Z.A.M.

Z.A.M.

Çağ atlayan Türkiye, küllerinden doğan medeniyet, İslam dünyasının geri dönen hamisi gibi retorikler bir çoğumuzu ne kadar heyecanlandırsa da, içinden geçtiğimiz müthiş duraklama dönemi, görebilen gözlerin önünde acı bir hakikat olarak duruyor.

Sanki üzerimize ölü toprağı serilmiş gibi.

Mütemadiyen iş değil, boş laf üretiyoruz.

Mesela siber saldırıya uğruyoruz. Bu tür bir saldırıya dayanmak için hiçbir hazırlığımız olmadığı, bugüne kadar bu iş için hiçbir kapasite oluşturmadığımız ortaya çıkıyor. Bir yetkili yaşadığımız hezimetin üzerinden daha üç gün bile geçmemişken “Siber savaşa hazırız” diye gazetelere beyanat veriyor.

Mesela teröristler, bombalar temin edip, çalıntı araçlara yükleyip, ülkemizde epeyce gezdirdikten sonra vatanımızın en korunaklı, en güvenli yeri olmasını beklediğimiz başkentimizde patlatıyorlar. Siyasiler artık “istihbarat zaafı yok” demekten utandıkları için “bu tür saldırılara karşı yapılabilecek bir şey yok” diye konuşuyorlar. Tedbir almaktan sorumlu bürokratlar ise ne herhangi bir mesuliyet hissediyor ne de bir açıklama yapmaya lüzum görüyorlar.

Mesela eğitimde dökülüyoruz. İki milyon insanın girdiği üniversite sınavında matematik neti ortalaması “dört” olarak açıklanıyor, ne öğretmenler umursuyor, ne eğitim fakültesi hocaları huzursuz oluyor, ne eğitim bürokrasisi. On iki sene boyunca matematik öğrettiğimizi iddia ettiğimiz çocuklarımız ortalama dört matematik sorusunu nasıl yapamaz diye kimse dertlenmiyor.

Üzerimizdeki bu ölü toprağını ne zaman ve nasıl silkeleriz bilemiyorum ama nitelikli bir insan kaynağını oluşturmadan bunu yapamayacağımız ortada.

Beklenen hamleyi yapabilmek için devlette üç niteliği birden haiz insanlara ihtiyacımız var.

Bunlarda ilki “zeka”.

“E bundan tabiî ne olabilir ki” diye düşünmeyin.

Bugün, seçilen kamu görevlileri için kabul gören, arzulanan, öncelikli nitelikler olan “sadakat”, “itaatkârlık”, “teslimiyet” ille de zekâ gerektirmiyor. Hatta zekâ, beraberinde araştırmayı, sorgulamayı ve nihayet itirazı ve muhalefeti getirebileceği için tehlikeli bile sayılabiliyor.

Neticede işin gerektirdiği zekâ cevvaliyetinden mahrum bir çok idareci ile karşılaşıyoruz.

İkinci nitelik “ahlak”.

Ne yetiştiği aile ortamında, ne gittiği mekteplerde, zihnine ve kalbine çok sağlam ahlaki ilkeler nakşedemeyen bir nesil ile karşı karşıyayız.

Ahlaki ilkelerin “yaşanan duruma göre değişebilecek kurallar” olduğunu düşünebilenlerin sayısı hiç de az değil.

Bunu besleyen bir siyasi ortam olduğunu da göz ardı edemeyiz.

Üçüncü nitelik ise “motivasyon”.

İçimizdeki “bir şeyler yapma” hevesini mütemadiyen törpüleyen, uzun bir eğitim sürecinden geçiyoruz.

Kalan enerjimiz zaman içinde bürokrasi koridorlarında yavaş yavaş emilip yok oluyor.

Neticede çoğu insanımız, bir şeylerin düzeltilebileceğine, ıslah edilebileceğine, yoluna koyulabileceğine hatta değişebileceğine dair inancını ve dolayısıyla motivasyonunu kaybediyor.

Bir insan zeki ve iyi ahlaklı olduğu halde motivasyonunu kaybetmişse ondan bir verim almak mümkün olamıyor.

