Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Şiiri şiir yapan, “imgeler” ve onların derin çağrışımlarıdır. Divan edebiyatında bu imgeler “mazmun” ismini alırlar. Mazmun, kelime anlamı olarak “anlam, kavram” demektir. Bir fikrin, nesnenin, şahsın özelliklerini, onu çağrıştıracak kelime grupları içinde sunmaktır. Sanatkârane bir benzetmedir.

Şiir gibi, nitelikli sinema da sembolik anlatımlarıyla kendini gösterir.

İyi filmler, güzel ve yakışıklı oyuncularından, özel efektlerinden, çarpıcı müziklerinden ziyade vurucu semboller kullanmalarıyla klasikleşmeye aday olurlar.

almanya-afis

Kendisi de bir “Almancı” ailenin çocuğu olan Yasemin Samdereli’nin yönetmenliğini yaptığı 2011 yapımı “Almanya – Willkommen in Deutschland” filminde işte aynen böyle, çok hoş bir sembol kullanımına rastladım.

Almanya’ya giden ilk nesilden olan Hüseyin artık yaşlanmış, emekli olmuştur. Bir yandan gurbetin sıkıntılarını ve memleket hasretini yaşarken evlatlarını orada büyütmüştür. Artık Türkçe konuşmakta güçlük çeken torunuyla Almanca iletişim kurmak zorunda kalan bir dededir. Biraz da istemeye istemeye Alman pasaportu alarak tam bir Alman vatandaşı olmuştur.

Hüseyin dede, tüm ailesini, üç oğlu, kızı ve torununu davet ederek onlara bir sürprizi olduğunu söyler. Türkiye’de, memleketinde, köyünde bir ev satın almıştır. Tüm ailenin kendisiyle beraber bu evi görmek üzere Türkiye’ye gelmesini istemektedir.

Aile üyeleri biraz mızmızlansalar da bu öneriyi kabul ederler. Dedenin, “tabi biraz bakıma muhtaç” dediği evi ve o güne kadar uzak ve tatlı hatıralar olarak dinledikleri memleketlerini görmek için yola çıkarlar.

Bütün filmi anlatmayacağım. Yol boyunca flashback’lerle sevimli toruna dedenin Almanya macerası anlatılıyor. Filmin, beni “çarpan” finalinden bahsetmek istiyorum.

Memleketlerine varamadan, dede yolda aniden vefat eder. Aile, dedenin son arzusunu gerçekleştirip onu köyünde defnetmeye karar verir. Köylerine vardıklarında onları gerçek bir sürpriz beklemektedir.

Dede gerçekten bir ev satın almıştır ama “ev” üzerinde kapı olan bir duvardan ibarettir. Kapıdan girdiklerinde aslında “evin” birkaç yıkıntıdan ibaret olduğunu görürler. Dedenin “helvasını” evinin içinde ama açık havada ikram ederler. Çünkü evin ne çatısı vardır ne de kapının üzerinde olduğu duvarın dışındaki diğer duvarları.

Ev, yalnızca dede ve ninenin hayallerinde var olan bir şeydir aslında. Fiziksel gerçekliği bir duvar ve bir kapıdan ibaret kalmıştır. Ailenin “evi” burada değil Almanya’dadır artık. Dedeyi “evine” defnedip dönüş yoluna çıkmak üzereyken Almanya’ya hiçbir zaman intibak edememiş olan evin küçük oğlu Muhammet onlara kararını açıklar. Onlarla Almanya’ya dönmeyecektir. Kalıp babasının viran olmuş evini imar etmeye ve artık burada yaşamaya karar vermiştir.

Bu sembolik anlatımın filmde verdiği mesaj açık ama doğrusu bu “mazmun” bende filmin ötesinde bazı çağrışımlara da sebep oldu.

Siyasi bir çalkantı içindeyiz. Yıllar süren zoraki bir “batılılaşma” sürecinden sonra kafamızda eski zamanlara dair muazzam hayallerle “memlekete” döndük.

Ama sadece birazcık tamire muhtaç saraylar bulmayı beklerken bulduğumuz duvarsız, çatısız bir virane oldu.

Dedelerimizin hayallerinde yaşayan “cennetin” artık var olmadığını kabul etmekte zorlanıyoruz.

Bir tanecik kapı ve duvarı ne kadar süslersek süsleyelim yetmiyor. Bu evin yaşanabilir bir yer olabilmesi için, görünmeyen diğer duvarların ve çatısının imarına ihtiyaç var.

