Muhammed: Allah’ın Elçisi Filmi Üzerine

Mecid Mecidi’nin “Muhammed: Allah’ın Elçisi” ismini verdiği filmini seyrettim. Günlerdir bu film hakkında yazılıp çizilenleri, film etrafında dönen tartışmaları yakından takip eden birisi olarak zihnimde ister istemez bazı peşin hükümler oluşmuştu. Filmi seyrettikten sonra yazılıp çizilenlerin çoğunun ciddiye alınacak şeyler olmadığını hayretle gördüm. O yüzden bu filmle ilgili en öncelikli tavsiyem şudur: Kimin ne dediğine sakın aldırmayın ve gidip filmi kendi gözlerinizle görün. Zira tabiri caizse “ağzı olanın konuştuğu” sığ entelektüel zeminimizde yapılan yorumlar isabetli olmaktan çok uzak.

Peygamberimizi anlatan, tarihi ve dini muhtevalı bir filmle ilgili dişe dokunur yorumlar yapabilmek için çok farklı disiplinlerde az da olsa bilgi sahibi olmak gerekiyor. İlahiyatçı olmak bile tek başına yeterli değil. Çünkü “siyer”, “hadis”, “kelam” yahut “fıkıh” gibi ilahiyatta gayet özel alanlara dokunan bir mevzu bu. Öte yandan bir “sinema” eleştirisi yapacaksanız, en azından “Çağrı”, “Ömer Muhtar” ve “Minyeli Abdullah” filmlerinden başka filmler seyretmiş olmanız beklenir.

Bir sinema filmini değerlendirirken senaryo, alt metinler, göndermeler, sembollerin kullanımı, oyunculuk, kostüm tasarımı, müzikler, özel efektler, ışık ve kamera kullanımı, görsel zaman ve mekan kurgusu vs. gibi çok sayıda noktaya dikkat etmek lazım. Bu açılardan ele alındığında Mecid Mecidi’nin filmini oldukça başarılı bulduğumu söylemeliyim. Sadece bazı devamlılık problemlerinin olduğunu ve filmin süresinin gereğinden uzun tutulduğunu düşünüyorum.

Çağrı’nın yönetmeni Mustafa Akad, hikâyesinin merkezine Anthony Queen’in canlandırdığı peygamberimizin amcası Hz. Hamza’yı yerleştirmişti. Mecid Mecidi hikâyesini peygamberimizin diğer bir amcası olan Ebu Talip üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Ebu Talip aynı zamanda Hz. Ali’nin de babası ve tarihsel açıdan bir tartışmanın odak noktasında bulunuyor. Şii alimleri Ebu Talip’in müslüman olduğuna inanırken sünni alimleri peygamber efendimizi çok himaye etmiş olmasına rağmen onun iman etmeden öldüğü görüşüne daha yakın duruyorlar.

Ebu Talip’in imanı ile ilgili tarihsel tartışmanın itikadi olmaktan çok siyasi bir tartışma olduğu aşikâr. Bu tartışmanın günümüze dönük yansımalarıyla çok da mühim bir tartışma olduğunu söylemek zor. Ebu Talip iman etmiş olsa ne olur, etmemiş olsa ne olur? Doğrusu Ebu Talip’in imanlı bir insan olarak resmedilmesinden şahsen hiçbir rahatsızlık duymadım. Zaten filmin “şii” bir yönetmen tarafından çekilmesinden dolayı rahatsızlık duyanların filmde yakalayabilecekleri yegâne “şii perspektifi” de budur sanıyorum. Bunun dışında geleneksel sünni perspektifi ile çelişen bir şeyler görünmüyor.

Film, ihtiyar Ebu Talip’in peygamberimizin bir tepede bulunan, pencerelerinden nurlar taşan evine doğru yürüyüşü ile başlıyor. Filmin hikayesini de Ebu Talip anlatıyor. Bu seçim akıllıca bir seçim. Çünkü Ebu Talip, peygamberimizin doğuş hikayesini ve ondan da önce vuku bulan filmin önemli kısımlarından biri olan fil hadisesini hatırlayıp anlatabilecek bir karakter. Film tam başladığı yerde, yine Ebu Talip’in bulunduğu bir sahneyle bitiyor. Buradan tüm hadiseyi Ebu Talip’in gözünden görüp, dilinden dinlediğimizi daha iyi anlıyoruz. Yani fillerin saldırısı da, peygamberimizin doğumu da, Taif seyahati de birer “flashback”.