Şiddeti yavaş yavaş azalan sürekli bir üzülme, yakınma ve mızmızlanma haliyle bir ömür tüketiyor bu insanlar.

Zeki ve ahlaklı oldukları için üzülüyorlar ama inanç ve motivasyonlarını kaybetmiş olduklarından hiçbir şey yapamıyorlar.

Zeki, motive ama ahlaksız insanları anlatmaya sanırım gerek yok. Zekâları derhal şeytani bir kurnazlığa inkılap ediyor bu tür insanların ve bulundukları pozisyonları kişisel çıkarları için suistimal etmeye girişiyorlar.

Ahlaklı ve yüksek motivasyonlu olduğu halde gerekli zekâdan mahrum insanların da misallerine çok rastlıyoruz çevremizde. Bu tür insanlar “akıllı düşman akılsız dosttan evladır” sözünü hatırlatıyorlar bizlere. Verdikleri zarar, sağladıkları faydanın çok ötesine geçiyor.

Zekâ, ahlak ve motivasyon…

Bu üç niteliği beraberce taşıyanların, kendileri gibi olanları aramak, bulmak, öne çıkarmak gibi bir mes’uliyetleri olduğuna inanıyorum.

Ve bu üç nitelikten herhangi birinden yoksun olanları “ayıklamak” da bu mes’uliyetin tabiî bir gereği sayılmak gerekir.

İdarecilerimiz anlatılan mes’uliyeti iliklerine dek hissetmedikçe, ne yazık ki yazının başında belirttiğim umut verici idealler, retorikten ve hamasetten ibaret kalmaya devam edecektir.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey, saat dokuza yirmi kala makamındaydı. Hızlıca gazetelere bir göz attı. Ülkenin gündeminde yine kamu reformu vardı. Saat başına beş dakika kala telefon ahizesini kaldırıp sekreteri Yasemin Hanıma,

– Arkadaşlar geldi mi? Adaylar hazır mı? diye sordu.

– Herkes yerini aldı ve ilk adayımız da hazır efendim, diye cevapladı Yasemin Hanım.

– Güzel.. Ben mülâkat salonuna geçiyorum. Adayımızı da gönderebilirsiniz.

Tarık Bey kalkıp odasındaki arka kapıdan toplantı salonuna geçti. Salonda diğer müsteşar yardımcısı Atilla Bey ve personel genel müdürü Akif Bey koyu bir sohbete dalmışlardı. Onlara merhaba deyip yerini aldı.

Salonun bir köşesinde bir gizli kameranın çalıştığını ve bir üst katta meraklı gözlerin onların her hareketini büyük bir merak ve heyecanla takip ettiğini hiçbirisi bilmiyordu. Bakışlarını monitöre kitlemiş olan Bakan, sekreterine ikinci bir talimata kadar hiçbir telefonu bağlamamasını, yanına hiç kimseyi göndermemesini söylemişti.

Memuriyet mülakatına girmek üzere gelen ilk aday Murat isimli bir gençti. Hızlıca evraklarına göz attılar. KPSS’den hayli yüksek bir not almıştı. Pek de kendine yakıştıramadığı, giymeye alışık olmadığı belli takım elbisesi içinde gösterilen koltuğa oturdu. Gözleri büyük bir özgüvenle ışıldıyordu.

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey,

– Merhaba Murat, dedi. Özgeçmişin ve KPSS notların önümüzde. Matematik, Türkçe ve yabancı dil testlerinde gayet iyi sonuçlar aldığını görüyoruz. Ama tabi kurumumuzda “uzman” olarak çalışmak için bundan fazlası gerekir. Şimdi bu iş için doğru kişi misin onu anlamaya çalışacağız.

Bir an için Murat’ın yüzü gölgelenir gibi oldu. Yüzünü ekşitecekti ama kendini tuttu. İçinden, “adamlara bak” dedi, “notlarım ortada, torpilim en büyük yerlerden, mecbur alacaklar beni, bu görüşme bir formaliteden ibaret ya ille havalarını basacaklar!”. Sonra kendini toparlayıp gülümsedi.

– Buyurun, dedi..