Hamaset, hayaller, tatlı hatıralar başımızı sokacak bir yuva sağlamıyor.

Çöken ahlak, dürüstlük, disiplin, çalışkanlık, hoşgörü duvarlarını yeniden yükseltmemiz lazım mesela.

Hukuk ve adâlet çatısını örtmeden bir ev olmayacak bu virane.

Bu binayı yeniden imar etmekten başka seçeneğimiz yok.

Çünkü burayı beğenmezsek dönüp gideceğimiz bir Almanya’mız yok bizim.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bu Haliyle Bu Binada Oturamayız

Bu Haliyle Bu Binada Oturamayız

Laz müteahhitlerin sevdiği gibi sürekli kaçak kat çıkılan bir bina tasavvur edelim. Binada oturuyoruz ama binanın her tarafından garip sesler geliyor. Bir inceletiyoruz ki inşaatta deniz kumu kullanmışlar, yeterli demir yok, beton kalitesiz, su tesisatı paslanmış, musluktan akan sular hastalık taşıyor, elektrik tesisatı her an kısa devre yapıp yangın çıkartabilir.

Aklımıza derhal iki soru geliyor:

1.Bu bina ıslah olur mu?

2.Bu binayı yıksak, sağlam olduğuna emin olduğumuz temelleri üzerine daha iyisini yapabilir miyiz?

Şurası açık ki birşeyler yapmazsak bina kendiliğinden yıkılıp gitmek üzere. Gerçi şu anki standartlarından rahatsız olmayan ev sakinleri yıkıntılar arasında da yaşamayı sürdürebilir ama yıkılan evde yaşamayı kabul etmeyip evi terkedecek olanlar da az değil.

Bahsettiğim “bina”, bugünkü İslam algımız, kavrayışımız ve yaşayışımızdır.

Kimse kendini kandırmasın. Acı gerçekle yüzleşelim: bu bina yıkılmak üzeredir!

21. asırdaki İslam kavrayışımız ne adalet üretiyor, ne iyilik, ne refah ne de estetik.

Binaya her asırda eklenmiş “kaçak katlar” ve “kaçak tesisatlar” artık mütemadiyen hastalık üretiyor.

Binanın tabanından gelen tertemiz su, üst katlarda yaşayan bizlere ulaşıncaya kadar kirleniyor.

2000’li yılların “sakinlerine” bakıyorsunuz o mikroplu suları içe içe hastalanmışlar.

Bir tarafta IŞİD’çılar ellerinde kanlı kılıçlarla kafa kesiyor.

Öbür yanda taliban sünnete uyuyoruz diye sakalsız dolaşmayı yasaklıyor, put yıkıyoruz diye 1500 senelik heykelleri havaya uçuruyor.

Bir kısım tarikat mensupları saçma sapan şarkılarla danslara kendilerinden geçmeyi dindarlık sanıyor.

Diğer bir kısım “müridan”, bir takım biçare adamları, kerameti kendinden menkul şeyhleri tanrı edinip tapıyor.

Bir takım namussuzlar dini bir geçim kapısı yapmış, din satarak kitlelerin iliğini sömürüyorlar.

Beri tarafta ise ahir zaman/mehdi uydurmalarıyla beyni yıkanmış bir grup, haşhaşileri yeniden tarih sahnesine çıkartıyor.

Birşeyler yapmak, birşeyleri değiştirmek mecburiyetindeyiz.

***

Bina metaforumuzda temel kazıklarına karşılık gelen temel prensiplerimizi hatırlamamız lazım.

İster bu binayı ıslah etmeyi, ister yıkıp yeniden yapmayı seçelim, mesele temel kazıklarına gider dayanır.

Binamızın üzerine oturduğu sağlam temelleri (prensipleri) kemiren batınilik/hurufilik kurtçukları ya da sulandırarak zayıflatan sufi inhirafları gibi ne varsa kurtulmamız gerekir.

Daha somutlaştıralım.

Bizim prensiplerimiz bellidir. Hemen birkaç tanesini hatırlatalım:

Allah’tan başka tanrı tanımamak, hocalarımızı, liderlerimizi, cemaatlerimizi, kitaplarımızı, emellerimizi ya da parayı tanrı edinmemek.

