Was sind Sie von Beruf?

Bir lisanı öğrenmeye çabalayanlara, hemen yolun başında öğretilen temel kalıplar vardır. “Merhaba”, “nasılsınız?”, “isminiz nedir?” gibi selamlama, hâl hatır sorma ve tanışma cümleleridir bunlar.

Almanca öğrenenler, bu tip temel cümlelerin içinde, diğer lisanları öğrenmeye çalışanların öyle hemen ilk başta karşılaşmadıkları, değişik bir soru cümlesi öğrenirler: “Was sind Sie von Beruf?”

Photo by Amina Filkins on Pexels.com

Bu soru cümlesi dilimize “ne iş yapıyorsunuz?” diye çevriliyor. Hem cümle kuruluşu hem de en temel tanışma cümleleri arasında kendisine yer bulması itibariyle incelenmeyi hak eden bu ilginç soru cümlesine biraz yakından bakalım.

Cümle kuruluşu itibariyle “garip” sayılabilecek bu soruyu Türkçe’ye dümdüz çevirmeye kalksaydık, “meslekten nesiniz?”, “meslek olarak nesiniz?” yahut “meslek açısından nesiniz?” gibi acayip karşılıklar bulmamız gerekirdi.

Almanların soruyu “ne iş yapıyorsunuz” diye değil “nesiniz” diye soruyor olmaları ilginç. Belli ki Alman zihninde kişinin kim olduğunu öncelikle bir meslek olarak ne yaptığı belirliyor.

Bu yüzden yeni bir kimseyle tanışan Alman’ın, muhatabının kim olduğunu anlamak için ilk sorduğu sorulardan birisi, meslek açısından “ne olduğu” !..

Şimdi, bunun bizdeki karşılığını düşünelim. Diyelim ki şehirler arası bir yolculuk için otobüse bindiniz. Yanınıza oturan kişi sizinle tanışmak isterse aşağı yukarı şöyle bir diyalog geçer:

Photo by Film Bros on Pexels.com

– Merhaba… Hayırlı yolculuklar.

– Hayırlı yolculuklar.

– Yolculuk nereye?

– Erzurum

– Ne güzel! Ben de Erzurum’a gidiyorum. Dadaş mısınız?

– Evet.. Siz nerelisiniz?

– Ben Bursalıyım? Bursa’da çok dadaş var. Benim de çok Erzurumlu dostlarım vardır?

– Siz Bursa’nın neresinden?

– İçinden

– Benim amca oğlu sizin oradan evlendi, dünür sayılırız!

– Öyle mi! Gelin kızımız Bursa’nın neresinden?

– Osmangazi’den.

– Deme! Biz de uzun yıllar Kükürtlü caddesinde oturduk. Acaba kimlerdendir?

– Falancaların kızı

– Yahu onlar bizim akrabalarımız!

– Allah Allah şu işe bak!..

Bu minval üzere devam eden diyalog, ortak tanıdık isimlerinin araştırılmasıyla sürer. Varılacak şehirdeki ve hareket edilen şehirdekilerin yanısıra askerlik sırasında tanışılmış olabilecek ortak tanıdıklar araştırıldıktan sonra belki sıra mesleği sormaya gelebilir. O da o mesleği yapanlar arasında da ortak tanıdık olup olmadığını araştırmak için!

Aslında iki kültür arasında lisana da akseden bu farklılık bize hem Alman sosyolojisiyle hem de kendi sosyolojimizle ilgili önemli ipuçları veriyor.

Sosyolojinin kurucu isimlerinden sayılan Alman sosyolog Ferdinand Tönnies “Gemeinschaft und Gesellschaft” isimli meşhur eserinde, insanların paylaşılan kan (akrabalık) ve paylaşılan lokasyon (yer) ve nihayet paylaşılan inanç (fikir) temelinde bir araya gelip kurdukları sosyal yapılara Gemeinschaft (cemaat) ismini verir. Tönnies özellikle toprakla ilişkisi bakımından köye/kıra mahsus saydığı bu birlikteliklerin şehirleşildikçe (medenileşildikçe) çözüleceğini, rasyonelleşmenin eninde sonunda cemaatin sonunu getireceğini söyler. Peki sosyal bir varlık olan insan, cemaatlerin ortadan kalktığı şehirde mutlak bir yalnızlığa mı mahkûm olacaktır? Tönnies cemaatte, “kendilerini ayıran her şeye rağmen” birlikte olmayı seçen insanların, cemiyette “kendilerini birleştiren her şeye rağmen” ayrı durmayı seçeceklerini ileri sürer. Cemiyette ilişkiler, bencilce bir ferdiyetçilik çerçevesinde, tamamen kişisel çıkarlar üzerine kurulacaktır. Kişisel ilişkilerin, duygusal bağlanışların, paylaşılan değerlerin yerini herkese eşit şekilde uygulanan rasyonel kurallar alacak, insanlar artık doğuştan getirdikleri kişisel özellikleri yerine, topluma sağladıkları fayda üzerinden değerlendirileceklerdir.