– İlk soruyu ben sorayım, diye lafa girdi Tarık Bey. Aldığın bu puanla birçok başka kamu kurumuna baş vurabilirdin. Neden bizim bakanlığımızı tercih ettin?

Murat duraksadı. Sınavlara çalışırken sormuş soruşturmuş, en az çalışılan kurumun hangisi olduğunu bulmaya çalışmıştı. Kapağı bir kez devlete attıktan sonra mühim olan, mümkün olduğu kadar az çalışmaktı. Saklamaya lüzum görmedi:

– Burası pek fazla yoğun olmadığı için, deyiverdi.

Atilla Bey, hayret eden gözlerle önce Akif Bey’e sonra Tarık Bey’e bir bakış attı. Murat yine içinde “bakın bakın birbirinize… istediğiniz kadar bakın… sonuçta bana hoş geldin demekten başka çareniz mi var… ta Bakan’dan torpilliyim…” diye geçirdi.

Ne Tarık Bey ne diğerleri bu beklenmedik cevapla ilgi yorum yapmak istedi. Üçü de hızla artan şiddetli bir baş ağrısı hissediyorlardı. Gerçekten Bakan bu adayla ilgili olarak üçünü de aramış, ısrarla bu çocuğu övmüş, alınmasını istediğini açık açık belirtmişti. Kıymetli bir arkadaşın pırıl pırıl oğluymuş, böyle hem parlak hem güvenilir gençlerin kamuda görev almasında fayda varmış vesaire…

Atilla Bey gittikçe şiddetlenen baş ağrısını belli etmemeye çalışarak bir soru yöneltti:

– Aldığın puanlara, üniversite bitirme derecene bakıldığında parlak bir mühendis olduğun görülüyor. Serbest piyasa da buradan alacağın ücretin iki katına çalışabilirsin. Neden özel sektörde bir iş aramayı tercih etmedin?

Murat’ın canı iyice sıkılmıştı. İçinden “sana ne be, seni ne ilgilendirir” diye bağırmak geçiyordu. Bu formalite bir an önce bitsin istiyordu. Hissettiği müthiş özgüvenle daha da dürüstçe, hatta küstahca bir cevap vermeyi seçti:

– Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor. Sürekli çalışmak, sürekli yeni şeyler öğrenmek gerekiyor. Özel sektör sizden bunu bekliyor. Ayrıca gece geç vakitlere kadar çalışmalar, hafta sonu mesaileri hiç bana göre değil. Ben dünyaya çalışmak için gelmedim diye düşünüyorum. Bana dokuz beş mesaisi yeter de artar bile.

– Peki, burada çalışırsan, nasıl olacak da doğru dürüst zaman ayırmadığın, hakkıyla bilmediğin bir işin uzmanı olacaksın?

– Buradaki uzmanlar çok mu biliyor sanki!

– Buradaki uzmanlar yeterli olsaydı yeni uzman almaya ihtiyaç duyar mıydık?

Murat sustu. Üç bürokratın da alınlarında boncuk boncuk terler birikmişti. Tarık Bey ve Atilla Bey bakışlarını Akif Bey’e çevirdiler. Bu da vazifeyi ona verdikleri anlamına geliyordu. Akif Bey ağrıyan başı ile anladığını gösteren bir işaret yapıp, gayet kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

– Murat Bey, bu işin ehli olmadığınızı düşünüyoruz. Bu Bakanlıkta çalışmanız kesinlikle söz konusu değildir. Çıkabilirisiniz.

Murat’ın yüzü bembeyaz olmuştu. Olanlara inanamıyordu. Son bir hamle yapmak istedi:

– Fakat sayın Bakan sizi ara…

– Lütfen salonu derhal terk edin…

Bu sözleri telefona uzanan Akif Bey söylemişti. Hemen telefonda Yasemin Hanım’a,

– Sonraki adayı gönderir misiniz, dedi.

Murat dehşet içinde kalktı. Sallanarak yürüdü ve güçlükle açtığı kapının ardında kayboldu.

Kapı kapandığı anda üç memur da başlarını bir mengeneden kurtarmış gibi hissettiler. Baş ağrıları aniden geçivermişti.