Doğru söylemek, sözünde durmak, yalancı şahitlik ya da hile yapmamak, kimselere iftira etmemek, kimseyi ne amaçla olursa olsun aldatmamak.

Akrabaya, muhtaca, mazluma yardım etmek.

Haramı helal, helali haram saymamak.

Çalmamak, çaldırmamak, rüşvet vermemek, rüşvet almamak.

Adil olmak, kul hakkı yememek, ne uğruna olursa olsun kimseye haksızlık yapmamak.

Emaneti (velev ki Müslüman olmasa bile) ehline vermek.

***

Temel prensipler zaman ve şartlara göre değişmez.

Yalan her zaman ve her halde yalandır.

Kul hakkının yenebileceği hiçbir özel şart olamaz.

Bugün kim bir takım sebepler, gerekçeler uydurarak temel prensiplerin etrafını dolanıyorsa bu dinin düşmanı bellenmelidir. İsterse bunu din adına yaptığını iddia ediyor olsun.

Bugün kim “mânâ âlemi” dediği bir paralel evrenden haberler getirdiğini, Allah ile peygamber ile görüştüğünü, mesajlar aldığını söylüyorsa ya akıl hastasıdır ya yalan söylüyordur.

Bu tür hezeyanlara zemin hazırlayan tüm literatür hızlıca elden geçirilmeli, “prensiplerle” çelişen ne varsa kangren olmuş uzuv misali kesilip atılmalıdır.

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

2013 tarihli Güney Kore yapımı Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz.

NamgoongMinsoo

Devrimci gruba vagonlar arasındaki kapıları açarak “ilerlemeyi” sağlama görevini üstlenen Koreli mühendis “Namgoong Minsoo” filmin önemli karakterlerinden biri. Bu “trenin” yapımında rol alan ama nihayet trende üretilen ve aslında bir yan sanayi ürünü olan Kronol isimli uyuşturucunun müptelası haline gelmiş bir mühendisten bahsediyoruz. Bugün Güney Kore, Hyundai, KIA, LG, Samsung, SsangYong gibi dev teknoloji şirketleri ile batı menşeili kapitalizm treninin en önemli “mühendislerinden” biri hakikaten. Kronol tıpkı diğer birçok uyuşturucu gibi halüsünasyonlara sebep oluyor. Halüsünasyonlar, fiziken dışına çıkmanın mümkün olmadığı trenden zihinsel bir kaçış sağlıyor. Bu kaçış teması öylesine güçlü ki, Namgoong Minsoo’nun son sigaralarını yakmak için kullandığı kibritin üstünde “Fiji” yazıyor. Hani meşhur Truman Show filminde Truman’ın içinde yaşadığı hapishaneden kaçıp kurtulmak için kendine hedef seçtiği Fiii!

Truman-Flight-Fiji

Cemil Meriç, “Bu Ülke” isimli meşhur eserinde Yahya Kemal Beyatlı’nın meşhur “Mehlika Sultan” şiirindeki gençleri batı hayranı Genç Osmanlılara benzetir, Mehlika Sultan’ı da batıya:

Birer çocuktu Genç Osmanlılar… yaramaz, serkeş. Mefhumlar ve müesseselerle oynuyorlardı. Mehlika Sultan’a âşık yedi gençtiler. Meçhulü arıyorlardı, meçhul ve mutlakı. Sonunda hepsi uslandı. Kanatları yorgun, kalpleri yaralı yurda döndüler. Gurbet kocatmıştı genç şahinleri… gurbet ve tecrübeler…

CemilMeriç

Ben de Namgoong Minsoo karakterini, yani batıya hayran, batının ürettikleriyle sarhoş Kore’li mühendisi Mehlika Sultan’a âşık gençlerin en küçüğüne benzettim. Şiiri de kısmen hatırlatalım:

YahyaKemal
Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Gece şehrin kapısından çıktı:

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Kara sevdalı birer âşıktı.

Bir hayâlet gibi dünya güzeli

Girdiğinden beri rü’yâlarına;

Hepsi meshûr, o muammâ güzeli

Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

../..

Mehlika’nın kara sevdalıları

Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya,

Mehlika’nın kara sevdalıları

Baktılar korkulu gözlerle suya.

Gördüler: ”Aynada bir gizli cihân..

Ufku çepçevre ölüm servileri…”

Sandılar doğdu içinden bir ân

O, uzun gözlü, uzun saçlı peri.