Film hakkında birşeyler yazan herkes ashab-ı fil sahnesinin etkileyiciliğinden bahsediyor. Bu sahne, dozunda ve güzel kullanılmış bilgisayar grafikleri ile gerçekten etkileyici. Ancak bir sinemasever olarak Halime’nin devesinin kaçıp Mekke sokaklarını birbirine kattığı sahne beni daha çok etkiledi. Yönetmenin ustalığını gösteren bir sahneydi bu. Bir de Mekke’yi göstermek üzere kurulan film platosunu çok gerçekçi buldum. Sadece 3-4 metre yüksekliğinde olan Kabe ve duvarlarına asılan örtülerle beraber çöl rüzgarında salınan şiir yazılı levhaları çok estetikti.

Müslüman gruplar arasında bu filmle ilgili olarak en çok tartışılan mevzulardan birisi de peygamberin ellerinin, arkadan başının, saçlarının gösterilmesi. Açıkçası bana bu tartışmalar çok da anlamlı gelmiyor. İslam’daki resim ve heykel yasağının maksadı çok açık: cahillerin yeni insan-tanrılar edinmesine mani olmak! Peygamberimizin bir filmde bir oyuncu tarafından canlandırılıp kısmen de olsa görülmesi konusunda en çok sesi çıkanların, bir sürü aslı faslı olmayan mitolojik hikaye ile peygamberimizi neredeyse tanrılaştırıp Allah’la aynı ontolojik düzleme taşımaya kalkanlar olması ibretlik bir durum.

Peygamberimiz tıpkı bizim gibi beşerdi. Onu normal bir insan gibi değil de, göz kamaştırıcı bir ışık parçası gibi tasvir etmeyi garipsemeyen kimselerin peygamber algısında bir problem olduğunu düşünüyorum. Belki de onu bizim gibi bir beşer olarak görmek, onunla ilgili ürettikleri mistik hezeyanlarının önünü kestiği için gösteriyorlar bu ölçüsüz tepkiyi, bilemiyorum.

Mecidi’nin bu filminden bahsederken atlanmaması gereken en önemli hususlardan biri de “oyunculuk”. Filmin İranlı oyuncuları harika bir performans sergilemişler. Oyunculuğu sırıtan, anlatılan döneme ait değilmiş hissini veren hiçbir oyuncu göremedim. Özellikle Ebu Leheb karakterini oynayan oyuncunun performansı parmak ısırttıran cinsten.

Filmin müzikleri, Çağrı filminin akıllarımıza adeta kazınan o müthiş melodisi ayarında olmasa da başarılı sayılır. Batı müziğinde yücelik hissini vermek için sıkça başvurulan çocuk korosu sesleri kullanılmış. Tabi bu tür müziği daha çok yabancı filmlerin kilise sahnelerinden tanıyan ortalama Türk seyircisinde bu rahatsızlık yaratabiliyor. Filmin müziklerini genç yaşlarında müslüman olarak A.R. Rahman ismini alan Hintli A. S. Dileep Kumar yapmış. (Bu arada Slumdog Millionare filminin müziklerinden de tanıdığımız bu sanatçının adının başındaki A’nın Allah olduğunu hayretle öğrendiğimi ve garipsediğimi not düşmüş olayım.)

