Modernleşme Tarihimiz ve Sisifos’un Laneti

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i  “tekerrür”  diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Mehmet Akif Ersoy [Safahat: Yedinci Kitap]

Sisifos, Yunan mitolojisinde yer alan önemli bir figür. Efsaneye göre yeraltı dünyasında sonsuza kadar hiç durmadan kocaman bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş açgözlü, zorba ve hilekâr bir kral. O koca kayayı tam tepeye taşıdığında kaya ondan uzaklaşır ve tekrar en dibe yuvarlanır. Hatta bazılarına göre gelip Sisifos’a çarpar. Böylece sonsuz azap döngüsü devam eder.

Bir sosyoloji talebesi olarak Türkiye’de sosyoloji tarihini öğrenmeye başladığımdan beri gözümün önünde Sisifos’un hayaleti canlanıp duruyor. Bugün tüm hızıyla devam eden sosyal ve siyasi çatışmalarımızı aslında iki üç asır öncesinden tevarüs ediyoruz. Ancak tıpkı Sisifos gibi kim bilir kaçıncı kez bir yerlere taşımaya, artık yuvarlanmasın diye bir kaideye oturtmaya gayret ettiğimiz ağır yükün tekrar tekrar aşağı yuvarlanıp gitmesine mâni olamıyoruz.

Gelişme/tekâmül ancak taş üzerine taş koymakla mümkün. Her nesil kendi binasını yapmaya sıfırdan başlıyor. Çoğu zaman ancak babalarımızın, dedelerimizin yaptıklarından bile daha cılız, daha dayanıksız, daha çürük yapılar inşa edebilsek de ya redd-i miras fikrinden vazgeçemiyoruz ya bizden öncekilerin tecrübelerini öğrenip kendimize rehber edinebilmemiz için gerekli cehdi ortaya koyamıyoruz.

Bu tüm tarihimiz boyu hep böyle miydi? Tanpınar’a göre hayır! Ona göre “bütünlük ve devam” fikrini 19. Asrın ortalarından itibaren, yani Tanzimat’tan sonra kaybettik:

“Bugün umumî hayatımızda herhangi kökten bir ameliyeyi yapabilmek için lâzım gelen şartlardan âdeta mahrum gibiyiz. Bizi değiştirecek şeylere karşı ne bir mukavemet gösterebiliyoruz, ne de ona tamamiyle teslim olabiliyoruz. Sanki varlık ve tarih cevherimizi kaybetmişiz; bir kıymet buhranı içindeyiz. Hiç birini büyük mânâsında kendimize ilâve etmeden her şeyi kabul ediyor; ve her kabul ettiğimizi zihnimizin bir köşesinde âdeta kilit altında saklıyoruz.

Bir medeniyet bir bütündür. Müesseseleri ve kıymet hükümleriyle beraber inkişaf eder. Onları lüzumsuz bulmaz, şüphe de etmez. Nasıl elimiz, ayağımız, kulağımız bulunduğunu düşünmeden bu uzuvlarla yaşarsak onlarla öyle yaşarız. Hakikî taazzuv da budur.

Umumî hayat değiştikçe, medeniyet de müesseseleriyle ve kıymet hükümleriyle değişir. Bazan bunların bir kısmını tasfiye eder. Fakat bütün bu değişiklikler insanla beraber olur. Küçük, büyük buhranlar, anlaşamamazlıklar, huzursuzluklar, sıçrayış devirlerinde ihtilâller, teknik terakkiler, keşif veya tabiî inkişaflar bu tasfiyeleri yapar. Garp’ta ortaçağ insanı, rönesans insanı, makine sanayi’i devrinin insanı, bugünün insanı medeniyetiyle, müesseseleriyle beraber teşekkül etmiş şe’nî ve tarihî vakıalardır.

Biz de eski medeniyetimiz içinde böyle idik. Selçuklular devrinde Anadolu kapılarını zorlayan insanlar, yeni vatanı benimseyen ilk kurucu nesiller, Osmanlı fâtihleri, bütün siyasî düzensizliklerine rağmen bize Itri’nin dehasını ve Nailî’nin dilini veren, zevkimizin o tam inkişaf ve istikrar devri onyedinci asır sonunun insanı elbette birbirlerinden çok farklıydılar.

Fakat aynı zamanda birbirlerinin devamıdırlar da. Vâni Efendi’de Zembilli Ali Efendi, Zembilli Ali Efendi’de ilk İstanbul Kadısı Hızır Bey, Bursalı ismail Hakkı’da Aziz Mahmud HUdaî, Hüdaî’de Üftâde, Üftâde’de Hacı Bayram, onda Yunus Emre, Yunus’ta Mevlânâ aynı ocağın ateşiyle devam ediyordu.

Bütün bu insanlar ne kendilerinden, ne de bir evvelkilerden şüphe ediyorlar, hayatı, düşünceyi, kendilerini idare eden değerleri kudsî bir emanet gibi kabul ediyorlar, aralarında nesil farklarını tabiî buluyorlardı.

Onlar parçalanmış bir zamanı yaşamıyorlardı. Hâl ile mazi zihinlerinde birbirine bağlıydı. Birbirlerini zaman içinde tamamladıkları İçin, gelecek zamanları da, kendi düşünce ve hayatlarının muayyen olmayana düşen bir aksi gibi tasavvur ediyorlardı.

O kadar ki onsekizinci asırda yaşayan Kul Hasan Dede, onbeşinci asırda yaşamış olan Eşrefoğlu ile, sanki aynı şehirde ve aynı tekkede imişler gibi kavga edebiliyorlar, duygu ve hayat görüşü itibariyle o kadar başka türlü olan Nedim, Fuzûlî’nin bir mısra’ıyla kendi sansüalitesini anlatıyor, birbiri arkasından gelen nesiller, Hallaç’ın haksız yere dökülmüş kanını dava ediyordu. Hülâsa fikirler, imanlar büyük bir aile mirasının torunlarda genişlemesi gibi, aynı köklerden dalbudak salıyordu. Hayat, bir ve bütün, insanıyla beraber sürüp gidiyordu.

Böyle olduğu için de bir yere konan taş, iki üç nesil sonra behemehâl bir bina oluyor, insan zamanına girmekle kazandığı şahsiyetini etrafına kabul ettiriyordu.

İşte Tanzimat’tan sonraki senelerde kaybettiğimiz şey bu devam ve bütünlük fikridir.

Ahmet Hamdi Tanpınar (Yaşadığım Gibi, s. 35)

Peki, böylesine bir kırılmayı işaretleyen Tanzimat döneminde neler oldu şöyle bir özetlemeye çalışalım:

19. asrın başlarında önce III. Selim, sonra II. Mahmud ile başlayan Batılılaşma/modernleşme çabaları sanki artık batı orduları karşısında tutunamayan ordumuzun ıslahı için –biraz da panik halinde- girişilmiş çabalar gibi görünüyor.

III.Selim’in Nizam-ı Cedit (Yeni düzen) adını alan ıslahatları kapsamında yeni bir askeri teşkilatlanma modeline geçtiğini, bu ocağın masraflarını karşılamak üzere İrad-ı Cedit adında bir ödenek ayırdığını, yeni yapılanmada yetişecek askerlerin eğitimi için Fransa’dan subaylar getirttiğini, yabancı dil ve batılı kültür hareketlerinin öğrenimine önem verdiğini tarihten öğreniyoruz.

Girişilen “ıslahatın” beklenen neticeleri tam olarak vermediği düşünülüyor olacak ki II. Mahmut dönemi batılılaşma ibresi biraz daha yukarı çekilerek ıslahat hareketlerine hız verildiğini görüyoruz.

II. Mahmud döneminde askeri alanda Nizam-ı Cedit tasfiye edilerek yerine Sekban-ı Cedit ordusu kuruluyor ve 1826 yılında, artık ıslah edilemez olduğu düşünülen yeniçeri ocağı radikal bir kararla kaldırılıyor, yerine “gavurlaşma” eleştirilerini yumuşatma adına “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” ismi verilen yeni bir ordu kuruluyordu.

Artık iyice batıcı bir çizgiye giren devlette “alaylıların” önü yavaş yavaş kapatılırken “modern” eğitim tornasından geçenlerin yolu açılıyordu. Mesela, alınan kararlarla sadece Deniz Mühendishanesi mezunlarının kaptan olabilmesine izin verilecekti.

III. Selim devrinde askeriye içinde başlayan Batıcı reformlar, II. Mahmud döneminde kışlaların sınırlarını aşıp sivil bürokrasiye de uygulanmaya başlıyor, Divan örgütü kaldırılarak modern bakanlıklar kuruluyor, Devletin verdiği görevler sırasında edinilen mal varlığının kamuya ait sayılması ve istenildiğinde el konulabilmesi anlamına gelen müsadere sistemi sonlandırılıyordu. Memurlar için kıyafet zorunluluğu getiriliyor, padişah portreleri devlet dairelerine asılmaya başlıyordu.

Doğrudan sivil toplumu etkileyecek reformları da bu devirde görüyoruz. Posta ve karantina örgütünün kurulması, ilk nüfus sayımının yapılması, medreselerin yanında çağdaş eğitim veren okullar açılması, hatta ilköğretimin zorunlu olması II. Mahmut dönemine rastlar.

Artık devletin dümeni tamamen batıya çevrilmiştir. Memur yetiştirmek amacıyla Mekteb-i Maarif-i Adliye, Harp okulu, Tıp okulu gibi okulların yanısıra “Tercüme odası” adı ile ilk yabancı dil okulu açılır ve eğitim amacıyla Avrupa’ya ilk kez öğrenci gönderilir.

Zamanın ruhu –veya şartları- gereği bu reformlar için ilmiyye ve kalemiyye sınıflarının fikirleri sorulmamış, onayları alınmamış, değişiklikler tepeden inme şeklinde uygulanmıştır. Halkın zaten ne fikir sahibi olması söz konusudur ne de görüş bildireceği mekanizmalar mevcuttur.