Tam o anda bir üst katta, herşeyi an be an takip eden Bakan’ın makamında sevinçli bir kutlama başladı. Bakan, kalın çerçeveli gözlüğünün ardındaki gözlerinde sevincini saklayamayan ses mühendisi Profesör Hasan Bey’in elini hararetle sıkarken, “Harika! Şimdi bunu yaygınlaştırmalıyız” diye naralar atıyordu.

Aslında herşey bir yıl kadar önce, Hasan Bey’in köyünü ziyareti esnasında başlamıştı. Komşu köyün imamı Mehmet Hoca’nın çok hasta olduğu söylendiğinde Hasan Bey bu methini hep duyduğu ama ziyaret fırsatı bulamadığı hocaefendiyi hayattayken görmek istemişti. Hasan Bey hocanın yanına vardığında çok garip bir şey farketmişti. Bu, köyünden askerlik dışında hiç çıkmamış hocanın inanılmaz bir yeteneği vardı. Davudi sesi ile söylediği herşey çok kuvvetli bir telkin niteliği kazanıyordu. Köyünün diğer köylerden ayrılması da bundan kaynaklanıyor olmalıydı. Onun köyündekiler dürüstlükleri ve yardım severlikleriyle tanınırlardı. O anda Hasan Bey’in kafasında bir fikir uyanıverdi. Hocaya fikrini açtı. Hoca pek anlamasa da samimi bulduğu Hasan Bey’e “peki” deyince Hasan Bey yüksek kalitede ses kaydı yapan cihazıyla yanında bitiverdi. Mehmet Hoca’dan o müthiş davudi sesiyle Nisa suresinin 58. ayetinin mealini okumasını rica etti:

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Hasan Bey tatilini tamamlayıp üniversitedeki görevinin başına dönmüştü ki Mehmet Hoca’nın vefat haberini aldı. Biraz da bu haberin tesiriyle, derhal fikrini denemeye girişti. İlk önce hocanın sesini dijital ortamda çeşitli filtrelerden geçirdi ve insan kulağının işitme aralığının üstündeki frekanslarda yeniden üretti. Tüm mesajı saniyenin onda birinde verilebilecek şekilde sıkıştırdı ve bir saniyede on kez tekrarlanacak şekilde kaydetti.

İş deney aşamasına gelmişti. Hasan Bey çevresinde torpicilikleriyle meşhur hocaları gizlice deneylerinde kullandı. Günde birkaç kez bahaneler bularak o hocaları telefonla aradı ve her aramasında havadan sudan konuşurken bir yandan da yüksek frekanslı telkin mesajını onlara dinletti.

Netice mükemmeldi. Hocaların kulakları yüksek frekanslı sesi işitmiyor ancak beyinleri mesajı gayet güzel algılıyordu. Torpilci hocalar deneyden sonra torpil yapamaz hale gelmişlerdi. Hasan Bey vakit geçirmeden üniversiteden arkadaşı, üç sene boyunca aynı öğrenci evinde beraber kaldığı Bakan Bey’i aradı ve müthiş buluşunu ona anlattı. Bakan Bey, ilk önce anlatılanlara pek inanamasa da, arkadaşının hatırına bir deneme yapmayı kabul etti. Bakan Bey’in sekreterinin telefonuna Hasan Bey’in “yüksek frekanslı telkin mesajını” kaydettiler. Böylece sekreter hangi bakanlık bürokratını ararsa arasın mesaj dinletilmiş oluyordu. Sonra Bakan deneyin hatrına en nefret ettiği şeyi yaptı: “torpil” yapmak için ilgili bürokratları aradı.

O gün Bakan’ın odasında büyük bir sevinçle kutlanan da işte bu deneyin neticesiydi. Mülakatları gerçekleştiren bürokratların başlarını mengenelere sokan da her telefon görüşmelerinde şuuraltlarına yerleştirilen telkinlerdi. Yöntem işe yaramış, ehli olmayan bir kişinin torpille devlet memuru olması engellenmişti.

Bakan’ın sevinçli sesi ta sekreterinin odasında iştiliyordu:

– Bunu şimdi tüm kamuda yaygınlaştırmak lazım!