İnsan topluma nasıl fayda sağlar?

Üretip topluma arz edebildikleri ile…

Kimi hizmet üretir, kimi eşya. Üretilen emtianın gerçek değerini onu üretmek için harcanan zaman ve kalitesi belirler. Benzer ürünleri üretip satma konusunda rekabet yaşanacağı için üreticiler pazarı kaybetmemek adına mütemadiyen daha hızlı ve daha kaliteli üretim yapma gayreti içinde olacaklardır. Bu da kaçınılmaz şekilde uzmanlaşmayı gerektirecektir.

Cemaatte herkes her işe koşulurken (ne iş olsa yaparız ağabey) cemiyette yoğun bir uzmanlaşma beklentisi söz konusudur. Bu da cemiyette insanların “meslekleri” üzerinden tanımlanması neticesini doğuracaktır.

Köyde, “ağanın oğlu olmak”, “asker arkadaşı olmak”, “çok kuvvetli olmak” gibi “özellikler” önemliyken, şehirde insanı kıymetli yapan ancak “bir konunun uzmanı olmak” olacaktır.

Tönnies Gemeinschaft ve Gesellschaft’ı birbirlerini dışlayan kavramlar olarak kurguladığı için eleştiriliyor ama en azından Almanya’da işler büyük ölçüde onun öngördüğü çerçevede ilerlemiş görünüyor.

İşte bu yüzden Alman’ların yeni tanıştıkları kişiye sordukları ilk sorulardan birisi “Was sind Sie von Beruf?” oluyor.

İşte bu yüzden Alman televizyonlarında görünen hemen herkesin adının yanında mutlaka mesleği yazılıyor.

Peki, biz neden yeni tanıştığımız kişinin hemen mesleğini, uzmanlığını değil de memleketini, akrabalarını -hatta çaktırmadan sorabiliyorsak ırkını, mezhebini- soruyoruz?

Belki de hâlâ Gesellschaft’tan (cemiyetten) ziyade Gemeinschaft (cemaat) olarak tanımlanması icab eden bir toplum olduğumuz için…

Belki çoğumuzun vücutları şehirlere taşınmışken akılları ve kalpleri kırda kaldığı için.

Belki hâlâ bir kişi ile iletişim kurmanın yegâne yolunun, çok uzaktan da olsa bir akrabalık bağı keşfinden geçtiğini düşündüğümüz için.

Belki çoğu maalesef gerçek bir mesleğe, gerçek bir uzmanlığa sahip olmayan nüfusumuzun büyük kısmı “uzmanlığa” gerçekten inanmadığı için.

Ne zaman ki şehirlerarası bir otobüste birbirlerine ne iş yaptıklarını soran vatandaşlarımızın sayısı memleket soranların sayısını geçer, o zaman medeniyet yolunda biraz daha mesafe aldığımızı söyleyebiliriz.

Bunun için sanırım en az iki nesil daha beklemek gerekiyor.

Köylülük ve Soyut Düşünce

Köylülük ve Soyut Düşünce

İlahiyatçı Mustafa Öztürk hoca, Karar gazetesindeki 5 Ağustos 2017 tarihli “Köylülük Sorunumuz” başlıklı yazısında köylülüğün Kur’an’da nasıl zemmedildiğini anlattıktan sonra Çetin Altan’a göre köylülüğün öne çıkan işaretlerini madde madde yazmıştı. Bu maddelerden altıncısı çok dikkatimi çekti. Çetin Altan’a göre köylülüğün göstergelerinden birisi “hukuk, adalet, saygı, nezaket gibi soyut kavramların tanımlamalarını yapmaya yanaşmadan, soyut kavramları taş, toprak, bardak, bıçak, ev, araba gibi somut sözcüklerle eşdeğer tutarak konuşmayı yeğleme” imiş.