İşler yolunda gitmemektedir. Reform ihtiyacı ortadadır. Ondokuzuncu asır Osmanlı’nın siyasal restorasyon asrıdır. Bu konuda hemen herkes hemfikirdir. Mesele bu restorasyonun hangi ilkeler çerçevesinde yapılacağında düğümlenir.

Her etki bir tepki doğurur. Bu hadsiz hudutsuz batılılaşma sevdası da kendi tepkisini doğuracaktır.

Sultan Abdülmecit’in meşhur sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, sefaretlerde yetişmiş, önemli bir diplomattır. Belki de halkta ve aydınlar arasında karşılığını bulamadığı için yeterince mesafe alınamadığını düşündüğü devleti modernleşme faaliyetlerine yerli ve dini bir dokunuşla hayat öpücüğü vermek gerektiğini düşünür. Bu iş için “keşfedip” yetki verdiği Ahmet Cevdet Paşa bahsettiğimiz tepkinin tecessüm ettiği önemli simalardan birisi olacaktır.

Geri dönüp baktığımızda Tanzimat döneminin aydın bürokratlarının çok iyi yetişmiş, doğuyu ve batıyı bilen, hem doğudan hem batıdan birkaç lisana hâkim kimseler olduğunu görüyoruz. Ahmet Cevdet Paşa da o devrin nitelikli devlet adamları arasında parlayan yıldız bürokratlarından biridir. Medrese kökenlidir, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilir. Kadılık yapmıştır. Hukukçu, eğitimci, tarihçi, edip bir bilim adamıdır. Tabi böyle nitelikleri haiz birinin batılılaşmaya vereceği tepki, cahilane, avami bir tepki olmamıştır. Ahmet Cevdet Paşa özü korumak suretiyle biçimsel modernleşmeye muhalefet etmemiş, hatta öze taalluk etmedikçe biçimsel değişiklikleri teşvik etmiştir. Özü, yani kadim ilkeleri anlamak ve muhafaza etmek için bireysel aklı önemseyen, onu kollektif akıl karşısında “ezdirmeyen” bir tutum almıştır.

1865 yılında kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti de Tanzimat modernleşmesine karşı oluşan tepkinin merkez üslerinden birisidir. Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Ali Sururi, Ebuzziya Tevfik gibi isimler kendi aralarında tam bir fikir birliği tutturamasalar da çeşitli cephelerden tepkilerini ortaya koyarlar.

Tanzimat modernleşmesine itiraz edenlerin anlaşamadıkları noktalar çoktur. Mesela Ahmet Cevdet Paşa devlet eliyle gerçekleşecek bir yenileşmenin peşindeyken Yeni Osmanlılar Cemiyetinin mensupları halk eksenli bir reformun gerekliliğini müdafaa ederler. Laiklik konusunda birbirleriyle anlaşamazlar. Mesela, Ziya Paşa ile Namık Kemal, din ve devlet işlerinin ayrılmasını doğru bulmaz. Rejim konusunda da görüşler farklı farklıdır. Ahmet Cevdet Paşa koyu bir monarşisttir.

Bütün bu fikir ayrılıkları bir tarafa, İlber Ortaylı’nın deyimiyle “Abdülmecid Han gibi insan sarrafı bir genç hükümdar devrinde Türkiye İmparatorluğu’nun dâhi bürokratları Osmanlı mülkünün badireden kurtaracak reformları mektepli medreseli asker sivil bir arada yaparlar.”

Peki, bu tepkileri doğuran aşırı batılılaşma hareketlerini savunan kimse kalmamış mıdır? Elbette kalmıştır. O cephenin en öne çıkan siması da Şinasi’dir. İşin garibi Şinasi de, Mustafa Reşit Paşa’nın eğitim için Avrupa’ya gönderdiği kişilerden birisidir. Devlet eliyle başlatılan resmi batılılaşma sürecini hürriyetçi ve sivil sahada savunan bir isim olarak karşımıza çıkar.

Şinasi batılılaşmayı bir reform çabası olarak görmekten öte bir medeniyet değiştirme projesi gibi görür. Zihniyetten, dinden, gelenekten, hayat tarzına kadar ne varsa her şeyi değiştirmek gerektiğine inanır. Adeta Fransız aydınlanmacılığı ve laikliği esas alan yeni batı dinin misyoneri gibi bir tavır takınır.

Halkın “şuur” kazanmasıyla mümkün olan bir batılılaşmaya inandığı anlaşılan Şinasi’nin Agâh Bey ile beraber 1860 yılında ilk sivil Türk gazetesi olan “Tercüman-ı Ahval”i çıkartmış olması tesadüf değildir. Edebiyatı halkı “uyandırmak” için bir araç olarak görür. Yayıncılık yapar. Montesquieu, Rousseau ve Hugo’nun önemli eserlerini basar. Gazeteciliği Şinasi’nin yanında başlayan Namık Kemal ve Ali Suavi’nin ondan koparak onun tam karşısındaki cephede yer almaları da ilginçtir.

Sait Halim Paşa

19. asrın sonlarına doğru tarih sahnesine çıktıkları halde adları bu önemli aydınlarla beraber anılması gereken üç önemli düşünürümüz Sait Halim Paşa, Prens Sabahattin ve Ziya Gökalp’tir.

Sait Halim Paşa’nın Ahmet Cevdet Paşa çizgisini 20. Asra taşıyan bir isim olduğu söylenebilir. Islahcı ve sosyal evrimci bir perspektiften modernleşmeyi, Batı hayranlığına, Frenkleşme yahut alafrangalaşmaya indirgeyen anlayışla şiddetle mücadele eder. Ona göre Osmanlı’nın Batılılaşma sorunu aynı zamanda “aydın ve yönetici sorunu”dur.

Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin Türk sosyolojisinin iki kurucu ismi kabul edilir.

1860’larda Ahmet Cevdet Paşa – Şinasi kutupları arasındaki karşıtlığın özellikle iktisat ve ideal devlet anlayışı konusunda bir benzerini 20. Asrın başlarından itibaren Gökalp – Prens Sabahattin kutupları arasında görürüz.

Prens Sabahattin bireyi esas alan bir toplum görüşünün ve Anglo-Sakson tarzı bir liberalizmin savunucusu olmuş, zamanın ilerisinde sayılabilecek değerlendirmelerle, özellikle iktisat sahasında ciddi bir zihinsel dönüşüm önermiştir. Le Play’in öğrencilerinden ve Science Social dergisinin yöneticiliğini yapan Edmond Demolins’ten etkilenmiştir. Zihni özellikle iki temel kavram üzerinde durur “adem-i merkeziyet” ve “teşebbüs-ü şahsi”.

Ziya Gökalp -düşünce hayatında zikzaklar görülse de- toplumcu, kamucu bir anlayışta karar kılar. Durkheim’dan çok etkilendiği görülmektedir. Ahlak, din, estetik kuralları ve idealler gibi sübjektif ve “hissi” değerleri kendi ortaya attığı “hars” kavramı altında toplarken, bilim, sağlık, ekonomi, bayındırlık, teknoloji gibi “aklî” konuları “medeniyet” başlığı altında inceler. Uluslaşma ve Türkçülük konularında ortaya koyduğu fikirler yeni kurulacak cumhuriyetin de ideolojisini temellendirecektir.

19. asır, şuursuzca Batılılaşma/modernleşme karşısında Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük ideolojilerinin birbirleriyle yarıştığı bir asır olmuştur. Siyaseti, ideolojiyi ve toplum mühendisliğini değil de ekonomiyi ve bireyi önceleyen liberal görüşler, dehşetli bir ideolojiler savaşının cereyan ettiği bu zamanda kendilerine pek de yer bulamamışlardır.

Bugün siyasete baktığımızda, kabaca İslamcı, Batıcı ve Türkçü olarak tavsif edebileceğimiz üç ana partiyi ve cılız seslerini ancak bu ana akım partilere eklemlenerek duyurabilen liberalleri hemen tespit edebiliyoruz. 19. Asırda başlayan mücadelenin bugüne uzayan uçları gayet aşikâr görünüyor. Ne yazık ki bundan yaklaşık yüz elli sene evvel başlayan gayet nitelikli, alt yapısı sağlam, entelektüel tartışmaların ve acı tecrübelerin üzerine çoktan görkemli fikir sarayları inşa etmiş olmamız gerekirken elimizde başımızı sokabileceğimiz kulübeler bile bulunmuyor.

Sisfos’un kayası sürekli aşağı yuvarlanıyor ve biz maalesef taş üzerine taş koyamıyor, her şeye her an yeniden ve baştan başlıyoruz.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Reklamlar

Muhammed: Allah’ın Elçisi Filmi Üzerine

Mecid Mecidi’nin “Muhammed: Allah’ın Elçisi” ismini verdiği filmini seyrettim. Günlerdir bu film hakkında yazılıp çizilenleri, film etrafında dönen tartışmaları yakından takip eden birisi olarak zihnimde ister istemez bazı peşin hükümler oluşmuştu. Filmi seyrettikten sonra yazılıp çizilenlerin çoğunun ciddiye alınacak şeyler olmadığını hayretle gördüm. O yüzden bu filmle ilgili en öncelikli tavsiyem şudur: Kimin ne dediğine sakın aldırmayın ve gidip filmi kendi gözlerinizle görün. Zira tabiri caizse “ağzı olanın konuştuğu” sığ entelektüel zeminimizde yapılan yorumlar isabetli olmaktan çok uzak.