Gelelim yönetmenin peygamberimizi anlatmayı seçtiği dini perspektife…

Peygamberimiz ne zaman “peygamber” olmuştur? Ruhlar ilk yaratıldığında mı, doğar doğmaz mı yoksa Allah’ın elçisi olarak ilk vahyi alıp tebliğe başladığında mı? Bu filmle ilgili temel tartışmaların odağında bu soru var sanıyorum. Bize intikal eden rivayetlerde peygamberimizin vahiy almaya başladığı 40 yaşından önceki hayatıyla ilgili kısıtlı bilgiler var. Bu rivayetler içinde bize diğer peygamberlerinkileri hatırlatan olağanüstü haller de yok değil. Peygamberimizin doğduğu gece, benzerine rastlanmamış parlaklıkta bir yıldızın görülmesi, Kabe’de putların devrilmesi, Mecusilerin bin seneden beri aralıksız yanmakta olan ateşlerinin sönüvermesi, daha sonra büyüdüğünde ziyaret ettiği yerlerin bereketlenmesi, içinde bulunduğu kervanı bir bulutun gölgelemesi gibi hadislerin yaşandığı anlatılır.  Mecidi, bunların hiçbirini atlamadan, hatta benim daha önce hiç işitmediğim, ölüm döşeğindeki sütannesi Halime’yi bir dokunuşuyla iyileştirmek gibi “ekstra” mucizeleri de ekleyerek filme yansıtmış. Hatta film için bir “mucizeler geçidi” demek bile mümkün. Ancak naçizane kanaatimce bu “anlatı” İsra suresinin 59. ayetiyle çelişiyor:

“Bizi, mucizeleri göndermekten, ancak, öncekilerin onları yalanlamış olması alıkoydu.”

İçinde yetiştiğimiz sosyo-kültürel zemin bize aksini öğretmiş olsa da Allah, bu ayet-i kerime ile peygamberimize bir mucize vermediğini açıkça bildiriyor.

Kaldı ki filmin anlattığı dönemde henüz vahiy almadığı için Hz. Muhammed henüz peygamber bile değil!

Ama Allah’tan başka tanrılarını terketmekte zorlanan, ne kadar basit olsa da “tevhid” mesajını almamak için direnen insanlar, özellikle de İslam’la sonradan tanışan İranlılar, Türkler ve Hint alt kıtası halkları, soyut bir tek tanrıya inanma zorluğuyla başetmek yerine olağanüstü halleri olan bir peygamberin hikâyelerini işitmeyi tercih ediyorlar.

Peygamberimizin insanüstü, fizikötesi, süper güçlere sahip bir “yarı tanrı” gibi algılanmaması için Allah’ın açıkça ayetler göndererek söylemesini emrettiği cümleyi de bu bağlamda hatırlamakta fayda var.

“De ki: ‘Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana sizin ilahınızın bir ilah olduğu vahyolunuyor. Şu halde O’na yönelin, ve O’ndan bağışlanma dileyin. Ortak koşanların vay hallerine!” (Fussilet, 6)

De ki: “Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın. (Kehf, 110)

Filmi seyrederken zihnimden, “bu filmi biz Türkler çeksek aynen böyle çekerdik” cümlesi geçti durdu. Eğer yönetmen koltuğunda, “Bu filmi asla seyretmeyin! Dinden çıkarsınız!” naralarıyla kendilerini ortaya atan sözüm ona “ehl-i sünnet müdafiileri” olsaydı onlar da aynen böyle çekerlerdi. Arap bir yönetmenin elinden çıkan “Çağrı” filmindeki mitolojiden mümkün olduğunca arındırılmış anlatım Mecidi’nin anlatımıyla bir tezat teşkil ediyor.

Hulasa, hollywood standartlarında çekilmiş bu filmi seyrettiğimde, bahsettiğim maluliyetleri bir kenara koyarak, “iyi ki Müslümanlar olarak bizim de bu ayarda film çekebilen bir yönetmenimiz ve sanatçılarımız var” diye sevindiğimi itiraf etmem lazım. Film genelde dünyadaki müslümanların ilgisini çekecek, ama özellikle ortalama Türk, İran ve Hint müslümanlarına hitap edecektir. Bu film, hem teknik tarafıyla, hem senaryosuyla, hem de yarattığı tartışmalarla çıtamızı yükselten, ufkumuzu genişleten bir film olacak gibi görünüyor.


(*) Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası web sitesinde yayınlanmıştır.

