle gemilerine davet eden gemi kaptanları… Bu kaptanlardan kimisi çok akıllı. Kurtuluş rotasını aklî delillerle, rüzgârların istikametiyle, akıntıların sıcaklıklarıyla, yıldızların pozisyonuyla mânâlandırıyor. Gemisinin birinci kalite malzemesinden, suya dayanıklı boyasından bahsediyor. Kimisi çok cerbezeli. İnsanların hislerine hitap ediyor. Doğru rotanın yüreğine dolan mistik bir ilhamla kendisine bildirildiğini iddia ediyor. Dinleyenleri öylesine tesir altındalar ki rotayı falan umursamıyor, önderlerinin gemisine atlayıp o hangi istikameti gösterse o tarafa doğru deli gibi kürek çekmeye hazırlanıyorlar. Kimisi pek meyus. Gidecek bir yön falan olmadığına, bir istikamet belirlemeye çalışmanın beyhude bir çaba olduğuna  ikna etmeye çalışıyor dinleyenleri… Ama o meyus kaptan bile gemisine davetten geri kalmıyor insanları…

Tüm kaptanların ortak noktaları birer zan ve temenni sahibi olmaları. Benimsedikleri, kendilerini inandırdıkları, mutlak zannettikleri “hedefin” kitlelerce kabulünü temenni ediyorlar. Takipçileri, onların “zanlarını” içselleştirdikçe hakikâte daha çok yaklaştıklarına inanıyorlar.

Nihayet çoğu insan teklif edilen vasıtalardan bir vasıta seçiyor kendisi için.

Aslında çoğu insanın istikamet endişesi falan yok. Tek dertleri su üzerinde kalmak ve tanıdıklarıyla sevdikleriyle aynı gemiye kapağı atmak. Kendilerini “kuru” ve “yakınlarıyla bir arada” tuttukça bindikleri vasıtanın nereye gittiği umurlarında değil.

Bazıları için “doğru istikamette” olmak önemli ama “doğru istikameti”, sözlerine inanıp davetini kabul ettikleri kaptanın tanımladığına inanıyorlar. Kaptan zaman içinde dümeni, birbirine taban tabana zıt istikametlere çevirse de “önemli değil” diyorlar. “Bizi selamet sahiline çıkartacağına iman etmiş olduğumuz kaptanımız ne tarafa dönerse doğru istikamet orasıdır!”

Neticede milyonlar, hayat yolculuklarını akıllarına yahut hislerine hitap etmeyi bilen birkaç zeki ve cerbezeli insanın idealize edilmiş zanlarının peşinde koşarak tamamlıyorlar.

İdeolojiler, ülküler, idealler, mefkûreler, ne kadar allanıp pullansalar da, aslında zan ve temennilerin farklı elbiseler giymiş hallerinden başka bir şey değiller. Hepsinde şeytanın Adem’i cennetten kovdurmak için kullandığı ağacın cazibesi ve zehri var.

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz peygamberimize şöyle sesleniyor:

Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Kuran-ı Kerim, Hac Suresi 52. ayet

Büyük mütefessir Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirini yaparken şunları söylüyor:

Temennînin asıl anlamı, gönlün arzu ettiği şeyi kişinin kendi içinde, hayalinde şekillendirip canlandırmasıdır. Zihinde canlandırılmış olan bu tabloya “ümniyye” veya “münye” denilir ki, Fransızca “ideal” diye tabir edilir. Son zamanlarda bu kelime felsefede hayli önem kazanmış ve idealizm adı ile bir felsefe ekolünün oluşmasına kaynak görevini yapmış ve sanki uydurma olduğunun belli olmaması için dilimize tercüme edilirken “mefkûre” kelimesi uydurulmuş ve her tarafa yayılmış. Şu halde “temenni“, bir ümniyye beslemek, bir mefkûre kurmak demek olur. İdealistler bütün gerçeklerin aslının “benlik” de olduğunu varsaydıkları için, nefsin istek ve arzusunu her gerçeğin temel taşı gibi görmek isterler. Bu yüzden hayatta başarılı olmuş büyük adamları hep idealci (idealist) kabul ederler. Bununla ulûhiyyet ve nübüvvet meselesini de çözdüklerine inanarak, peygamberi bir ideal kurmuş, bir müddet programını yapmakla uğraşmış, sonra da peygamberlik davasıyla ortaya atılmış bir idealist gibi göstermek isterler. Fakat Kur’ân özellikle bu âyetle anlatıyor ki, peygamberlik bir arzu bir temenni işi değildir. “O hevadan (kendi nefsinden) söylemiyor; Kur’ân sadece bir vahiydir, ancak vahyolunur” (Necm, 53/3-4) âyetiyle anlatılan peygambere temenni yakışmaz, çünkü vahiy tamamen hakkın emridir. Ümniyye’ye ise şeytan karışır. Başkaları şöyle dursun peygamber bile, insanlık gereği temennide bulunduğu vakit Şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırır. Ümniyye (temenni) ise, heves ve hayal ile isabetsizlikten kurtulamaz. Demek ki peygamberlerin ismeti (masum olmaları) kesinlik ifade eden vahiy yönüyledir, yoksa içtihadıyla hareket ettiği zaman hata yapması mümkündür.

Bu satırlar açıkça ortaya koyuyor ki “İslam“, peygamberler de dahil hiçbir beşerin, zannı, temennisi, yahut şahsi arzuları üzerine inşa edilmiş değildir. İslam asla bir ülkü, bir mefkûre, bir ideal veya ideoloji seviyesine indirgenemez. Bu noktadan hareketle İslamcılık da, ülkücülük de, cemaatçilik de, tarikatçılık da birer “mefkûre” olmaları hasebiyle İslam’la aynı ontolojik düzlemde bulunamazlar, zira bu “ideolojiler” bir takım akıllı/cerbezeli zevatın zan ve temennilerinden ibarettirler. Fıtratına müdahale edilmiş, genetiği ile oynanmış bir inanç sisteminin, şeytanın müdahale ettiği bir ümniyyenin mahsulüdürler. İlk bakışta köklendikleri inancın en rafine bir numunesi gibi göründükleri halde aslında içlerinde ölümcül hastalıklar taşımalarının sebebi de işte budur.

Yeri geldiğinde haramı helal saymakta tereddüt etmeyen “cihangirlerin” kalabalıkları peşleri sıra sürüklemek için kullandıkları “kızıl  elmalar”, Müslümanların peşinde koşacakları mübarek hedeflerin değil, sadece o cihangirlerin ihtiraslarının simgeleridir.

İnsanları, kafalarından uydurdukları bir takım muhayyel manevi makamlara yükseltmeyi vaadeden mistik önderlerin teklif ettikleri, nereden neşet ettiği belirsiz terbiye metotları, Allah’a yaklaşmanın sihirli reçeteleri değil, o “mürşidlerin” kendi zanlarıdır.

Allayıp pullayıp dini bir hava verdikleri, nihayet kendilerinin de ilahî bir “gâye-i hâyâl” olarak benimsedikleri “mefkûreleri” uğruna sayısız insanı sıkı bir örgüt disiplini içinde mobilize edebilen idealist hocaların gösterdikleri “ulvi” hedefler de hakikatte sadece kendi zanları, temennileri, heva ve heveslerinden ibarettir.

Müslümana düşen, yaşadığı şart ne olursa olsun iman etmek ve salih amel işlemektir. Allah bize bunu yapmayan insanların “hüsranda” olduklarını bildirmektedir. Kendi “mefkûrelerini” salih amel diye pazarlayanlara aldanmamak da kendini Müslüman olarak tanımlayan herkesin öncelikli mes’uliyetidir.