Peygamberimizi anlatan, tarihi ve dini muhtevalı bir filmle ilgili dişe dokunur yorumlar yapabilmek için çok farklı disiplinlerde az da olsa bilgi sahibi olmak gerekiyor. İlahiyatçı olmak bile tek başına yeterli değil. Çünkü “siyer”, “hadis”, “kelam” yahut “fıkıh” gibi ilahiyatta gayet özel alanlara dokunan bir mevzu bu. Öte yandan bir “sinema” eleştirisi yapacaksanız, en azından “Çağrı”, “Ömer Muhtar” ve “Minyeli Abdullah” filmlerinden başka filmler seyretmiş olmanız beklenir.

Bir sinema filmini değerlendirirken senaryo, alt metinler, göndermeler, sembollerin kullanımı, oyunculuk, kostüm tasarımı, müzikler, özel efektler, ışık ve kamera kullanımı, görsel zaman ve mekan kurgusu vs. gibi çok sayıda noktaya dikkat etmek lazım. Bu açılardan ele alındığında Mecid Mecidi’nin filmini oldukça başarılı bulduğumu söylemeliyim. Sadece bazı devamlılık problemlerinin olduğunu ve filmin süresinin gereğinden uzun tutulduğunu düşünüyorum.

Çağrı’nın yönetmeni Mustafa Akad, hikâyesinin merkezine Anthony Queen’in canlandırdığı peygamberimizin amcası Hz. Hamza’yı yerleştirmişti. Mecid Mecidi hikâyesini peygamberimizin diğer bir amcası olan Ebu Talip üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Ebu Talip aynı zamanda Hz. Ali’nin de babası ve tarihsel açıdan bir tartışmanın odak noktasında bulunuyor. Şii alimleri Ebu Talip’in müslüman olduğuna inanırken sünni alimleri peygamber efendimizi çok himaye etmiş olmasına rağmen onun iman etmeden öldüğü görüşüne daha yakın duruyorlar.

Ebu Talip’in imanı ile ilgili tarihsel tartışmanın itikadi olmaktan çok siyasi bir tartışma olduğu aşikâr. Bu tartışmanın günümüze dönük yansımalarıyla çok da mühim bir tartışma olduğunu söylemek zor. Ebu Talip iman etmiş olsa ne olur, etmemiş olsa ne olur? Doğrusu Ebu Talip’in imanlı bir insan olarak resmedilmesinden şahsen hiçbir rahatsızlık duymadım. Zaten filmin “şii” bir yönetmen tarafından çekilmesinden dolayı rahatsızlık duyanların filmde yakalayabilecekleri yegâne “şii perspektifi” de budur sanıyorum. Bunun dışında geleneksel sünni perspektifi ile çelişen bir şeyler görünmüyor.

Film, ihtiyar Ebu Talip’in peygamberimizin bir tepede bulunan, pencerelerinden nurlar taşan evine doğru yürüyüşü ile başlıyor. Filmin hikayesini de Ebu Talip anlatıyor. Bu seçim akıllıca bir seçim. Çünkü Ebu Talip, peygamberimizin doğuş hikayesini ve ondan da önce vuku bulan filmin önemli kısımlarından biri olan fil hadisesini hatırlayıp anlatabilecek bir karakter. Film tam başladığı yerde, yine Ebu Talip’in bulunduğu bir sahneyle bitiyor. Buradan tüm hadiseyi Ebu Talip’in gözünden görüp, dilinden dinlediğimizi daha iyi anlıyoruz. Yani fillerin saldırısı da, peygamberimizin doğumu da, Taif seyahati de birer “flashback”.

Film hakkında birşeyler yazan herkes ashab-ı fil sahnesinin etkileyiciliğinden bahsediyor. Bu sahne, dozunda ve güzel kullanılmış bilgisayar grafikleri ile gerçekten etkileyici. Ancak bir sinemasever olarak Halime’nin devesinin kaçıp Mekke sokaklarını birbirine kattığı sahne beni daha çok etkiledi. Yönetmenin ustalığını gösteren bir sahneydi bu. Bir de Mekke’yi göstermek üzere kurulan film platosunu çok gerçekçi buldum. Sadece 3-4 metre yüksekliğinde olan Kabe ve duvarlarına asılan örtülerle beraber çöl rüzgarında salınan şiir yazılı levhaları çok estetikti.

Müslüman gruplar arasında bu filmle ilgili olarak en çok tartışılan mevzulardan birisi de peygamberin ellerinin, arkadan başının, saçlarının gösterilmesi. Açıkçası bana bu tartışmalar çok da anlamlı gelmiyor. İslam’daki resim ve heykel yasağının maksadı çok açık: cahillerin yeni insan-tanrılar edinmesine mani olmak! Peygamberimizin bir filmde bir oyuncu tarafından canlandırılıp kısmen de olsa görülmesi konusunda en çok sesi çıkanların, bir sürü aslı faslı olmayan mitolojik hikaye ile peygamberimizi neredeyse tanrılaştırıp Allah’la aynı ontolojik düzleme taşımaya kalkanlar olması ibretlik bir durum.

Peygamberimiz tıpkı bizim gibi beşerdi. Onu normal bir insan gibi değil de, göz kamaştırıcı bir ışık parçası gibi tasvir etmeyi garipsemeyen kimselerin peygamber algısında bir problem olduğunu düşünüyorum. Belki de onu bizim gibi bir beşer olarak görmek, onunla ilgili ürettikleri mistik hezeyanlarının önünü kestiği için gösteriyorlar bu ölçüsüz tepkiyi, bilemiyorum.

Mecidi’nin bu filminden bahsederken atlanmaması gereken en önemli hususlardan biri de “oyunculuk”. Filmin İranlı oyuncuları harika bir performans sergilemişler. Oyunculuğu sırıtan, anlatılan döneme ait değilmiş hissini veren hiçbir oyuncu göremedim. Özellikle Ebu Leheb karakterini oynayan oyuncunun performansı parmak ısırttıran cinsten.

Filmin müzikleri, Çağrı filminin akıllarımıza adeta kazınan o müthiş melodisi ayarında olmasa da başarılı sayılır. Batı müziğinde yücelik hissini vermek için sıkça başvurulan çocuk korosu sesleri kullanılmış. Tabi bu tür müziği daha çok yabancı filmlerin kilise sahnelerinden tanıyan ortalama Türk seyircisinde bu rahatsızlık yaratabiliyor. Filmin müziklerini genç yaşlarında müslüman olarak A.R. Rahman ismini alan Hintli A. S. Dileep Kumar yapmış. (Bu arada Slumdog Millionare filminin müziklerinden de tanıdığımız bu sanatçının adının başındaki A’nın Allah olduğunu hayretle öğrendiğimi ve garipsediğimi not düşmüş olayım.)

Gelelim yönetmenin peygamberimizi anlatmayı seçtiği dini perspektife…

Peygamberimiz ne zaman “peygamber” olmuştur? Ruhlar ilk yaratıldığında mı, doğar doğmaz mı yoksa Allah’ın elçisi olarak ilk vahyi alıp tebliğe başladığında mı? Bu filmle ilgili temel tartışmaların odağında bu soru var sanıyorum. Bize intikal eden rivayetlerde peygamberimizin vahiy almaya başladığı 40 yaşından önceki hayatıyla ilgili kısıtlı bilgiler var. Bu rivayetler içinde bize diğer peygamberlerinkileri hatırlatan olağanüstü haller de yok değil. Peygamberimizin doğduğu gece, benzerine rastlanmamış parlaklıkta bir yıldızın görülmesi, Kabe’de putların devrilmesi, Mecusilerin bin seneden beri aralıksız yanmakta olan ateşlerinin sönüvermesi, daha sonra büyüdüğünde ziyaret ettiği yerlerin bereketlenmesi, içinde bulunduğu kervanı bir bulutun gölgelemesi gibi hadislerin yaşandığı anlatılır.  Mecidi, bunların hiçbirini atlamadan, hatta benim daha önce hiç işitmediğim, ölüm döşeğindeki sütannesi Halime’yi bir dokunuşuyla iyileştirmek gibi “ekstra” mucizeleri de ekleyerek filme yansıtmış. Hatta film için bir “mucizeler geçidi” demek bile mümkün. Ancak naçizane kanaatimce bu “anlatı” İsra suresinin 59. ayetiyle çelişiyor:

“Bizi, mucizeleri göndermekten, ancak, öncekilerin onları yalanlamış olması alıkoydu.”

İçinde yetiştiğimiz sosyo-kültürel zemin bize aksini öğretmiş olsa da Allah, bu ayet-i kerime ile peygamberimize bir mucize vermediğini açıkça bildiriyor.

Kaldı ki filmin anlattığı dönemde henüz vahiy almadığı için Hz. Muhammed henüz peygamber bile değil!

Ama Allah’tan başka tanrılarını terketmekte zorlanan, ne kadar basit olsa da “tevhid” mesajını almamak için direnen insanlar, özellikle de İslam’la sonradan tanışan İranlılar, Türkler ve Hint alt kıtası halkları, soyut bir tek tanrıya inanma zorluğuyla başetmek yerine olağanüstü halleri olan bir peygamberin hikâyelerini işitmeyi tercih ediyorlar.

Peygamberimizin insanüstü, fizikötesi, süper güçlere sahip bir “yarı tanrı” gibi algılanmaması için Allah’ın açıkça ayetler göndererek söylemesini emrettiği cümleyi de bu bağlamda hatırlamakta fayda var.

“De ki: ‘Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana sizin ilahınızın bir ilah olduğu vahyolunuyor. Şu halde O’na yönelin, ve O’ndan bağışlanma dileyin. Ortak koşanların vay hallerine!” (Fussilet, 6)

De ki: “Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın. (Kehf, 110)

Filmi seyrederken zihnimden, “bu filmi biz Türkler çeksek aynen böyle çekerdik” cümlesi geçti durdu. Eğer yönetmen koltuğunda, “Bu filmi asla seyretmeyin! Dinden çıkarsınız!” naralarıyla kendilerini ortaya atan sözüm ona “ehl-i sünnet müdafiileri” olsaydı onlar da aynen böyle çekerlerdi. Arap bir yönetmenin elinden çıkan “Çağrı” filmindeki mitolojiden mümkün olduğunca arındırılmış anlatım Mecidi’nin anlatımıyla bir tezat teşkil ediyor.