Canavarlaşan Bir Cemaatin Beyin Tomografisi

Yaşanan korkunç darbe teşebbüsünün ardından herkes dehşete kapılmış vaziyette. Bir dini cemaatin mensuplarının nasıl olup da böyle kan dökücü canavarlara dönüştüğünü anlamakta zorluk çekiyoruz.

Cemaatçilerin sevdikleri kalıpla söylersek “asrın ihanetini”, meselenin kökenlerindeki itikadi sapmayı anlamadan, sadece siyasi, iktisadi gerekçelerle izah etmek mümkün değil.

Bahsettiğimiz sapmaya bir misal bulmak için 1992 yılına uzanalım.

Şehir İstanbul. Mekan Fırat Kültür Merkezi. Kürsüde Fethullah Gülen konuşuyor. Karşısında çok sayıda insan can kulağıyla dinlemede.

Fethullah Gülen konuşmasında lafı “hizmet” için nasıl her türlü fedakârlığa hazır olduğuna getiriyor. Cemaati “fedakârlık” noktasında motive edecek sözler gelecek diye bekliyoruz. Aklımıza mahrumiyet bölgelerinde, uzak coğrafyalarda neredeyse karın tokluğuna çalışan öğretmenler, kuş kadar maaşlarının bir kısmını himmet olarak bağışlayan küçük memurlar ya da arabasını evini satıp cemaatin bankasına para yatıran esnaf geliyor.

Fakat o da ne! Gülen, bu fedakârlıklardan “çok öte” bir şeylerden bahsediyor!

Allah indinde küfürden sonra en büyük günah intihar olduğu halde intiharı düşündüğünü, hatta intihar etmeye karar verdiğini söylüyor!

Sebep? Sebep devletin takibi altında olması! Kendisi yakalanırsa “hizmete” zarar geleceğinden korkması.

Bu sözlerde alttan alta “hizmetin” kendisi dışında “ilahi bir el tarafından yürütülen bir proje” olduğu, kendisinin de bu projenin başarısı için çalışan, “gözden çıkartılabilir neferlerden biri” olduğu iması var.

En büyük günahlardan sayılan “intiharı” bir fedakârlık gibi gördüğünü, “hizmete” zarar gelmesin diye bu sözüm ona “fedakarlığı” yapmaya razı olduğunu daha sonra istişareler sonucu bu işi yapmaktan vazgeçtiğini anlatıyor.

Bu konuşmasından Gülen’in “hizmet” adını verdiği ideolojisini bir puta çevirdiği ve artık o put için herşeyi feda etmeye hazır bir hale geldiği, cemaatini de bu yönde sevk ettiği açıkça görülüyor.

Konuşmasının devamında “İşte bunun daha berisinde, ne türlü ifnalara (yok etmelere, tüketmelere) razı olabileceğimi siz tahmin edersiniz.” sözleri ile cemaatine açık bir mesaj veriyor.

fg

Bu konuşmayı dinleyen cemaat mensuplarına verilen mesaj ne?

Hizmete zarar gelmesin diye yalan söylemeyi, iftira atmayı, kumpas kurmayı, kurumlara sızmayı, kul hakkı yemeyi ve nihayet bir darbe girişimi esnasında insan öldürmeyi bir fedakârlık olarak görmek gerektiği…

Bunların büyük günahlar olduğu, bu günahların cezasının cehennemde yanmak olduğu kabul ediliyor ama öte yandan bu günahlar cemaat mensuplarına hizmet için yapılan fedakârlıklar olarak sunuluyor.

Bu sapkın görüş tabi ki dinleyici kitlesinden bir tepkiyle karşılanmıyor.

Onu dinleyen cemaat nasılsa hiç sormuyor: senin tanrın, Allah mı, yoksa “hizmet” ismini verdiğin, kendi elinle yaptığın put mu? Ne demek hizmet için günah işlemeyi kabul etmek? Ne demek Allah yasakladığı için değil, istişareden o netice çıkmadığı için intihardan vazgeçmek?

Nasıl olur da “hizmete zarar gelmesin” diye Allah’ın emrini çiğneyebileceğini söyleyebilir bir “hoca”?