Twitter: @salihcenap

Yaşamak

03[1]

Meşhur Japon yönetmen Akira Kurosava, 1952 yapımı Ikuru (Yaşamak)  isimli muhteşem filminde, İkinci Dünya Savaşından, yaklaşık üç milyon insanını kaybederek mutlak bir mağlubiyetle çıkan Japonya’nın başkenti Tokyo’da yaşayan ve belediyede çalışan orta yaşlı bir devlet memuru olan Kanji Watanabe (Takashi Shimura)’nin hikâyesini anlatır. Otuz yıl boyunca “gerçek” hiçbir iş yapmadan daireye gidip gelmiş uyuşuk bir memur olan Watanabe, nihayet “Halkla İlişkiler Dairesi Kısım Amiri” olmuştur. Filmin hemen başında memur felsefesinin özeti olan şu cümle geçer:

“Bu dünyada makâmınızı korumanın en iyi yolu hiç bir şey yapmamaktır.”

ikiru-630x378Filmin başında Watanabe’nin yoğun ama anlamsız meşguliyetini ve ne kendisine ne başkalarına en ufak bir fayda sağlamadan geçirdiği yeknesak hayatı izleriz.

Bir gün mide ağrısı şikâyetiyle doktora giden Watanabe, mide kanseri olduğunu ve en fazla altı ay ömrü kaldığını öğrenir.

Bir anda uyuşuk memurun tüm hayatı altüst olur. Hayatı boyunca bozuk para gibi harcadığı “zaman” bir anda kıymetlenmiştir. Yıllardır biriktirdiği küçük bir serveti vardır. Ömrünün kalan kısmında, bu “biran önce harcanmazsa boşa gidecek” serveti harcamayı düşünür. Kendini daha önceleri tasarruf adına kaçındığı eğlencelere vermek ister ama bunun bile nasıl yapılacağını bilmemektedir. Tesadüfen tanıştığı başarısız bir yazar onu Tokyo’nun gece hayatına sokar. Fakat barlar, pavyonlar, içkiler, kadınlar Watanabe’nin aradığı tatmini sunamazlar.

Ikiru_posterSona yaklaştığını öğrendiği anda her saniyesi bir anda altına dönüşen ömrünün geri kalanını bu tür yerlerde “harcamak” Watanabe’yi tatmin etmek bir yana iyice derin bir depresyona sevk eder.

Artık bitmesine çok az kaldığını bildiği saatlerini en çılgın eğlencelerle bile olsa “boşa” harcamak müthiş derecede rahatsız edici bir fikirdir.  

Watanabe bu sefer kendi memurları arasında, daha önceleri biraz hayret biraz da kınamayla takip ettiği hayat dolu genç bir kızın peşine takılır. Hayatının geri kalanını o genç kız gibi neşe içinde geçirebilmek için onun neler yaptığını, nasıl böyle enerjik ve mutlu olabildiğini anlamak ister. Ama bir süre sonra anlar ki kızcağızın felsefi bir derinliği yoktur. Mutluluğu ve enerjisi sadece gençliğinden gelmektedir.

Kahramanımız nihayet derin bir depresyon, çaresizlik ve yeis içinde kavrulduğu bir anda hayatına anlam katacak şeyi keşfeder. Kalkar, kaç gündür gitmediği makamına gider ve bu sefer “gerçekten” çalışmaya başlar. Artık kendine ölmeden önce gerçekleştirmeye söz verdiği bir hedefi vardır: Bir grup annenin, çocukları hasta olmasın diye kurutularak çocuk parkına dönüştürülmesini istedikleri bir bataklığı belediye eliyle ıslah ettirmek. Filmin başında sorumluluğu başkasına atıp, iş yapmamak için kısım kısım, şube şube dolaştırdığı insanların dertlerini gerçekten gidermek.

Filmin ortalarına doğru kahramanımız ölür. Filmin ikinci yarısı neredeyse tamamen taziye evinde geçer.

ikiruWatanabe ne yapıp etmiş, ölmeden o parkı yaptırmıştır. Onu en son, soğuk bir kış gecesi kendi yaptırdığı parkta bir salıncakta neşeyle şarkı söyleyip sallanırken görürüz. O gece o parkta canını teslim etmiştir.