Hulasa, hollywood standartlarında çekilmiş bu filmi seyrettiğimde, bahsettiğim maluliyetleri bir kenara koyarak, “iyi ki Müslümanlar olarak bizim de bu ayarda film çekebilen bir yönetmenimiz ve sanatçılarımız var” diye sevindiğimi itiraf etmem lazım. Film genelde dünyadaki müslümanların ilgisini çekecek, ama özellikle ortalama Türk, İran ve Hint müslümanlarına hitap edecektir. Bu film, hem teknik tarafıyla, hem senaryosuyla, hem de yarattığı tartışmalarla çıtamızı yükselten, ufkumuzu genişleten bir film olacak gibi görünüyor.


(*) Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası web sitesinde yayınlanmıştır.

Zor Olanı Söylemek

Zor Olanı Söylemek

Çok işitmişizdir: İslam’da bir ruhban sınıfı yoktur!

Bunu söylemek çok kolay.

İnsanların kafasında “ruhban” kelimesinin karşılığı yok çünkü.

Kimsenin oturup “ruhban” da neymiş diye araştıracak hali yok!

Zor olan bunu zihinlerde karşılığı olan kelimelerle ifade etmek.

Mesela şuradan başlayalım:

Rical-ül gayb” diye bir şey yoktur!

Bu da çok teknik. Bunun da halkın zihninde doğrudan karşılığı yok.

O zaman şunu söyleyelim:

Üçler, yediler, kırklar diye bir şey yoktur!

Ne Kur’an’da ne hadiste bulabilisiniz bunları. Tamamen uydurmadır.

Devam edelim.

Abdal, eren, evtâd, revâsî, nukebâ ve nucebâ, gavs, kutup diye bir şey yoktur!

Bu sıfatlar insanların kendi kendilerine uydurdukları sıfatlardır.

Kendisine “en büyük veli” denilenler de dahil olmak üzere kimsecikler gaybı bilemez.

Kerametleri kendilerinden menkul bazı seçilmiş kişilerin mânâ aleminden haber getirebildikleri yalandır, en iyi ihtimalle kendi kuruntularıdır!

Tayy-i mekân, bast-ı zaman diye bir şey yoktur.

Kendine Allah dostu denilen bazı kimseler bir takım süper güçlere sahip değillerdir. Doğal afetleri engelleyemezler, hava durumuna müdahale edemezler.

Mehdi, mesih falan gelmeyecektir.

Peygamberin soyundan gelmenin, “seyit olmanın” insanı taşıdığı bir üst varlık seviyesi yoktur.

Sevgili peygamberimiz tebliğ vazifesini tamamlayıp vefat etmiştir.

Temessüller, yakaza halinde peygamberimizle sohbet etmeler yalandır.

Rüyalarla amel edilmez. Rüyalar bırakın başkalarını, bizzat göreni bile bağlamaz.

Allah’la rüyada yahut uyanık halde görüşüp talimat aldığını söyleyenler ruh hastasıdır.

Ölmüş gitmiş sahabeler, dervişler, âlimler, devlet adamları paralel evrenden dünyayı idare etmezler. Toplantılar yapıp bir takım zevatın rüyaları vasıtasıyla talimatlar iletmezler.

Belli bir tarikatin filanca koluna mensup olmak kimseyi cehennemden korumaz.

Üzerine “ism-i şerif” diye nitelenen arapça kelimeler yazılmış büyülü kefenler de, “nal-ı şerif” diye satılan deri terlikler de cehennem ateşine karşı koruma sağlamaz. Ama onları pazarlayan şarlatanları zengin edebilir.

Allah bir takım kullarına seçilmiş olduklarını bilgisayar yazıcısından aldıkları çıktılarla bildirmez.

Vahyini peygamberlerine bile Cebrail a.s. vasıtasıyla gönderen Allah kimseye ilhamla kitap filan yazdırmaz.

Hiçbir ölmüş şeyh, yarım kalmış kitabını halefinin rüyasında dikte ettirerek tamamlayamaz.

Tövbe almak diye bir şey yoktur. Tövbe, araya kimseyi karıştırmadan Allah’a edilir.

Üstünlük sadece takvadadır ama bu üstünlük, karşılığını öbür dünyada bulacak bir üstünlüktür.

Bu dünyada hiç kimse ibadetiyle, ilmiyle, riyazetiyle, Allah ile sıradan insanlar arasında bir ara seviyeye yükselmez, sıradan insanların tabi olduğundan farklı ilâhi yahut fiziki kurallara tabi olmaz.

***

Bizim gelecek tepkileri göze alıp bu ve bunun gibi “acı gerçekleri” dile getirmemiz çok bir şey ifade etmez. Bunları diyanetin ve halkın itibar ettikleri alimlerin söylemesi gerekir. Hem de lafı dolandırmadan, istisnalar koymadan.

Yoksa bu bataklık daha çok hastalık üretecek.

Hür İrade Bir İllüzyon mu?

Hür İrade Bir İllüzyon mu?

SchopenhauerÜnlü Alman filozof Arthur Schopenhauer, 1839 yılında Norveç Kraliyet Bilimler Akademisi’ne sunduğu “Hür İrade Üzerine” (Ueber die Freiheit des menschlichen Willens) başlıklı makalesinde genel olarak insanların “hür irade” diye bir şeye sahip olmadıklarını ileri sürdü. Ona göre insan sadece bir takım öncül sebeplere ve muharriklere tepki veren bir varlıktı.

Schopenhauer, bu konudaki görüşlerini “Makaleler ve Aforizmalar” isimli eserinde şöyle bir aforizmayla özetlemişti:

İnsan istediğini yapmakta hürdür fakat ne isteyeceğini öngörmek insanın elinde değildir.”

libetSchopenhauer’dan yaklaşık bir asır sonra, 1983 yılında Benjamin Libet isimli Amerikalı bilim adamı dünyayı şoka sokan bir keşif gerçekleştirdi. Libet, biyoelektromanyetizmanın insan bilinciyle ilintili olarak nasıl çalıştığını inceliyordu. Gelişen elektronik hassas ölçüm cihazlarıyla yaptığı deneylerle, bir şeyi yapmaya karar vermemizle onu yapmamız arasında yaklaşık 350 milisaniyelik bir gecikme olduğunu ortaya koydu. Biz daha bir fiili gerçekleştirmeyi istediğimizin farkına varmadan önce beynimiz o fiilin emrini veriyordu. Yani gerçekte bir karar, biz daha onu almadan yürürlüğe girmiş oluyordu.

Bu buluş özgür irade kavramının temelden sorgulanmasına yol açtı.

Libet özgür iradeyi reddetmiyordu. Özgür iradenin sadece, şuurumuzun bir isteğimizin eyleme dönüşmesine izin vermek ya da bunu engellemek için karar verirken kullandığı bir çeşit veto gücü halinde var olduğunu ileri sürdü.

Yani Libet’e göre ne isteyeceğimizi kontrol edemiyorduk ama o isteği hür irademizle reddetmek ya da kabul etmek için saniyenin üçte biri kadar zamanımız vardı.

Amerikalı sosyal psikologlar Dan M. Wegner ve Thalia Wheatley, 1999 yılında American Psychologist dergisinde “Aşikâr Zihinsel Nedensellik, İrade Tecrübesinin Kaynakları” (“Apparent Mental Causation, Sources of The Experiences of Will”) başlıklı bir makale yayınladılar. Bu makale çok ciddi tartışmalara sebep oldu zira araştırmacılar makalelerinde Libet’in bulgularından bir adım öteye geçerek “hür irade” diye bir şeyin hiç mevcut olmadığını ileri sürüyorlardı!

Wegner ve Wheatley, makalelerinde, hayatımızda hür irademizle kararlar aldığımızı “sandığımızı”, aslında hür iradenin beynimizin ya da şuurumuzun bize oynadığı bir oyundan başka bir şey olmadığını söylüyorlardı.

Araştırmacılara göre herhangi bir seçimi şuursuzca yaptıktan “sonra” beynimiz tarihi yeniden yazarak o seçimi kendimiz yapmış gibi inanmamızı sağlıyordu.

Makalede şöyle bir örnek veriliyordu: Hiçbir esintinin olmadığı bir günde bir parkta oturduğunuzu düşünün. Bir ağaç dalına bakıyorsunuz, aklınızdan şimdi bu dal hareket edecek diye geçiriyorsunuz ve o anda hareket ediyor. Başınızı çevirip başka tarafa bakıyorsunuz ve sonra tekrar dönüp dala bakıyorsunuz. Şimdi hareket edecek diyorsunuz ve dal yine hareket ediyor. Bu her seferinde böyle olursa bir süre sonra dalı kendinizin hareket ettirdiğini düşünmeye başlarsınız. Bu örnek ağaç dalı için biraz garip gelse de elimizi kolumuzu oynatmamızın bundan bir farkı yoktur. Ağaç dalı ne kadar bizim irademizle hareket ediyorsa elimiz kolumuz da o kadar bizim irademizle hareket etmektedir!

Araştırmacılar ellerimizi kollarımızı hareket ettirmemizin dalı hareket ettirdiğimizi “sanmamız” gibi bir illüzyondan ibaret olduğunu, aslında kolumuzu kaldırmaya karar vermediğimizi, kolumuzu kaldırdıktan sonra buna karar verdiğimize inandığımızı iddia ediyorlardı. Çeşitli deneylerle de iddialarını destekliyorlardı.

Wegner ve Wheatley’den Yaklaşık onyedi sene sonra Yale Üniversitesi’nden Adam Bear ve Paul Bloom isimli iki araştırmacı Wegner ve Wheatley’in iddialarını yeni bir deneyle test ettiler.