Bu hâzin yolcuların en küçüğü

Bir zaman baktı o viran kuyuya.

Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü

Parmağından sıyırıp attı suya.

Su çekilmiş gibi rü’yâ oldu!..

Erdiler yolculuğun son demine;

Bir hayâl âlemi peydâ oldu

Göçtüler hep o hayâl âlemine.

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Seneler geçti, henüz gelmediler;

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Oradan gelmeyecekmiş dediler!..

Namgoong Minsoo de nişan atar gibi attığı yüzükle kuyudaki halüsinasyonu bozan, yani anlamsız hayranlığından kurtulunca hanyayı konyayı anlayan batı aşığı bir doğulu mühendis. Bir şekilde ortaya çıkmasında rol sahibi olduğu trenin, yani düzenin, adaletsizliğine karşı önce çaresizlik hisleri içinde kendini uyuşturan, sonra fırsat bulduğunda mücadeleye başlayan bir karakter.

Namgoong Minsoo filmin sonunda hem kahramanımıza hem kendi kızına gerçek çıkış yolunu, yani pencerenin dışını gösterecek karakter oluyor.

Filmle ilgili notlarımızı paylaşmaya devam edeceğiz.

Twitter:@salihcenap

Sahte Devrimin Şaşkın Kahramanları

Sahte Devrimin Şaşkın Kahramanları

2013’te Güney Kore’li yönetmen Bong Joon Ho’nun çektiği Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz. Filmle ilgili daha önce paylaştığımız notlarımıza buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

Kayıt tutmak efendilerin işidir

Filmde dikkat çeken önemli bir nokta, “ön vagonlardakilerin” ciddi ve düzenli sayımları, detaylı ve sinsi planları, ince hesapları karşısında arkadaki garibanların kayıt tutma konusundaki acziyetlerinin vurgulanması. Çocukları birer birer ellerinden alınan “fakirlerin” tutabildikleri tek kayıt kötürüm bir ressamın karakalem çizimleri. Onun sayesinde çocuklarının yüzlerini hatırlayabiliyor, ön vagonları ele geçirdiklerinde insanlara onun çizdiği resimleri göstererek çocuklarını arayabiliyorlar. Bu resimler de gerçek hayatta, kabiliyetli çocuklarını kimisi Amerika’da, kimisi Avrupa’da, kimisi de büyük şehirlerdeki dev uluslararası şirketlere “kaptıran” aileleri çağrıştırdı. Bu ailelerin sessiz evlerinde, ihtiyar anne babalarının göz önünde dursun diye vitrine yerleştirdikleri gurbetteki evlat fotoğrafları, kendi hayatlarından kopartılıp alınmış yavrularıyla son bağlarını temsil eder.

Soldan Sağa

snowpiercer7Koreli yönetmen Bong Joon Ho, “İnsanlığın geri kalanı Batının geçtiği yollardan, merhalelerden geçerek ilerlemeye mecburdur” diye şekillenen ve çoğu geri kalmış ülke aydının kafasını dolduran “doğrusal ilerlemeci modeli” çok güzel anlatmış. Batı medeniyetinin üzerine kurulduğu lisanlar soldan sağa yazılıyor. Filmden ilerleme soldan sağa gerçekleşiyor. Kahramanımız ne zaman sola baksa geriye gitmeyi, açlığı, fakirliği, sefaleti görüyor. Ne zaman sağa baksa ilerlemeyi, yeniliği, zenginliği, parlak hedefleri görüyor. Yaşadığı tüm kararsızlıklar bir sağa bir sola bakışlarıyla anlatılmış.

Devrimci kahramanımız Curtis yanındakilerle vagon vagon ilerlerken dışarısının görülebildiği, son derece aydınlık bir vagona geliyorlar. Kahramanımızın, normalde dışarıyı ve günışığını görmeye alışık olmayan “fakirlere”, “buraya pencereden bakmaya gelmedik” demesi filmin en vurucu noktalarından biri. Çünkü aldatılmış liderin yanılgısını vurguluyor. Zira aradıkları çıkış aslında tam da o pencerenin dışında!