Belediye başkan yardımcısı, diğer memurlar taziye evinde uzun uzun konuşmalar yapar ve vaziyeti değerlendirirler. Watanabe’nin parkın yapılmasında gerçekten etkili olup olmadığını tartışırlar. Bir kısım memur, parkın bir seçim yatırımı olarak zaten yapılacağını, aslında Watanabe’nin çabasının bir tesadüf olduğunu iddia ederken diğerleri o olmasa bu parkın yapılamayacağı konusunda hemfikirdir.

Taziye evinde oğlu ve gelini de dâhil olmak üzere Watanabe için gerçekten üzülen, gerçekten gözyaşı dökenler sadece, o park için dilekçe veren anneler olur.

***

ikuru1Elimden gelse bu filmi tüm memurlarımıza defalarca seyrettirirdim.

Watanabe’den tek farkımız ne kadar ömrümüzün kaldığını bilmememiz. Ama sınırlı sayıda günümüz olduğunu bal gibi biliyoruz.

Hayatımızı anlamlı kılacak bir şeye hepimizin ihtiyacı var.

Ve bu “şey” ne yeni bir ev, ne yeni bir araba, ne yurt içi yurtdışı geziler…

Bu “şey” ardımızdan hayırla yâd edilecek bir isim bırakmak…

İnsanlara faydası dokunacak birşeyler yapmak, yolunda gitmeyen birşeyleri yoluna koymak.

İki atom bombası yemiş ve mutlak bir şekilde mağlup olup işgal edilmiş Japonya, o günden bugüne gelebildiyse bizim için de bir ışık var demektir.

Ikiru_1956_Movie_Poster_7_xydcf_movieposters101(com)“Böyle gelmiş böyle gitmez” diye haykıracak insanlara ihtiyacımız var.

“Evet, yapabiliriz, yeniden doğru, dürüst, ahlaklı bir toplum kurabiliriz” diye düşünen kafalara…

Hayatın anlamını, insanlığa hizmette ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmede arayan nesillere…

Yeni ümitlere, heyecanlara…

Devletin Anozognozisi

anazognozi

Meşhur bir türkü vardır: “insan kısım kısım yer damar damar” diye. Anozognozi denen hastalığı öğrendiğimde işte bu türkünün sözler geldi dolaştı zihnimde.

İnsan çok karmaşık bir varlık. Henüz organlarımızın her birinin nasıl çalıştığına bile tam hâkim olabilmiş değiliz. Bunların en karmaşığı, en bilinmezi ise beynimiz. Anozognozi diye isimlendirilen rahatsızlık da beyinle ilgili.

Bu hastalıkta özellikle beynin sağ lobunda bir hasar oluşmasını takiben vücudun sol tarafı felç oluyormuş. Bu hastalığa duçar olanlardan sol elleriyle gerçekleştirecekleri basit bir fiziksel aktivite istenince –tabii olarak- bunu gerçekleştiremiyorlar. Ancak hayret verici olan nokta şu ki bu hastalar sol ellerinin felç olduğu gerçeğini de kabullenemiyorlar. Mesela böyle bir hastanın karşısına bir bardak koyup bunu sol elleriyle almasını istediğinizde, bunu yapamıyor ama neden yapamadığını da anlayamıyormuş. Tutup sağ eliyle verdiği bardağı neden sol eliyle alamadığı sorulduğunda, ya çok yorgun olduğu, ya da ne dediğinizi tam duyamadığı gibi mazeretler ileri sürüyormuş.

Özetle bardağı sol eliyle veremeyişinin felçten kaynaklandığını fark edemiyormuş. Bu durum gösteriyor ki bu tür hastaların beyinlerinde gerçekleşen hasar, yalnızca felç olmalarına neden olmuyor, felç olduklarını fark etmelerine de engel oluyor.