Red-Dot-Illusion_rev01Deneye katılan her kişinin önüne bir bilgisayar monitörü koyuldu. Ekranda beş tane beyaz nokta görünüyordu. Katılımcılara bu beyaz noktalardan birinin kırmızıya dönüşeceği söylendi ve onlardan hangi noktanın kırmızıya dönüşeceğini tahmin etmeleri istendi.

Burada bilgiye, ipuçlarına dayalı bir tahmin söz konusu olmadığından katılımcılar -bizdeki amiyane deyimle- “kafadan atacaklardı”. Sonra da tutturup tutturmadıklarını söyleyeceklerdi. Normalde teorik olarak beş seçenek olduğu için doğru tutturma ihtimali olan yüzde yirmi oranı hemen gözlemlendi. Fakat “tahmin” için verilen süre azaltıldıkça “tutturduğunu” söyleyenlerin oranı artmaya başladı. Zaman kısaldıkça beyin devreye giriyor ve hiç alakası olmadığı halde katılımcıların doğru seçimi yaptıklarına inanmalarını sağlıyordu. Tahmin için verilen zaman uzadıkça bu “illüzyon” ortadan kalkıyordu ki bu da katılımcıların araştırmacıları ve kendilerini aldatmadığının bir deliliydi. Katılımcılar samimi olarak doğru cevabı tutturabildiklerine inanıyorlardı.

Burada bahsedilen iddialar, sinirbilim ya da psikoloji sahasında bir takım bilimsel tartışmaların çok ötesinde bir anlam taşıyor. Çünkü eğer bu iddialar doğruysa insanlığın üzerine kurulu olduğu bir çok temel kabulün yeniden sorgulanması gerekiyor. Hatta beeli bir bakış açısından bakılırsa, iyilik-kötülük, doğru-yanlış gibi kavramlar bile ortadan kalkıyor. Eğer seçimlerimizi hür irademizle yapmıyorsak, bilinç altımızın biraz geçmiş tecrübelerimize, biraz genlerimize, biraz da çevresel şartlara göre yaptığı seçimi kendimiz yaptık sanıyorsak yaptıklarımızdan nasıl sorumlu tutulabiliriz?

Bu argümanın son yıllarda Amerikan mahkemelerinde suçlu avukatlarınca kullanılmaya çalışılması da gayet enteresan. Avukatlar katil ya da hırsız müvekkillerini şöyle savunmaya çalışıyorlar: “Eğer kolumuzu hareket ettirmek gibi basit bir kararı bile biz veremiyorsak cinayet yahut hırsızlık gibi son derece karmaşık bir eylemden nasıl sorumlu tutulabiliriz. Sorumlu olsa olsa beynimiz, genlerimiz, yetiştirilme tarzımız ve çevremiz olabilir!”

Özgür irade diye bir şey olmadığına inananlar bu sebepten ölüm cezasını yanlış buluyorlar. Beynindeki ya da genlerindeki bir sıkıntının neticesi seri katil olan biri, başka insanlara zarar vermemesi için hapsedilebilir ama nasıl bir kasırgayı ya da depremi sebep olduğu yıkımdan dolayı cezalandırmak söz konusu değilse o kişiyi idam etmek de söz konusu olmamalı diyorlar.

Bu meselenin başka veçheleri de var.

Kuantum fiziğinde ortaya çıkartılan o meşhur “gözlemci gözleneni değiştirir” ilkesi burada da iş başı yapıyor.

Deneyler gösteriyor ki özgür iradeye sahip olduğuna inanmayan insanlar suç işlemeye, bencilliğe ve depresyona daha eğilimli oluyorlar. Kendi iradesi ile kararlar alıp uyguladığına inanan insanlar ise kurallara uyma, işte başarılı olma, yardımsever ve cömert olma konularında diğerlerinden daha önde oluyorlar.

Özgür iradenin olmadığını savunan bilim adamları buradan hareketle ikiyüzlü sayılabilecek bir pozisyon alarak şunu söylüyorlar: “Hür irade diye bir şey yok ama insanların bunu bilmesi dünyayı yaşanacak bir yer olmaktan çıkartır. Bencillik, acımasızlık, kötülük ve her türden suç artar. O yüzden bu gerçeğin kitlelerce bilinmemesinde fayda vardır!”

Bilimsel temellere dayandırılmış ve geniş kitlelerce benimsenmiş bir nihilizmin tüm toplum üzerinde yıkıcı bir etki yapacağı konusunda bu bilim adamları haklı görünüyor ama belki Müslümanlar olarak meseleye bizim de sunabileceğimiz farklı bir perspektif olabilir.

İşin doğrusu bahsedilen bu yaklaşımın arkasında deterministik, naturalist ve netice itibariyle dinsiz bir hayat kavrayışı var. İnsanların hür -ya da cüz’î- iradeye sahip olmadığı bir dünyada dinden de bahsedilemez. Zira bu mantığa göre doğru ya da yanlışı seçmek diye bir şansımız yoksa insanlar yaptıklarından sorumlu tutulamazlar.

Öte yandan bu kavrayış insanı, fatalistik yahut bizdeki karşılığıyla “cebriyyeci” bir varlık algısına da götürülebilir. Yani yapıp ettiklerimizin önceden belirlenmiş bir kaderin kazasından ibaret olduğu ve bizim onlar üzerinde hiçbir etkimizin bulunmadığı düşüncesine.

Hür irade konusunda kafa yoran Müslümanlar doğal olarak ilk kaynak olarak Kur’an-ı Kerim’e başvurmak zorundalar. Kur’an-ı Kerim’de insanların hür iradeleriyle seçim yapabileceklerini söyleyen ayetler var. Örnekleyecek olursak:

Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
(Şems, 7-9)

Biz Kur’an’ı, insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu peyderpey indirdik. De ki: “Ona ister inanın, ister inanmayın.
(İsra, 106-107)

De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.”
(Kehf, 28)

Şüphesiz bunlar bir öğüttür. Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
(Müzzemmil, 19)

İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
(Nebe, 39)

Dileyen onu düşünüp öğüt alır.
(Abese, 12)

Öte yandan bahse konu tartışmaları Müslümanlar açısından son derece ilginç hale sokan başka ayetler de var:

O, âlemler için, içinizden dürüst olmak isteyenler için, ancak bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
(Tekvir, 27-29)

İşte bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine ulaştıran bir yol tutar. Allah’ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(İnsan, 29-30)

Bu ayetlerden çok farklı çıkarımlar yapılabileceği ortada.

Hür iradenin reddi konusu hemen hicri I. Asırda müslümanların gündemine giriyor. Ca’d b. Dirhem ve Cehm b. Safvan, insanın fillerinde zorunluluk altında olduğunu, insanın iradesinin ve gücünün olmadığını ileri sürüyorlar. Onlara göre göre insanlar fiillerinde bir mecburiyet altındadırlar, yani kendi fiillerini meydana getirirken hür bir irade ve güce sahip değillerdir. Ca’d b. Dirhem, Cehm b. Safvan ve cebr düşüncesini benimseyen diğer Cebriyye’cilere göre Allah’ın dışında hiç kimsenin, ne fiili ne de ameli olabilir. Ameller yaratılmışlara ancak mecaz yoluyla izafe edilebilir. Allah kişinin rengini, şekil ve bedenini yarattığı gibi fiillerini de yaratır. Kulun mecazi anlamda bir gücü bulunmakla birlikte bunun fiilin meydana gelmesinde herhangi bir etkisi yoktur. Ağaçların meyve vermesi, suyun akması, güneşin doğması neyse insanın fiilleri de odur.

Hicri II.asrın başlarında ortaya çıkan Mu’tezile akımının imamları ise insanın fiillerini hür iradesiyle ve kendi gücüyle meydana getirdiği iddiasındaydılar. İnsanın fiillerinde hür olduğu fikrinin ilk temsilcilerinden Ma’bed el-Cüheni, Gaylan ed-Dımışki’ye ve daha sonra Amr b. Ubeyd ve Vasıl b. Ata’ya göre; kader diye bir şey yoktu, bütün işler insanın kendi iradesiyle yapılır, insan kendi eylemlerini kendi bilgisiyle bizzat kendisi takdir ederdi. Allah’ın ezelde insanın fiillerini takdir etmesi, insan fiilleri üzerinde herhangi bir müdahalede bulunması söz konusu değildi. Allah insana özgür bir irade verip fiillerinden dolayı onu sorumlu tutmasaydı, Allah’ın insanları suç işlemeye zorlayıp, sonra da bundan dolayı insanları cezalandıracağı bir durum söz konusu olurdu ki, bu Allah’ın adaletiyle bağdaşmayacak bir sonucu doğururdu.

Emevi’ler devrinde yükselen bu kaderiyye-cebriyye tartışmalarının pratik/siyasi bir anlamı vardı. Emevi’ler işledikleri günahları, yaptıkları zulümleri meşrulaştırmak, biraz da halkta oluşan infiali hafifletmek için cebriyyeci görüşleri ileri sürmüşlerdi. Kendilerini şöyle savunuyorlardı: Böyle oluyordu çünkü Allah böyle yazmıştı. Olanlara isyan etmek kadere isyan anlamına gelirdi. O yüzden yapılacak tek şey yaşananları sineye çekmekti.

Hür iradenin yahut cüz’î iradenin varlığı ve boyutları konusu oldukça netameli bir mevzu. Bu zor kelâm problemi İslam dünyasında asırlar boyu tartışılmaya devam etti.

İlk İslâm filozofu sayılan Kindî, insanın kalbine doğan düşüncelerin tesiriyle harekete geçen iradesine bağlı olarak fiillerini meydana getirdiği görüşündeydi. Fârâbî ve İbn Sînâ’ya göre insanın iradî fiilleri onun niyet ve kastına bağlıydı, niyet fiilden önce mevcut olduğu halde kasıt fiil anında vuku buluyordu. İnsan fiillerinde hür olmakla birlikte bu hürriyet kâinatta hâkim olan küllî nizam ve kanunlarla sınırlıydı. İbn Rüşd’e göre ise Allah insana fiillerini gerçekleştireceği irade ve kudreti vermiş olduğu halde bu insanın bütünüyle hür olduğunu göstermezdi. Zira insan, tamamen ilâhî tasarrufa bağlı bulunan hâricî ve dâhilî sebeplere boyun eğmek mecburiyetindeydi.