Onu dinleyen cemaat hiç sormuyor, biz hizmetin selameti adına da olsa günah işlemeyi kabul edersek elimizden dilimizden ne müslüman ne gayrimüslim emin olamaz ki, bunu nasıl söylersin?

Onu dinleyen cemaat hiç sormuyor, Kur’an’da sünnette bu tür bir “fedakarlık”, böyle bir “metod” var mı? Sen bunu nereden uyduruyorsun?

Cemaati sormamış olsa da bu itikadi sapmanın menbağı belli!

İşitmemek için kulaklarımızı tıkasak da, görmemek için gözlerimizi kapasak da asırla boyunca dine karıştırılmış hurafeler inanç sahasını itikadi bir bataklığa dönüştürmüş durumda.

Bu öyle bir bataklık ki sürekli hastalık üretiyor.

Aynı bataklık bir yanda IŞİD belasını üretirken öte yanda “hizmet” çılgınlığına kaynaklık ediyor.

Yaşadığımız rahatsızlık belki şimdilik bertaraf edilmiş görünüyor ama bu bataklık yerinde durdukça hastalıkların ardı arkası kesilmeyecek.

İşte Gülen de fikirlerini önce uydurma bir rivayete, sonra o uydurma rivayet üzerinden son derece yanlış bir itikadi anlayış geliştiren Said Nursi’nin bizzat kendisine dayandırıyor.

Said Nursi, risalelerinin birinde aynen şunları söylüyor:

Nurun hakikî kuvveti olan sırr-ı ihlâs-ı hakikîyi muhafaza etmeye beni mecbur etmiş ki, Sıddık-ı Ekber (r.a.) dediği olan, “Mü’minler Cehenneme gitmemek için Allah’tan isterim, benim vücudum Cehennemde büyüsün ki, onların yerine azap çeksin” diye söylediği kudsî fedakârlığının bir zerresini ben de kendime kazandırmak için, “İman ile Cehennemden birkaç adamın kurtulmaları için Cehenneme girmeyi kabul ederim” demişim.

Emirdağ Lahikası II, 93. Mektup, s. 536

Said Nursi’nin “Sıddık-ı Ekber” diye andığı kişi Hz. Ebubekir. Peki Hz. Ebubekir’in gerçekten böyle bir sözü var mı?

Herşeyden önce bu söz Kur’an’a aykırı ve Hz. peygamberin yanında, dini en temel kaynağından öğrenmiş olan Hz. Ebubekir’in Kur’an’ın şu ayetleriyle açıkça çelişen sözü söylemiş olması beklenemez:

Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse yakını da olsa. Sen ancak, görmedikleri halde Rablerinden için için korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur. Dönüş ancak Allah’adır.

Fatır – 18﴿

Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.

İsra – 15﴿

Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için ancak çalıştığı vardır.

Necm – 38-39﴿

Azıcık araştırma bile, risalelerde geçen bu rivayetin düpedüz uydurma olduğunu görmek için yeterli. Çünkü risalelerde bu söze kaynak olarak verilen üç kitap var ve üçü de güvenilir değil.

Bunlardan ilki Hopa’lı Osman (adamın isminin daha etkili çağrışımlar yapması için ismini Osman Hubevi hazretleri diye yazanlar var) diye 1800’lü yıllarda yaşamış bir şahıs tarafından yazılmış “Dürretül Vaizin”.

İkincisi 1400’lü yıllarda yaşamış Gelibolu’lu “Ahmed-i Bican” tarafından yazılmış “Envar-ul Aşıkin”.

Üçüncüsü ise 1520 Tokat, Zile doğumlu Ahmed Şemseddin Sivasî tarafından yazılmış “Menakıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn”.

Üç kitap da sufi meşrep kişilerce yazılmış, içlerinden israiliyat ve hurafe fışkıran, bugünün alimlerinin kesinlikle ciddiye almadıkları, herhangi bir ilmi disiplini olmayan kitaplar.

Hz. Ebubekir’e ait olduğu söylenen bir sözü bulabildiğiniz en eski kaynağın Hz. Ebubekir’in vefatından 700 sene sonra yazılmış bir kitap olması da sözün uydurmalığı konusunda gerekli ipuçlarını veriyor.