Sahte İnancın Sahte Peygamberi

snowpiercer6Filmde Gilliam rolünü oynayan John Hurt’u “1984” filmindeki “Winston” olarak tanıyoruz. 1984 filminde günlüğüne “özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir” yazan Winston’un düzene imansızlığını sezen yöneticiler ona bu “çocukça” fikirlerini geliştirmesi için biraz zaman tanırlar. Sonra onu acımasız biçimde cezalandırırlar. John Hurt, Snowpiercer filminde bu sefer “kurgulanmış sahte bir devrimin” fikir babası, ihtiyar Gilliam rolünü oynuyor. Filmin sonuna gelindiğinde, “devrimden önce” neredeyse bir peygamber gibi saygı gösterilen Gilliam’ın aslında zalim düzenin çarklarının dönmesi için kurgulanan yapının bir parçası olduğu anlaşılıyor.

Suyu Kontrol Edersek Herşeyi Kontrol Ederiz

“Devrimciler” trenin ortasında içme suyunun üretildiği vagonu ele geçirmenin çok stratejik bir hamle olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki bu gerçekleştiğinde buradaki suyu kapatmanın yalnızca arka vagonlardaki alt sınıflara zarar vereceğini anlıyorlar. Çünkü suyun asıl kaynağı trenin burnunda yakalanan kar taneleri. Su vagonunun görevi suyu üretmek değil daha içilebilir hale getirmek sadece.

Su metaforu petrole işaret eden bir metafor olabilir diye düşünüyorum. Dünya için vazgeçilmez olan petrol, İran gibi, Suriye gibi, Azeybaycan gibi ülkelerden çıkartılsa da petrolü değerli kılan tüm teknolojileri geliştiren batı medeniyetinin katkısı olmadan değerli değil. Ayrıca Batı, en kötü senaryolarda bile kendi alternatif enerji kaynaklarını devreye sokabilecek hazırlıklara sahip.

Zihnimize bir sürü çağrışım sunan bu enteresan filmle ilgili notlarımızı paylaşmayı sürdüreceğiz.

Twitter:@salihcenap

Boyumuzun Ölçüsünü Alan Şişman Sarışın Kadın

Boyumuzun Ölçüsünü Alan Şişman Sarışın Kadın

Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz.

Filmde yöneticilerin lokomotifte, zenginlerin ön vagonlarda, fakirlerin ise sefalet içinde arka vagonlarda yaşadıkları bir tren tasavvur edilmiş.

snowpiercer2

Zenginlerin fakir sınıflara iki sebepten ihtiyaçları var. Öncelikle lokomotifin yürümeye devam etmesini sağlayacak “kritik insan kaynağını” bulmak için arka vagon sakinlerini taşımak zorundalar. Kendileri öldükten sonra, kurdukları sistemin yeniden üretimini sağlayacak kitleler de “arka vagondalar”.

Düzenli olarak arka vagonlarda yapılan toplu sayımlar, fakir yolcuları acımasızca terörize etmeler, hatta adeta dini bir hüviyete büründürülen ideolojik diskurlar lokomotifdekilerin alt sınıftakiler üzerindeki ince hesaplarını gösteriyor.

Toplu sayımlar, “öndekilerin”  sadece “arkadakilerin” sayısı ile ilgilendiklerini gösteriyor. O da nüfus planlaması yapılabilmesi için gösterilen bir ilgi. Kendi vagonlarında ihtiyaç duydukları bir hizmet için öne geçmedikleri müddetçe alt sınıfların nitelikleri yönetici sınıfları ilgilendirmiyor. Buna en güzel örnek ihtiyar bir keman virtüözü oluyor. Kemancı karısını da kendisiyle birlikte ön vagonlara aldırmak için ikimiz de mi gelelim dediğinde askerler ikisine de ihtiyacımız var diyorlar ama bunu derken adamın ellerini kastettiklerini anlıyoruz. Aile ilişkileri umurlarında olmadığı gibi aslında kemancının şahsiyeti, duyguları, aklı da umurlarında değil. Sadece kulaklarına hoş melodiler üretecek elleriyle, yani kendilerine sunulacak hizmetle ilgileniyorlar.

snowpiercer3Arada bir ön vagonlardan gelen sarışın ve şişman bir kadının elinde mezurayla çocukların boylarını ölçtüğünü, uygun bulduklarını anne babalarından kopartarak yanında götürdüğünü görüyoruz. Bu sahneler bana kitlesel çapta uygulanan sınavları çağrıştırdı. Bugün yaşadığımız dünyada, geniş –ve fakir- halk kitlelerin çocukları genç yaştan itibaren sayısız sınavlarla “ölçülüyorlar”. Hatta onlara “kefeni yırtmanın” yegâne yolunun bu sınavlardan çok yüksek notlar almak olduğunu anlatıp duruyoruz. Gerçekten bu sınavlarda en parlak sonuçları alanlar kendilerine ya uluslararası ya da ulusal şirketlerde yer buluyor. Bir anlamda “devşirilmiş“, sınıf atlamış oluyorlar.