Genellikle Cehmiyye ve Sûfiyye’nin oluşturduğu, hür irademiz olmadığını söyleyen Cebriyye’ye ait görüşlerin âlimlerin çoğunluğu tarafından hem aklî hem de naklî açıdan isabetli görülmediği anlaşılıyor. Zira bu yaklaşım ilâhî buyrukları anlamsız hale getirmek suretiyle şeriatı geçersiz kılıyor ve insanların iyi veya kötü işler yaptığını bildirip onlara çeşitli fiiller nisbet eden âyetlerle de açıkça çelişiyor.

Mu‘tezile’nin, ilâhî irade ve kudretin hiçbir etkisi bulunmadan insanın kendi kendine fiillerini yaratabildiğini iddiası da aşırı görülüp Sünnî âlimlerce şiddetle eleştirilmiş.

Orta bir yol tutmaya çalışan Eş‘ariyye de şiddetli eleştirilerden kurtulamamış. Mâtürîdî ve Mu‘tezilî âlimler, Eş‘ariyye’nin savunduğu fiil anlayışının aklî bakımdan tutarsız olan cebre götürücü bir nitelik taşıdığı hususunda birleşmiş görünüyor.

Peki Mâtürîdiyye’nin görüşleri? Mâtürîdiyye’nin yaratılmış bir varlık olan insanda Allah tarafından yaratılmayan bir cüzî iradenin bulunduğunu kabul etmesi, varlık ve yoklukla nitelendirilemeyen bir cüzî iradeye dayanarak insanın sorumluluğunu temellendirmeye çalışması da diğer kelam ekolleri tarafından eleştirilmiş.

Şimdi benzer bir tartışma tamamen başka bir yönden gündemimize dahil oluyor.

Anlaşılan o ki Allah bize bir hareket alanı, bir cüz’î irade vermiş. İstediğimizi yapabiliyoruz ama bir taraftan da bizim istememiz onun istemesine bağlı. Bazı alimler, Allah’ın iradesinin, bizim hür irademizle hareket etmemizi de sağlayabilecek şekilde tecelli edebileceğinin altını çiziyorlar! Yani Allah birşeyi dilemeden biz dileyemeyiz ama ya Allah kendi dilemeden bizim dileyebilmemizi murad ederse? Mesele çetrefilleşiyor…

Müslümanlar olarak hayatımızın her aşamasında “inşallah” kelimesini kullanarak -çoğu kez farkında olmadan- bu hakikati dillendirmiş oluyoruz. “İnşallah” Allah dilerse/murad ederse demek. Müslümanlar şunu yapacağım, bunu yapacağım, falanca iş şöyle olacak demek yerine “inşallah” diyorlar. Yani “inşallah” dediğimizde, ancak Allah dilerse/murad ederse öyle olur demiş oluyoruz!

Böylece başa döndük. Schopenhauer, “İnsan istediğini yapmakta hürdür fakat ne isteyeceğini öngörmek insanın elinde değildir.” demişti. İnsanın ne isteyeceğini belirlemenin, insanın yaratıcısı olan yüce Allah’a mahsus bir ayrıcalık olduğu aşikâr.

Burada temel problem, zaman denilen dördüncü bir boyut içinde hapis olan insanın o boyuttan tamamen bağımsız olan Allah’ın murad edişini kendi kısıtlı kavrayışıyla anlamlandırmaya çalışmasından doğuyor sanki. Cisimlerin yüksekliğinin olmadığı iki boyutlu bir dünyaya ait bir şeklin -mesela üçgenin- üç boyutlu dünyaya ait bir şekli -mesela küreyi- hiçbir zaman tam olarak kavrayamayacak olması gibi biz de sınırlı algımız ve kavrayışımızla kapasitemizi aşan bir işe soyunuyoruz.

Çeşitli bağımlılıkların tedavi süreçleri bize enteresan bir pencere açıyor. Kimi bağımlıların içlerinden gelen o isteği durdurma konusunda başarılı olduklarını, kimilerinin bağımlılıklarından asla kurtulamadıklarını görüyoruz. Yani mesela sigarayı bırakmayı can-ı gönülden istediği halde ömrü boyunca bunu başaramayan, bıraktım zannederken yeniden içmeye başlayan insanlar varken hayatının bir noktasında son sigarasını içip bir daha sigaraya dokunmayan insanlar da var. Bunu kuvvetli bir irade ile açıklamak makul görünmüyor. İnsanın iradesinin üzerinde bir irade olduğunu görmek gerekiyor.

Bu o kadar böyle ki hayatımızda ortaya koyduğumuz hiçbir iradenin garantisi yok!

Kırk yıllık koyu dindar bir Müslüman bir anda ateist olabileceği gibi Allah’a inanmayı kendince çok sağlam delillerle ömrü boyunca reddetmiş biri bir anda Allah’a inanmaya başlayabilir.

Kimbilir belki de “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” duasının Resulullah’ın en sık tekrar ettiği dualardan birisi olmasının sebebi de budur.


Bu yazı fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.
(http://fikircografyasi.com/makale/hur-irade-bir-illuzyon-mu)

http://www.scientificamerican.com/article/is-free-will-an-illusion/

 

http://www.dailymail.co.uk/news/article-3567709/Free-ILLUSION-created-brains-new-study-finds.html

 

http://blogs.scientificamerican.com/bering-in-mind/scientists-say-free-will-probably-doesnt-exist-but-urge-dont-stop-believing/

 

http://blogs.scientificamerican.com/mind-guest-blog/what-neuroscience-says-about-free-will/

 

http://www.theatlantic.com/magazine/archive/2016/06/theres-no-such-thing-as-free-will/480750/

 

http://www.independent.co.uk/news/science/free-will-could-all-be-an-illusion-scientists-suggest-after-study-that-shows-choice-could-just-be-a7008181.html

 

http://www.naturalism.org/worldview-naturalism/tenets-of-naturalism

 

http://cogsci.ucd.ie/introtocogsci/docs/Agency-1999.pdf

 

http://www.theguardian.com/law/2012/may/29/will-neuroscience-change-criminal-justice

 

https://en.wikipedia.org/wiki/Benjamin_Libet

 

http://dusundurensozler.blogspot.com.tr/2008/05/mutezile-mezhebinde-insanin-fiilleri_09.html

 

http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=130060

Bu Haliyle Bu Binada Oturamayız

Bu Haliyle Bu Binada Oturamayız

Laz müteahhitlerin sevdiği gibi sürekli kaçak kat çıkılan bir bina tasavvur edelim. Binada oturuyoruz ama binanın her tarafından garip sesler geliyor. Bir inceletiyoruz ki inşaatta deniz kumu kullanmışlar, yeterli demir yok, beton kalitesiz, su tesisatı paslanmış, musluktan akan sular hastalık taşıyor, elektrik tesisatı her an kısa devre yapıp yangın çıkartabilir.

Aklımıza derhal iki soru geliyor:

1.Bu bina ıslah olur mu?

2.Bu binayı yıksak, sağlam olduğuna emin olduğumuz temelleri üzerine daha iyisini yapabilir miyiz?

Şurası açık ki birşeyler yapmazsak bina kendiliğinden yıkılıp gitmek üzere. Gerçi şu anki standartlarından rahatsız olmayan ev sakinleri yıkıntılar arasında da yaşamayı sürdürebilir ama yıkılan evde yaşamayı kabul etmeyip evi terkedecek olanlar da az değil.

Bahsettiğim “bina”, bugünkü İslam algımız, kavrayışımız ve yaşayışımızdır.

Kimse kendini kandırmasın. Acı gerçekle yüzleşelim: bu bina yıkılmak üzeredir!

21. asırdaki İslam kavrayışımız ne adalet üretiyor, ne iyilik, ne refah ne de estetik.

Binaya her asırda eklenmiş “kaçak katlar” ve “kaçak tesisatlar” artık mütemadiyen hastalık üretiyor.

Binanın tabanından gelen tertemiz su, üst katlarda yaşayan bizlere ulaşıncaya kadar kirleniyor.

2000’li yılların “sakinlerine” bakıyorsunuz o mikroplu suları içe içe hastalanmışlar.

Bir tarafta IŞİD’çılar ellerinde kanlı kılıçlarla kafa kesiyor.

Öbür yanda taliban sünnete uyuyoruz diye sakalsız dolaşmayı yasaklıyor, put yıkıyoruz diye 1500 senelik heykelleri havaya uçuruyor.

Bir kısım tarikat mensupları saçma sapan şarkılarla danslara kendilerinden geçmeyi dindarlık sanıyor.

Diğer bir kısım “müridan”, bir takım biçare adamları, kerameti kendinden menkul şeyhleri tanrı edinip tapıyor.

Bir takım namussuzlar dini bir geçim kapısı yapmış, din satarak kitlelerin iliğini sömürüyorlar.

Beri tarafta ise ahir zaman/mehdi uydurmalarıyla beyni yıkanmış bir grup, haşhaşileri yeniden tarih sahnesine çıkartıyor.

Birşeyler yapmak, birşeyleri değiştirmek mecburiyetindeyiz.

***

Bina metaforumuzda temel kazıklarına karşılık gelen temel prensiplerimizi hatırlamamız lazım.

İster bu binayı ıslah etmeyi, ister yıkıp yeniden yapmayı seçelim, mesele temel kazıklarına gider dayanır.