Bahsettiğimiz bataklık işte böyle bir şey.

Uydurulmuş sözler üzerinden bir inanç sistemi geliştirebiliyor insanlar.

İşte Bediüzzaman, bilmeden de olsa, bu uydurma sözden hareket ederek 2016 senesinde 250 insanın kanını dökecek hareketin liderine ilham verecek şu sözleri söylüyor:

Bana, “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!

“Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de.

Tarihçe-i Hayat

Burada dikkatimizi vermemiz gereken yer “dünyamı da feda ettim, âhiretimi de” ifadesi.

Bir alim nasıl olur da “âhireti feda etmekten” bahsedebilir?

Bir müslümanın Allah’ın rızasına uyarak salih amel işlemesinin amacı ahireti kazanmak değil midir?

Yahut şöyle soralım: Bir müslüman dünyadaki müslümanca fiillerinin sonucu neden ahiretini kaybetsin?

Bakın nasıl devam ediyor Said Nursi:

Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yalnız yirmi beş milyon Türk cemiyetinin değil, yüzlerce milyon bütün İslâm cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”

Tarihçe-i Hayat

Bu satırlarda bir gariplik var! Müslümanlar başkalarının imanından mesul değil. Bırakın sıradan müslümanları, Allah’ın elçisi bile insanları imana getirmek gibi bir mesuliyet taşımıyor. Bu Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette açıkça belirtiliyor:

Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin.

Enam 107﴿

(Ey Muhammed!) Biz sana Kitab’ı (Kur’an’ı) insanlar için, hak olarak indirdik. Kim doğru yola girerse, kendisi için girmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapar. Sen onlara vekil değilsin.

Zümer 41﴿

De ki: “Ey insanlar, size Rabbinizden gerçek (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizden sorumlu değilim.”

Yunus 108﴿

Peki Said Nursi’ye ne oluyor da kendine peygambere bile verilmemiş bir vazife çıkartıyor?

O da yetmiyor, o vazife uğrunda cehennemde yanmayı falan göze alıyor…

Şimdi bu garabetin Fethullah Gülen’in satırlarında nasıl şekil aldığına bir göz atalım:

O peygamberâne ufuktan akıp gelen ışıklarla coşkun en Sâdık Yârân’ın “Vücudumu o kadar büyüt ki, Cehennem’i ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın” çığlıklarıyla ortaya koyduğu merhameti, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım” deyip iki büklüm olan Müşfik İnsanın gönlündeki beklentisiz muhabbeti, acıma hissini ve kurtarma sevdasını anlatmaya çalışıyorum.

Kırık Testi

Allah, peygamberimize “insanları doğru yola sokmak senin sorumluluğun değil” diyor. Said Nursi ve Fethullah Gülen ise -artık kendilerini ve “cemaatlerini” nasıl bir pozisyonda görüyorlarsa- Allah’ın peygamberine bile vermediği bir sorumluluk üstleniyorlar!

Bakın Fethullah Gülen ne diyor:

“Cehennemi Ben Doldurayım!..”

İman ve Kur’an hizmetinin en önemli esaslarından biri kabul edilen şefkat de işte bu engin şefkattir. O, kurtulma değil, kurtarma cehd ü gayretidir; yaşama değil, yaşatma azmidir; rahat bir hayat sürme değil, gerekirse ruhunu feda etme yiğitliğidir; hatta Cennet’e yürüme değil, oraya adam taşıma himmetidir.. ayağının birini Cehennem’e diğerini Cennet’e koyup ateşten insan çıkarma yürekliliğidir.. yananların imdadına yetişmek için icabında Cennet’te kalmaktan dahi vazgeçip alevlerin üzerine yürüme şefkatidir.