snowpiercer1Filmin sonunda, devşirilen çocukların en iyilerinin, sıkı bir beyin yıkama sürecinden geçirildikten sonra lokomotifin motoruna yerleştirildiklerini öğreniyoruz. Aklımıza uzun süre Coca Cola’nın kalbinde çalıştıktan sonra CEO’luğa yükselen Türk Muhtar Kent ya da Google’da yıllarca kritik görevler yaptıktan sonra CEO koltuğuna oturan Hintli Sundar Pichai geliyor.

Kaldır Şu İşe Yaramaz Silahını

Arka vagondaki “devrim”, kahramanımızın bir keşfi ile başlıyor: Onları korkutmak için ön vagonlardan gelen askerlerin silahları aslında boş! Kaynakların sınırlı olduğu, sık sık çatışmaların yaşandığı trende “mermiler” çoktan tükenmiş görünüyor. Fakat devrimcilerin kendileri için kurgulanan senaryonun dışına çıkıp “çizmeyi aştıklarında” karşılarında buldukları silahlar gayet gerçek, dolu ve öldürücü oluyor.

snowpiercer5Bu motif bana “arap baharını” çağrıştırdı. Özellikle Mısır’da Hüsnü Mübarek’in senelerce demir yumruğu altında ezdiği halk, bir gün isyan edip meydanları doldurduğunda karşısında yıllardır korktuğu demir yumruğu bulamadı. Şarkılar, türküler eşliğinde diktatörün posterleri yakıldı, heykelleri yıkıldı, kendisi yakalanıp parmaklıklar ardına atıldı. Ama çok kısa süre sonra kendi seçtikleri liderin de tarihin derinliklerine gömdüklerini sandıkları güç tarafından hapse tıkıldığını gören “devrimciler” Tahrir meydanını tekrar doldurduklarında karşılarında “dolu silahlar” buldular. Rejim beşbinin üzerinde insanı göz kırpmadan katletti. Devrim “düdüklü tencerenin sibobu” misali, içerideki basıncı kontrol etmek için kurgulanmış bir araçtı sadece.

Mısır’da insanlar yeni bir doğuşa inandırıldılar. Filmin ilerleyen sahnelerinden birinde yeniden doğuşu, tazeliği, ümidi simgeleyen yumurtaların altından çıkartılan taramalı tüfeklerle öldürülen “fakirler” Tahrir meydanında can veren binlerce insana çok benzemiyor mu?

Filmde birçok sembol var. Analizimize devam edeceğiz inşallah.

Twitter: @salihcenap

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Dünyada yaşayan son canlıları taşıyan devasa bir tren. Dışarıda hava o kadar soğuk ki hiçbir canlının yaşamasına imkân olmadığı söyleniyor. Gündüz yok. Gece yok. Sadece kar ve buz var. Zaman yerini mekâna terk etmiş. Sabit bir hızla, hiç durmaksızın dünyanın çevresini turlayan trenin tam bir yılda tamamladığı turda geçtiği yerlere göre zaman ölçülüyor.

Trenin yolcuları iktisadi sınıflarına göre yerleştirilmişler. İdareci sınıf en önde, lokomotifte seyahat ediyor. Zenginler hemen lokomotifi takip eden modellerde gayet lüks şartlarda bir yolculuk sürdürüyorlar. Sonra orta sınıflar geliyor. Trende ön vagonlara hizmet sağlayan sınıfların vagonları takip ediyor. Nihayet fakirlerin vagonları katarın kuyruğunda yer alıyor. Açlığın, sefaletin, kirin pasın hüküm sürdüğü ışıksız bir hayatın yaşandığı balık istifi yoksulluk vagonları…

Bu distopik kurgu, il olarak Jacques Lob ve Jean-Marc Rochette isimli iki sanatçının 1982 yılında yayınladıkları “Le Transperceneige” isimli bir çizgi romanda hayat bulmuş. Hikâyeyi dünya çapında tanınır hale getiren ise 2013’te Güney Kore’li yönetmen Bong Joon Ho’nun çektiği Snowpiercer isimli filmi olmuş.