Binamızın üzerine oturduğu sağlam temelleri (prensipleri) kemiren batınilik/hurufilik kurtçukları ya da sulandırarak zayıflatan sufi inhirafları gibi ne varsa kurtulmamız gerekir.

Daha somutlaştıralım.

Bizim prensiplerimiz bellidir. Hemen birkaç tanesini hatırlatalım:

Allah’tan başka tanrı tanımamak, hocalarımızı, liderlerimizi, cemaatlerimizi, kitaplarımızı, emellerimizi ya da parayı tanrı edinmemek.

Doğru söylemek, sözünde durmak, yalancı şahitlik ya da hile yapmamak, kimselere iftira etmemek, kimseyi ne amaçla olursa olsun aldatmamak.

Akrabaya, muhtaca, mazluma yardım etmek.

Haramı helal, helali haram saymamak.

Çalmamak, çaldırmamak, rüşvet vermemek, rüşvet almamak.

Adil olmak, kul hakkı yememek, ne uğruna olursa olsun kimseye haksızlık yapmamak.

Emaneti (velev ki Müslüman olmasa bile) ehline vermek.

***

Temel prensipler zaman ve şartlara göre değişmez.

Yalan her zaman ve her halde yalandır.

Kul hakkının yenebileceği hiçbir özel şart olamaz.

Bugün kim bir takım sebepler, gerekçeler uydurarak temel prensiplerin etrafını dolanıyorsa bu dinin düşmanı bellenmelidir. İsterse bunu din adına yaptığını iddia ediyor olsun.

Bugün kim “mânâ âlemi” dediği bir paralel evrenden haberler getirdiğini, Allah ile peygamber ile görüştüğünü, mesajlar aldığını söylüyorsa ya akıl hastasıdır ya yalan söylüyordur.

Bu tür hezeyanlara zemin hazırlayan tüm literatür hızlıca elden geçirilmeli, “prensiplerle” çelişen ne varsa kangren olmuş uzuv misali kesilip atılmalıdır.

Kahraman

Kahraman

Dünyanın gelmiş geçmiş en meşhur boksörü Muhammed Ali 3 Haziran 2016 günü Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Tüm dünya bu 74 yaşındayken bile unutulmayan “kahramanı” konuşuyor. Pek az faniye nasip olabilecek çapta bir bilinirlik bu doğrusu. Bunun nasıl elde etti Muhammed Ali?

Dünya ağırsiklet boks şampiyonu ünvanını üç kez kazanarak mı?

Hayır!

Tarih boyunca nice şampiyonlar, nice gol kralları, nice birinciler çıktı ama hiçbiri onun kadar tanınmadı, sevilmedi. Spordaki başarısı, şöhretinin sebebini tek başına açıklamıyor.

O unutulmaz bir “kahramandı” çünkü parasını, şöhretini, kariyerini, madalyalarını hatta hayatını, inançları uğrunda feda edebileceğini göstermişti.

1960 senesinde henüz 18 yaşındayken olimpiyatlarda Amerika adına ağır siklet boks şampiyonu olarak dikkati çekmişti. Amerika’da ırkçılık tam gaz sürüyordu. Amerikan “müesses nizamı” zencilere sadece spor ve müzikte -nispeten eşitlikçi- bir hayat alanı tanıyordu.

Yani bu kaslı ve yumuşak sesli kölelerin öne çıkmalarına, sadece efendilerini eğlendirdikleri zaman göz yumuluyordu.

O zamanki ismiyle Cassius Marcellus Clay Jr. 1964 yılında, “yenilmez” Sonny Liston’u devirerek dünya ağırsiklet boks şampiyonu ünvanını ele geçirdi.

İçinden çıktığı zenci toplumunun neredeyse tamamı için “hayallerin ötesinde” bir hayatı yakalamıştı. Para kazanıyordu, meşhurdu, televizyonlara çıkıyordu.

Hemen şampiyonluktan sonra müslüman olduğunu açıkladı.

Bir basın toplantısı yapıp “bundan sonra beni Cassius Marcellus Clay Jr. diye çağırmanızı istemiyorum, bu benim köle ismim” dedi. “Bana bundan sonra “Cassius X” diyeceksiniz. Çünkü mevcut soyadım, beni anavatanım Afrika’da köleleştirerek Amerika’ya getiren beyaz efendime ait ve ben onu kullanmayı reddediyorum. Gerçek soyismimin ne olduğunu bilmediğimden matematikte bilinmeyeni göstermek için yararlanılan X harfini kullanacağım!”

Ortalık karıştı. Onu, sanki evlerindeki sevimli evcil hayvan gibi gören beyazlar anında ateş püskürmeye başladılar. Müslüman olduğu için şampiyonluk ünvanı elinden alındı. Boks maçı yapması yasaklandı. Beyaz efendilerin bu “küstah zenciye” dersini öğretmeleri gerekiyordu. Onu Vietnam’a savaşmaya gönderme kararı aldılar. Vietnam, soğuk savaş döneminin sıcak çatışmalarından birisinin yaşandığı yerdi. Dünyanın uzak bir ucunda, politik hedefler uğruna girişilmiş kanlı bir savaştı. Amerikan propaganda makinesi vatanseverlik pompalıyordu. “Komünistlere haddini bildirmek için öne çıkan kahraman Amerikalılar” hikayesi anlatılıyordu.

Genç şampiyona haince bir tuzak kurulmuştu. Eğer Vietnam’a giderse burnu sürtülmüş olacaktı. Hatta kimbilir, belki nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla öldürülecek ve yılanın başı küçükken ezilmiş olacaktı. Öte taraftan askere gitmeyi reddederse korkaklıkla, vatan hainliğiyle itham edilecek, gözden düşürülecek, hapse atılarak pasifize edilmiş olacaktı.

Gözler tamamen köşeye sıkıştırıldığı düşünülen Caissus X’teydi. Genç şampiyon öyle bir beyanat verdi ki “beyaz efendiler” bir dünya ağır siklet boks şampiyonunun yumruğu insanın yüzünde nasıl patlar öğrenmiş oldular:

“Benim Vietnamlılarla bir kavgam yok, vicdanım ‘yüce ve güçlü Amerika’ için gidip çamur içinde yaşayan fakir insanları, kardeşlerimi, koyu renkli insanları vurmama izin vermiyor. Onları ne için vurayım ki? Onlar ban hiç “zenci” diye hakaret etmediler, beni hiç linç etmediler, köpeklerini üzerime salmadılar, kimliğimi elimden almadılar, anama babama tecavüz edip öldürmediler. Bu zavallı insanlara nasıl ateş edebilirim? Gitmiyorum. Atın beni hapse.”

Bu beyanattan sonra Amerika’nın tüm eyaletlerinde boks lisansı iptal edildi. Hapis ve para cezasına çarptırıldı. Zamanın Illinois valisi Otto Kerner Jr., onun “mide bulandırıcı” olduğunu söylerken, Maine valisi John H. Reed “Her vatansever Amerikalı bu adama karşı tam bir ikrah hissetmeli, onu aşağılık görmeli” diyordu. 1971’de en üst düzey mahkeme olan Amerikan Yüce Mahkemesi’nin hakimleri temyiz başvurusunu oy birliğiyle reddettiler. Ama bu arada onun fitilini yaktığı bomba Amerika’nın kucağında patlamıştı. Bütün ülkede savaş karşıtı protestolar yayılıyordu. İnsanlar onun korkak olduğunu düşünmek bir tarafa, onun bu “cesur” çıkışının ardında saf tutmaya başlamışlardı. Nihayet bu protestolar işe yaradı ve Amerika Vietnam’dan çekilmek zorunda kaldı.

Muhammed Ali “delikanlı” tavrıyla tüm dünyada mazlumların kahramanı haline geldi. Onun maçları artık birer spor müsabakası olmaktan çıkıp sembolik bir önem kazandı. Ezilenlerin, sömürülenlerin sesi ve yumruğuna dönüştü Muhammed Ali.

İşte bu yüzden geçtiğimiz asrın en büyük kahramanı olarak ismini tarihe yazdırdı.

Allah ondan razı olsun.

Biz de düşünelim.

Eğer Muhammed Ali Müslüman olduğunu açıklamasaydı belki bunların hiçbiri başına gelmeyecekti. Yiyecek, içecek, gezecek, tozacak ve şampiyonluğun sefasını sürecekti.

Ama o “Muhammed Ali” olmayacaktı.

Onun meşhur sözlerinden birisiyle bitirelim yazımızı:

“Her günü hayatınızın son günüymüş gibi yaşayın. Çünkü eninde sonunda hakikaten öyle olacak!”


Not: Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Maturid’den çıkıp The 99’a uzanan yol

Son yazılarımda, bizdeki bazı tabiatüstü, harikulade menkıbeleri anlatılan evliyalarla, batı zihninin ürettiği Superman, Batman, Spiderman gibi süper kahramanlar arasında bir benzerlik olduğu üzerinde durmaya çalıştım.

Nasıl oluyor da “Tanrısal” güçlere sahip, (mesela depremlere sebep olabilen ya da tabi afetleri durdurabilen) insanların inanılmaz hikâyeleri, tevhidi her şeyin önüne koyan İslam inancının içinde kendisine yer bulabiliyor sualine cevap arıyorum.

Bu basit gibi görünen meselenin kaynağı, aslında İslam dünyasındaki kadim kelam tartışmalardan birine gidip dayanıyor.

Pek çoğumuz bize daha çocukken ezberletilen “itikatta imamız İmam Maturidir” sözünü ya hayal meyal hatırlarız ya hiç hatırlamayız. İmam Maturidi’nin kim olduğu ve neden itikat konusunda onun takipçisi olduğumuzu kimseler pek merak etmez. Onu tercih ettiğimizi söylediğimize göre İmam Maturidi ile aynı görüşte olmayan başka kimselerin de olması gerektiğini çıkarabiliriz ama ne o kimselerin kimler olduğunu ne de hangi noktalarda Maturidi’den ayrıldıklarını merak ederiz.