Ne isabetli bir tespit! Fakat sadece konuşma mı? Köylü kafasında mücerret (soyut) düşünceye pek az yer vardır ve bu maluliyet, konuşmasına, yaşamasına, aldığı tavırlardan verdiği kararlara, seçtiği saftan benimsediği hayat tarzına kadar her şey üzerinde belirleyici olur.

Allah Kur’an-ı Kerim’de bize bedevilerin bu hallerini çok sert bir şekilde bildirir:

Bedevîler, kâfirlik ve münafıklık bakımından hem daha beter, hem de Allah’ın Resûlüne indirdiği kanunları tanımamaya daha yatkındır. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir. (Tevbe,97)

Şöyle bir düşündüğümüzde bugün şikayetçi olduğumuz birçok sıkıntının temellerinde bedeviliğin bu emaresinin, yani soyut ilkeleri anlayamamanın, benimseyememenin, içselleştirememenin olduğunu görebiliriz.

Meşhur bilim kurgu yazarı Kurt Vonnegut (1922-2007), 1952’de yazdığı “Otomatik Piyano” (Player Piano) isimli ilk romanında kahramanlarının ağzından 19. Asrın iki önemli filozofu olan Henry David Thoreau ve Ralph Waldo Emerson’un o bilindik diyaloğuna yer verir. Thoreau, 1846 yılında Meksika savaşı sırasında Amerika’da koyulan oy vergisini ödemeyi reddettiği için, bir geceliğine de olsa hapse atılmıştır. Babası veya dedesi köleliğin kaldırılmasında önce oy kullanmış olanların muaf tutulduğu bu vergi haksız bir vergidir ve fakir beyazlarla zencilerin oy kullanmasını zorlaştırmaktadır.

Thoreau’nun medeni haklar mücadelesindeki fikir arkadaşı Ralph Waldo Emerson, hapse atılan arkadaşını görmeye gittiğinde sorar:

– Henry, neden buradasın?

– Ralph, sen neden burada değilsin?

Vonnegut, roman karakterlerinden Finnerty’e bu diyaloğu anlattırdıktan sonra romanın diğer kahramanı Paul üzerinden bir sorgulamaya girişir:

“Hapse girmeyi mi istemeliyim yani?” dedi Paul, bu hikâyeden kendine bir ders çıkarmaya çalışarak.

“Hapis korkusunun seni inandıklarını yapmaktan alıkoymasına izin vermemelisin.”

“Alıkoymuyor.”

Paul asıl sorunun inanacak bir şey bulmak olduğunu düşündü.

Sanıyorum meselenin bam teli burasıdır. Dünyadaki insanların çoğu ister dini ister seküler tarafta olsun aslında gerçekten inanacak bir şey bulamıyorlar. Bunun sebepleri çeşitlendirilebilir. Bazen soyut olanı kavramak için gereken zihni olgunluğa erişememiş olmak, bazen de dünyayı vahşi bir cangıl, kendisini her türlü ahlaki sınırlamadan muaf, hayatta kalmak için öldürmeye mecbur vahşi bir hayvan gibi görmektir sebep.

concrete-vs-abstract-thinkingBu hali benimseyenler durdukları noktayı -bazen kendilerine bile- itiraf etmekte çok zorlanıyorlar. Çünkü soyut kurallara, ideallere inanmayan, hayatını onlara göre tanzim etmeyen kimselerden kurulu bir sosyal toplulukta hayatta kalmak neredeyse imkânsız. Böyle olunca da gerçek kimliklerini saklayan bir maske takıyorlar. Köprüyü geçene, artık kendilerini gizlemeye mecbur olmayacakları güce erişene kadar her türlü yalanı söylemeye başlıyor, gerçekten inanmadıkları ideallere -hem de yürekten- inanır görünüyorlar.

Toplumu saran iki yüzlülüğün, ne olduğu gibi görünmenin, ne göründüğü gibi olmanın altında biraz da bu yatıyor.

Kaideler, prensipler, yani soyut idealler eğer gerçekten tüm insanlarca içselleştirilebilseydi, cezalara, kolluk kuvvetlerine, hapishanelere gerek kalmazdı. Soyut düşünceyi anlamayan insanlar ancak somut olanla, yani fiziksel cezayla korkutup sınırlandırılabiliyorlar.