Filmde ihtiyar bir akıl hocasının yönlendirmesiyle ön vagonlara karşı bir yürüyüş, başka bir deyişle devrim başlatan kuyruktaki fakir vagon insanlarının hikâyesi anlatılıyor.

Devrim çok kanlı bir şekilde de olsa başarıya ulaştığında kahramanımız bütün yaşadıklarının bir senaryo olduğunu ve mevcut sistemin hayatiyetini sürdürmesi için kurgulanmış bir hikâyenin figüranı değilse bile oyuncusu olduğunu farkediyor.

Bong Joon Ho, filminde seyirciye pek kolay anlaşılır, pek aşikâr bir analoji sunuyor.

Aslında Matrix ve The Road gibi filmlerden, Animatrix serisindeki İkinci Rönesans bölümünden, “tabiata insanlarca yapılan müdahalenin getirdiği felaket” temasına oldukça aşinayız.

Fakat filmde anlatılan iki felaket var.

Güya küresel ısınmayı durduracağız diye göğe yaydıkları gazlarla dünyayı felakete sürükleyip hemen hemen tüm canlıların neslini tüketen insanoğlu, kalan bir avuç insanın varlığını devam ettirmek için olmasını kaçınılmaz gibi gösterdiği bir sosyal düzen kurmuştur.

İşte ikinci felaket budur.

Tabiatı ıslah edeceğim derken altüst eden insan, sosyal düzeni en güzel şekilde tasarlayacağım diye yola çıkıp zalimane ve ahlaksız bir düzen kurmuştur ki bunlar insanın aklına Bakara suresinin 11 ve 12. Ayetlerini getirir:

Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.

Bu “kötü” düzenin mütemadiyen yeniden üretilmesi gerekir.

Filmde trenin hayatı, dünyayı, ülkeleri sembolize ettiğini görmek zor değil. Trendeki minyatür dünyada kurulan iktisadi-beşeri sistemin da cari kapitalist sisteme işaret ettiği açık.

Son vagonlarda kendilerine yer bulan “fakirlerin” zihinlerini şekillendiren bir fikir var: “Lokomotifi kontrol edersek dünyayı kontrol ederiz. Dünyayı kontrol edersek kendimizi bu açlıktan, fakirlikten kurtarabiliriz.”

Gerçek dünyada bu “idealin” iki versiyonu var. Bunlardan birincisi çok çalışarak, çok gayret ederek, hem iktisadi hem teknolojik hem de beşeri sahalar da teker teker sınıf (yahut vagon) atlayarak “lokomotife” ulaşma fikri.

Filmde bu naif “ham hayalin” önüne kalın bir çizgi çekilmiş. Böyle bir yol olduğuna dair illüzyona bile gerek görülmemiş. Geriye o ideali gerçekleştirmenin sadece kanlı versiyonu kalıyor: Şiddet, kan, terör yoluyla lokomotifi ele geçirmek.

Peki, bu kanlı alternatifi adeta empoze eden idareciler neden bu riski alıyorlar?

Hiçbir işlerine yaramayan, üstelik bir de kendileri için tehlike arz eden “fakirleri” taşımaya ve beslemeye neden devam ediyorlar?

Filmde bu soruya verilen cevapları incelemeye devam edeceğiz.

Twitter: @salihcenap

Medeniyet Dediğin

Medeniyetler prensip ve kurallar üzerine inşa edilir.

Her an, her vaziyete göre değişen kural ve prensipler üzerine değil, sağlam, güvenilir, değişmez kural ve prensipler üzerine.

Mesela bir milletin fertleri, ne şart altında olursa olsun yalan söylememeyi bir haysiyet meselesi yapıyorsa; “vaziyet şöyleyse küçüğünden pembe yalanlar söylenebilir, böyleyse kuyrukluları uydurulabilir” gibi aptalca mazeretlerle kendi prensiplerinin altını oymuyorsa; o millet bir medeniyet kurma yoluna çıkmıştır denebilir.

Prensiplere uymanın ağır faturalar çıkarttığı zamanlar vardır.

İşte ancak o zamanlarda test edilir insanların samimiyetleri.