Kabul etmek gerekir ki bu kelam tartışmaları çok derin felsefi tartışmalardır ve avamın, sıradan hak kitlelerinin bu derin meselelere ilgi duymaması ve onları anlayamaması normaldir. Öte yandan ta dokuzuncu asırda tartışılmış derin mevzuların bugün “havas” arasında hak ettiği şekilde tanınıp bilinmediği, yeterince tartışılmadığı da bir gerçektir.

Her ne kadar çetin meseleler de olsa bu teorik tartışmaların doğrudan pratik hayatımıza tekabül eden, gayet can yakıcı sonuçları bulunmaktadır.

Allah’ın zatı ile sıfatlarının birbirinden ayrılıp ayrılamayacağı konusu bunlardan birisidir.

Esma-ül Hüsna olarak günlük hayatımızın içinde yer eden, Allah’ın güzel isimleri diye bildiğimiz, ezberlememiz, her gün belli sayılarda tekrar etmemiz öğütlenen isimler aslında Allah’ın sıfatlarıdır.

Tartışma şudur: Allah’ın zatı ile sıfatları birbirinden ayrılabilir mi?

Eğer ayrılamaz diyorsanız zaten bunları sıfat değil, “isim” olarak tanımanız gerekiyor. Mesela ikram eden, nimet veren anlamındaki “kerim” sıfatının sadece Allah’ı tanımlayan ve ondan ayrılamayacak isimlerinden birisi olduğunu benimsiyorsunuz.

Peki, bunun pratik hayatımızda karşılığı ne? Bu hassasiyeti taşıyan ve bu meseleden haberdar olan Müslümanlar, çocuklarına nasıl asla “Allah” ismini vermiyorlar, ama kolayca “Abdullah” (Allah’ın kulu) ismini veriyorlarsa, aynı sebepten “Kerim” yerine de “Abdülkerim” yani (Kerim’in kulu) ismini verirler. Çünkü Kerim olan sadece Allah’tır ve çocuğu o isimle çağırmak, Allah diye çağırmak gibi yanlış görülür.

Ama Allah’ın bazı sıfatlarının bazı insanlarda olduğu gerçeğini ne yapacaksınız? Mesela bolca ikram eden, “kerim” kullar vardır dünyada. Kendisine kolayca “çok kuvvetli, çok dayanıklı, âcizliği, za’fiyeti ve gevşekliği olmayan” anlamında hakikaten “metin” veya çok çok zengin anlamında “gani” diyebileceğiniz kişiler tanırsınız. Çok affedici anlamında “gaffar”, sıfatını hak eden dostlarınız olur.

İşte burada Allah’ın zatı ile sıfatları birbirlerinden ayrılmaz diyenlerin iddiaları “vahdet-i vücud” düşüncesine doğru evirilmeye başlıyor. Allah’ın sıfatı kendisinden ayrılamayacağına göre –haşa- yeryüzünde yürüyen sayısız Allah fikrinden kaçınmanın tek yolu olarak, Allah’ın sıfatlarını yeryüzünde sergileyen kimselerin aslında Allah’ın yeryüzündeki hayli eksik birer tecellisi/yansıması oldukları düşüncesi ileri sürülüyor. Bu düşüncenin sahipleri, nihayet her varlık kategorisi, her sıfat bir şekilde Allah’a nispet edilebileceği için “la mevcude illallah” yani aslında Allah’tan başka mevcut olan hiçbir şey yoktur diyerek kendi varlıklarını bile inkâr etme noktasına ulaşıyorlar.

Hilmi-YavuzHilmi Yavuz “İslam’ın Zihin Tarihi” isimli eserinde, aslında Maturidî ve Eşarî kelamları arasında bu konuda tartışma olmadığını, Allah’ın zatı ve sıfatlarının ayrılamaz oluşu konusunda, “fuzzy-kırçıl” bir noktada konsensus olduğunu iddia ediyor:

Maturidîler fiili sıfatların Allah’ın zatıyla kaim, kadim sıfatlardan olduğunu; Eş’arilerse bu sıfatların (fiili sıfatların) nisbi ve hadis sıfatlar olduğunu ifade ederler. Ebu’I Muin El-Nesefi’nin Tebsiret el-Edille’sinde bu fark, Maturidilik açısından şöyle izah edilmektedir: “Bizce fiili sıfatlar dahi zati sıfatlar gibi kadimdir (…) Eş’arilerce fiili sıfatlar kadim değildir, hadistir. Bizce “Tekvin’ sıfatı kadim olup, hadis olan ‘Mükevven’dir, yani bunların (Eş’arilerin, H.Y.) kail oldukları gibi, “Tekvin’ ile ‘Mükevven’ yekdiğerinin aynı değildir. Binaenaleyh ‘Mükevven’ hadis ise de, ‘Tekvin’ hadis değildir.”

(..) Gazali, El İktisad’da ‘zatî’ sıfatlar ile ‘fiili’ sıfatların, birbirlerine bilkuvve ve bilfiil nisbetleri olduğunu belirtir. Bir başka deyişle zatî ve fiili sıfatlar arasında var olduğu iddia edilen fark, aslında, bilkuvve olan ile bilfiil olan arasındaki farktan öte bir şey değildir. Fark, ilahi bir sıfatın bilkuvve veya bilfiil mevcud oluşuna göre, zati veya fiili sıfat adını almasındadır. Yani, Eş’ari kelamında da zât ile sıfat, tıpkı Maturıdî kelamında olduğu gibi, ne aynıdır, ne gayrı. Kısaca, bir sıfatın bilfiil veya bilkuvve mevcut olması, ‘zatî’ ve ‘fiili’ ayrımını meşru göstermez. El İktisad’da Gazali’nin verdiği örnek yeterince açıklayıcıdır: “Mesela, kılıç daha kınında iken ‘keskin’ dendiği gibi, kılıç ile herhangi bir kesme eylemi hasıl olduğu zaman da, fiile iktiranından dolayı ‘keskin’ denir. (…) Kılıç kınında iken bilkuvve ve kesme eylemi hasıl olduğu zaman da bilfiil keskindir. (…) İşte bunun gibi, daha kınında iken kılıca ‘keskindir’ denmesine sebep olan manaya uygun olarak Yüce Allah da ‘ezelde Halık’dır’ denmesi doğru olur.”

http://www.alticizilisatirlar.net/acs/esari-maturidi

Günümüzde Müslümanların önemli bir kesimi, bu itikadi çizgiyi benimseyerek, bir mürşid-i kâmil elinde, isleri silip temizlenen bir cam gibi temizlendikçe Allah’ın nurunu daha çok yansıtacaklarına, nihayet bir noktada asıllarına rücu ederek Allah’da yok olacaklarına (fena fillah) inanıyorlar.

Eğer zaten tüm insanların Allah’ın yeryüzündeki eksik yansımaları olduğuna inanıyorsanız, bazı kimselerin “insanüstü” fiiller gerçekleştirmesi sizin için sıradanlaşıyor.

Ağırlaşan yazımın bu noktasına kadar tahammül edebilenler oldu mu bilmiyorum ama bu uzun girizgâhı bağlayacağım bir yer var!

OpenerBahsettiğim düşünce sistemi, çoktan bir “İslami süper kahramanlar” çizgi romanına ilham vermiş!

Naif El Mutava isimli Kuveytli bir psikolog her biri Allah’ın 99 ismine tekabül eden 99 “İslami” süper kahraman karakteri yaratmış. Ürününün ismi “The 99”. Ülkemizde hem çizgi romanı yayınlanıyor hem de çizgi filmi. Mutava’nın karakterlerinden bazılarından örnek verelim:

Alim (herşeyi bilen) sıfatının temsilcisi Nasır Ali. Süper kahraman hüneri: akıl okuma.

Baki (hiç ölmeyen) sıfatının temsilcisi Hatem El Cahari.  Süper kahraman hüneri: hiç bitmeyen enerji, ölümsüzlük potansiyeli

Bari (şifa veren) sıfatının temsilcisi Harun Ahrens. Hüneri: iyileştirme kabiliyeti.

Batın (gizli, saklı) sıfatının temsilcisi Rola Hadrami. Hüneri: kendini ve başkalarını görünmez yapabilme ya da görünmez olanları görünür kılma (gizli bilgisayar dosyaları da dâhil (!))

Fettah (açıcı) sıfatının temsilcisi Toro Rıdvan. Kabiliyeti: ışınlanma.

Hadi (rehber) sıfatının temsilcisi Amire Han. Hüneri: izcilik ve yön buluculuk.

 T99_Jabbar_1920x1200[1]Cabbar (güçlü) sıfatının temsilcisi Navaf el-Bilal. Süper güçlü kasların sahibi.

Nur (ışık) sıfatının temsilcisi Dana İbrahim süper gücüyle her yeri ve herşeyi aydınlatabiliyor.

Rafi (kaldırıcı) sıfatının temsilcisi bir Türk! Adı Murat Uyaroğlu ve yerçekimi üzerinde kontrol sahibi!

Daha böyle çok karakter var ama şimdilik bu kadarı ile iktifa edelim.

Son derece teorik ve soyut bir felsefi tartışma nasıl da insanların hayatlarını şekillendiriyor. Bugün IŞİD böyle düşünen insanları şirke girmekle, Allah’a ortak koşmakla suçlayıp kafalarını kesiyor. Ülkemizde bu anlayış iliklerimize kadar işlediği için biz de özellikle Eşari itikadını benimseyen bazı Arapları Vehhabi falan diyerek aşağılıyor hatta yer yer tekfir ediyoruz.

the-99İnsan düşünmeden edemiyor.

Acaba bu meseleleri ne zaman kafa kesmeden, kavga etmeden tartışabilir hale geleceğiz?

Dokuzuncu, onuncu asırda yakaladığımız entelektüel derinliğe ne zaman tekrar kavuşacağız?

Twitter: @salihcenap