Alev Alatlı’nın bir süre önce gündemimize soktuğu “Celbedilmiş Toplumsal Sözyitimi (induced social aphasia)” rahatsızlığı gibi “anozognozi” rahatsızlığının da sosyal bir karşılığını görmek mümkün.

Bugün maalesef birçok müessesemiz felç olmuş vaziyette ama bu müesseselerimizin yöneticileri tıpkı anozognozi hastaları gibi bu felç durumunu anlamada ve kabul etmede sıkıntı yaşıyorlar. Kolunun çalışmadığını kabullenemeyen, inkâr eden felçli hasta misali, başında oldukları kurumların çalışmadığını kabullenemiyorlar.

Mesela adalet sistemimiz felç olmuş durumda. Mahkemelerimiz adalet üretemiyorlar. Milli eğitim sistemimiz felç olmuş durumda. Okullarımız çocuklarımızı eğitemiyorlar. İstihbarat müesseselerimiz felç olmuş durumda. Devlet nizamımızı ve halkımızı korumak için gerekli istihbaratı toplayamıyorlar. Afetlere müdahale için kurduğumuz yapılar felç olmuş durumda. Afet anlarında kendileri küçük birer afete dönüşüyorlar.

Ama gidin bu müesseselerin yöneticilerine sorun, size ufak tefek aksaklıklar yaşansa da yönettikleri kurumlarda hiçbir ciddi problemin olmadığını söyleyeceklerdir.

Bu yöneticilerin anozognozi hastalarından bir farkları yoktur.

Hastanın hastalığı inkârının en önemli neticesi, tedavinin mümkün olamamasıdır.

Eğer tedavi edilecek bir rahatsızlığınızın olduğunun farkında değilseniz doktora başvurmazsınız.

Ufak tefek zannettiğiniz ciddi problemlerinizi vitamin takviyesi ile aşabileceğiniz zannına kapılırsınız.

Bazı devlet kurumlarımızda tam da böyle bir manzara hâkim.

Bu kurumlarımızın yöneticilerine olumsuzlukların sebebini sorun, olumsuzlukların mevcudiyetini kabul etmedikleri gibi, önünüze sayısız mazeret süreceklerdir.

Onlara göre altmış kişinin hiçbir iş yapmadan oturduğu bilgi işlem dairesine beş mühendis daha lazımdır.

Onlara göre zaten güzel yürüyen adalet sistemi, hâkim, savcı sayısı arttırılabilse daha da iyi bir noktaya gelecektir.

Onlara göre öğretmenlere daha çok maaş verilse eğitimin zaten hiç de fena olmayan kalitesi iyice artacaktır.

Tedavinin ilk adımı hastanın hastalığını kabullenmesidir.

Bunu yapamadığımız müddetçe şifa bulmayı da bekleyemeyiz.

Twitter: @salihcenap

Sadakatten Ehliyete

memurlarGördüğümüz kadarıyla artık ideolojik rejim kavgalarının bittiği yahut hayli azaldığı bir dönemdeyiz. Bundan sonra halkın teveccühü ister istemez kendisi için “sıkı çarpışanlardan”, kendisi için “sıkı çalışanlara”, nitelikli, kalıcı çözümler vadedip gerçekleştirebilenlere doğru dönecek.

Bunun farkında olan akıllı devlet adamlarının fellik fellik nitelikli çalışma arkadaşları arayacağı bir döneme giriyoruz. Bu arayışta bir paradigma değişikliği şart görünüyor. Bugüne kadar aranan en öncelikli nitelik olan “sadakatin” artık yerini “ehliyete” bırakması gerekiyor.

Peki, ehliyeti nasıl tespit edeceğiz?

Ehliyetli kişiler arayan yöneticiler diplomaları, akademik kariyeri, bitirilen okulları rasyonel bir ölçü olarak görüyorlar. Ancak herkes biliyor ki üniversite diplomaları, hatta master – doktora tezleri, adayların en fazla uyumlulukları ve çalışkan bir talebe olmalarıyla ilgili fikir verebilir.

Mesela en iyi üniversitemizin en yüksek puanlı bölümünden mezun olmuş olması, bir kişinin akranlarına göre daha zeki, çalışkan ve başarılı olduğunu gösterebilir ama “işe” ehliyetli olduğunu garanti etmez. Zira kabiliyetleri hayatın gerçekliğinde sınanmamıştır henüz.