Mesela bir baba için, çalışanlarının alternatifsizliğini istismar eden bir maden ocağı patronuna kızmak, sövmek kolaydır. O çok zengin maden ocağı patronu, kızına talip olup, hem kızına hem ailesine ömür boyu lüks bir hayat vaadettiğinde onun zalimliğini hatırlayıp “hayır” diyebilmek ise zor.

Mesela rüşvet yiyen memurlara beddualar etmek, hatta belki onları ihbar etmek tek başına bir adamın rüşvet denen ahlaksızlığın karşısında olduğunu göstermez. Eğer o adam, milyar dolarlık bir ihalede basit bir imzası karşılığı, kanun adamlarının asla takip edemeyeceği yollardan verilecek yüzde birlik “hediyeyi” teklif edenin suratına fırlatıp, ardından gelen sürgün tehdidini bir tebessümle karşılıyorsa, yani benimsediği prensibi çiğnemenin faturasını ödemeye hazır olduğunu lisan-ı haliyle ahlaksız teklifi yapanın yüzüne haykırıyorsa, işte o zaman “prensip sahibi” demektir.

Mesela akrabalarını kayırıp, hak etmedikleri halde devlet kadrolarına yerleştiren adamların yaptıkları haksızlıklardan nefret ettiğinizi her vesileyle dile getiriyorsanız bu sizi tek başına erdem sahibi bir vatandaş yapmaz! Ancak okulu zorla bitirmiş, çalışmaya niyeti olmayan oğlunuzu bir devlet işine sokmak için torpil yapıverecek amcasına “hayır, benim oğlum diğer insanlarla eşit şartlarda, bileğinin hakıyla memur olabiliyorsa olsun; başka türlüsü ahlaksızlık olur” diyebiliyorsanız “ahlaklı” bir kimse sıfatını haketmişsiniz demektir.

Mesela en nefret ettiği siyasi görüşün en hararetli savunucusunu ameliyat eden doktor Hipokrat yeminini hatırlayıp elinden gelenin en iyisini yapmıyorsa ona doktor değil cahil ve ahlaksız bir militan demek daha doğru düşer.

Mesela ıssız bir dağ karakolunda silah arkadaşlarını şehit etmiş bir teröristi canlı olarak yakalayan bir komutan, o teröriste hukuk emrettiği gibi davranmıyor; “bu kuş uçmaz kervan geçmez dağ başında şu alçağa cezasını ben vereyim” diyerek işkence ediyorsa ona da asker değil terörist demek daha doğru düşer.

Mazeretimiz ne olursa olsun prensiplerimizi esnetmememiz, kendi kurallarımızı kendimizce aklileştirmelerle ihlal etmememiz gerekir.

Bir zamanlar devletin en tepesindeki makyavelistliği ile nam salmış bir siyasetçimiz, “devlet bazen rutinin dışına çıkar” diye bahsettiğim ilkesizliği savunabilmişti.

Gencecik çocukların devlet görevlilerince, devlete ait arabalarla kaçırılıp öldürüldüğü, köylerin yakıldığı, insanların zorla evlerinden çıkartıldığı, devlet eliyle topluma dehşet salındığı o günlerde bu yapılanlara “devletin rutinin dışına çıkması” ismi takılmıştı.

Akli ve ahlaki gelişimini tamamlayamamış hastalıklı tipler, devletin en tepesindeki siyasetçiyi bile “bazı durumlarda rutinin dışına çıkılabileceğine” ikna edebilmişlerdi.

Bu yüzden o yıllarda bir devletten ziyade orman kanunlarına göre yaşayan vahşi bir kabileye benzemiştik.

Haklının güçlü değil, güçlünün haklı sayıldığı, kanunsuzluğun kanun olduğu yılları yaşadık.

Böyle bir tablodan medeniyet değil ancak vahşet çıkabilirdi.

Nitekim de öyle oldu.

O günkü hukuksuzluğun açtığı derin yaralar bu zamana kadar kapanmadı.

Bugün de bir “medeniyeti yeniden ihya” hayali peşinde koşanların en başta dikkat etmeleri gereken husus budur.

Toz pembe hayallerin pembesi gidip tozu kalsın istenmiyorsa yapılan haksızlıklara göz yummamak, aldırmak ve hakkı tutup kaldırmak gerekir.

Merhum şairimiz Mehmet Akif’in müthiş sözlerinin sadece hamasi nutuk malzemesi olmadığını hatırda tutmak gerekir:

Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!