Hayır, bu sözlerimle mübalağa etmiyorum, hakikî müşfiklerin ufkunu seslendiriyorum. “Güneşi bir elime, ayı da diğerine koysalar, yine de ben bu davadan vazgeçmeyeceğim. Ya Allah nurunu tamamlayacak, ya da bu yolda ölüp gideceğim!” diyen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun şefkatini tarif etmeye çalışıyorum. En çileli ve ızdıraplı günlerinde muhatap olduğu Cennet’te kalma teklifini bile dönüp ümmetinin elinden tutma niyetiyle geri çeviren Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e Cennet’i terkettirecek kadar derin şefkatten bahsediyorum.

Kırık Testi

Gülen, dayanaksız bir rivayetten ibaret olan, peygamberin cennete kalmayı reddettiği hikâyesini çarpıtıp, kendi ortaya attığı sapkın “başkalarının imanını kurtarmak için cehenneme girme” fikrine dayanak yapmaya çalışıyor.

Bir kere bu yolu açtıktan sonra Gülen, “Realiteler” dediği şey karşısında Allah’ın bir emrine “takılıp kalmayın” diyebiliyor. Bu noktaya da şu fahiş hata üzerinden varıyor: Sanki bizim müslümanlar olarak “hayatın her ünitesine girip, imanla gönülleri itmi’nâna kavuşturmak” gibi bir görevimiz, gayemiz varmış gibi bir ön kabul ileri sürüyor. Bu “gaye” için bir takım ilahi emirleri “takmamayı”, hatta bazı açık günahları işlemeyi meşru sayıyor.

Gülen’in ayetlerde söyleneni ya görmezden geldiği ya anlamadığı, yahut çarpıttığı çok açık. Onun bahsettiği peygamber, Kur’an’da Allah’ın hitap ettiği peygamber değil.

Cemaatine şu telkini yapıyor Gülen: Allah’ın nurunu tamamlamak, insanların imanını kurtarmak gibi bir “gaye-i hayal” uğruna o kadar gözü dönmüş insanlar olmalısınız ki “icabında” cehenneme girmeyi seçebilmelisiniz! Yani “kendince” kutsal saydığı hedeflere (kendi eliyle yaptığı putun hedeflerine) ulaşmak için bazı günahları işlemeye yönlendirdiği insanlara verdiği mesaj bu!

Sormak lazım: Bir Müslüman’ın bir ayağının da olsa cehennemde ne işi var? Cehenneme neden gidilir? Eğer Allah’ın emirlerini dinlemezsen, günah işlersen gidilir. Gülen neden şakirtlere bir ayağı cehenneme sokmaktan bahsediyor? Eğer sadece Allah’ın rızası için dünyanın dört bir tarafında okul açıp tebliğ yapılacaksa, fakirlerin, muhtaçların yardımına koşulacaksa, bırakın bunları yapanların bir ayağını, saçlarının bir telinin bile cehennemde ne işi var?

Tabi herşeyin ortaya döküldüğü bu gün neyin kastedildiğini görmek zor değil.

Saydığımız hayırlı işlerin değil ama Gülen’in “gaye-i hayal’i” uğruna, bazı kurumlarda pozisyon tutmak için mümin eşlerinin başlarını açtırmayı, kendini belli etmemek için alenen alkol almayı, kamu sınavlarının sorularını çalmayı, cemaatin hedefleri önünde engel görünen bazı kimselerin ayaklarını kaydırmak için şantaj, tehdit, iftira gibi çirkinliklere başvurmayı ve nihayet darbe yapıp adam öldürmeyi seçen cemaat mensuplarını gerçekten cehennem bekliyor. O da onlara diyor ki “evet cehenneme gideceksiniz” ama siz öyle büyük kahramanlarsınız ki, İslam’ın gönüllere girmesi yolunda sadece bu dünyanızı değil ahiretinizi feda ediyorsunuz!

Başta diyanet olmak üzere din adamlarına büyük bir mesuliyet düşüyor. Fethullah Gülen hareketi bir bataklığın ürettiği korkunç bir hastalık. O hastalığın ortadan kalkması ancak bataklığın kurutulması ile mümkün. Asırlar boyunca dinimize sokulmuş uydurma rivayetlerin, hurafelerin, sapık itikatların “ayıklanması” kamudan cemaatçi memur ayıklanmasından daha acil ve mühim bir meseledir.