Hız tahdidini gösteren levhaları gördüğü halde polis ya da kamera bulunmadığını anlayınca gazı kökleyen ilkel beyinlileri sarsarak uyarmak için sembolik bir işaretten çok fazlası gerekiyor. Şehirlerimizin sokakları işte tam da bu yüzden kambur misali yüksek yüksek hız kasisleri ile doluyor.

Toplumun hemen her katmanında bedevi hoyratlığının izi sürülebilir.

Siyasetçileri ele alalım mesela.

Siyasetçiler muhalefetteyken hürriyet, insan hakları, demokrasi, adalet gibi kulağa hoş gelen soyut kavramlara sıkça müracaat ediyorlar. Peki, dillerinden düşmeyen bu soyut başlıkların altları dolu mu? Yoksa bu sözler onlar için, seçim otobüsleri, gümbür gümbür miting şarkıları, sahne şovları gibi iktidara giden yolda kullandıkları birer geçici araçtan mı ibaret? Kendilerini gerçekten muktedir hissettikleri anda bu soyut kavramların hızla buharlaştığına şahit oluyoruz. Anlıyoruz ki o kadar şikâyet ettikleri şey adaletsizlik değil adaletsizliğe uğrayanların kendileri olmasıymış! Hürriyetlerinden haksızca mahrum bırakılanlar kendileri olmadığı müddetçe hürriyet yahut adalet diye bir meseleleri yokmuş meğer!

Ne yazık ki bedevi kafasının faciası, sadece pozitif kavramlara gösterilen sahte yakınlıkla sınırlı değil. Soyutu kavramakta zorlanan zihinlerin negatif, olumsuz kavramlara gösterdiği tepkiler de sathi, hatta sahtedir.

Yalan, hırsızlık ve yolsuzluk herkesin nefret eder göründüğü fiillerdir. Kurnaz köylü kafası bu olumsuz fiilleri irtikap edeni derhal mahkûm etmeye, hemen darağacına çekmeye hazırdır. Ancak tepkisi, nefreti bu ahlaksız fiillere değil onları işleyenlere yöneliktir. Kendisi imkân bulur, bir de yakalanmayacağına inanırsa yalanı da hırsızlığı da yolsuzluğu da kolayca rasyonalize ediverir: “Savaş zaten hile değil midir?”, “Bizim güçlü olmamız lazımdır.”, “Bugüne kadar onlar yemiştir, şimdi sıra bizdedir.”, “Zaten herkes yapmaktadır” vs. vs…

Bedevi kafası ne yazık ki saldırgan bir kanser misali her yanımızı sarmıştır.

Daha çok para kazanmak için insanlara ihtiyaç duymadıkları tedaviler uygulayan doktorları ayıpladığı halde iki eşantiyon hediye, iki bedava seyahat için falanca ilaç şirketinin ilaçlarını “birazcık” çok yazan doktorlarımız yok mudur?

Çocuğunun dersi boş geçince köpüren ama kendisi bir akrabasının düğününe yahut bir yurtdışı gezisine katılabilmek için günlerce rapor almakta en ufak bir sakınca görmeyen öğretmenlerimiz yok mudur?

Bir siyasi liderden, totaliter eğilimlerinden dolayı nefret ettiğini söyleyen ama kendini askeri gibi gördüğü diktatöre adeta tapan entelektüel müsveddeleriyle sarılı değil midir etrafımız?

Mütemadiyen “bilim üretemiyoruz azizim” diye vahvahlanırken bir yandan da temayüz eden her parlak zihni kendisine tehdit olarak algılayıp, aşağılayarak ya da görmezden gelerek yok etmeye çalışan muhteris akademisyenlerimizin sayısı az mıdır?

İşte bunlar ham köylülüğün, gelişmemiş bedevi zihniyetinin tipik bir göstergesidir.

Bedevîler «İnandık» dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama «Boyun eğdik» deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. (Hucurat, 14)

Sanıyorum imanın kalbe yerleşmesi, birtakım somut göstergelerin hayata katılmasından ziyade inanılan soyut değerlerin içselleştirilmesi anlamına geliyor. Uğrunda fatura ödemeyi göze alamadığımız, somut getiri ve götürülerine göre taşımaya devam ettiğimiz inançlarımızı “iman” diye adlandırmak mümkün değil!

Görülen o ki eğer kurtuluş reçetesi diye bir şey yazmak mümkünse o reçetenin ilk maddelerinden biri, bedevi kafasından, köylülükten kurtulmanın bir yolunu bulmak olmalı.