Akademide çok başarılı olmuş koskoca profesörlerin getirildikleri farklı mevkilerde çok fena çuvallaması da bundandır. Zihin yapısı uzun yıllar boyunca akademik kariyere göre şekillenmiş insanlardan beklenen becerilerin o zamana kadar geliştirdikleri becerilerle yakından uzaktan alakası yoktur.

Ayrıca devlet yöneticilerin bu “zaafını” keşfeden genç memur adaylarının bu zaafı istismar ettikleri gerçeğinden de sarfınazar edemeyiz. Sırf misafirleri etkilemek için kitaplığa dizilmiş, içinde sayfaları olmayan parlak ciltler misali özgeçmişlerde yerini bulan yüksek lisans ve doktora bilgilerini nasıl bir ölçü sayabiliriz? Akademik referansların sadece puan toplamak için var olduğu, sözüm ona hakikat bilgimizi daha da derinleştirme iddiasındaki tezlerin niteliğini, onları mecburen okuyan birkaç hoca dışında kimselerin bilmediği bir dünyadan bahsediyoruz. Bizzat kendisi ıslaha muhtaç bir dünyadan…

Ehliyetin ölçüsü olarak görülen bir başka husus da ilgilenilen kişilerin çalıştıkları firmalardaki pozisyonları ve aldıkları maaşlar oluyor. Eğer bir genç, kısa zamanda önemli bir pozisyona geldiyse ve iyi bir maaş alıyorsa bu onun ehliyetine delil sayılıyor. Ama işin doğrusu bu da ehliyetli insan arayışında tek başına doğru bir kıstas değil.

Neden mi? Daha önce de dile getirmeye çalıştığım bir acı gerçek yüzünden:

Ülkemizde üniversite sınavında büyük başarı kazanarak iyi üniversitelerin iyi bölümlerinde okuyan mühendisler neredeyse mezun bile olmadan, gayet parlak maaşlarla uluslararası şirketlerde iş bulurlar. Bu şirketler gerçekten nitelikli, iş yapacak olanları seçer ve yurt dışındaki merkezlerinde istihdam eder. Ülkemizde kalanlar ise mühendis olarak değil “satışçı” olarak istihdam edilirler. Uluslararası şirketin geniş ürün yelpazesindeki herşeyi öğrenip bu ürünleri satmak için özellikle kamu kurumlarını kapı kapı dolaşan bu mühendisleri ilaç mümessillerine benzetebiliriz. Sattıkları ilacın farmakolojisinden yan etkilerine kadar pek çok konuda geniş bilgi sahibi olabilirler ama o ilacı “yapamazlar”. Neticede onlar artık “üretici” değil “satıcıdırlar”.

Bu vaziyetin farkında olmayan devlet adamları için filanca büyük uluslararası şirketin Türkiye müdürü, çok parlak bir istihdam hedefi olabilir. Zira o iyi bir üniversiteden mezun olmuştur, iyi bir firmada, iyi bir pozisyonda, iyi bir maaşla çalışmaktadır. Aslında bu mükemmel aday, mezun olduktan sonra mühendislik yapmadığı için bildiklerini unutmuş, sadece satışa yoğunlaşmış, ağzı iyi laf yapan ama ne bir mühendislik grubunu idare etmeyi, ne de bir ürün geliştirmeyi bilen bir kimsedir.

Böyle bir kimseyi mesela ülkemizin siber güvenliğinden sorumlu bir pozisyona getirdiğinizde hemen tüm kamu kurumlarının yöneticilerini tanıyan ama asıl işi omuzlayacak gerçek mühendisleri tanımayan, hayatı boyunca tek bir firmanın ürününü pazarladığı için başka ürünlerden ve teknolojilerden doğru dürüst haberi olmayan birisini çok kritik bir pozisyona yerleştirmiş olursunuz.

Peki, çare nedir?

Çare, işin mahsülünü satan, işi öğreten, yöneten hatta denetleyenleri değil doğrudan ve bizzat “yapanları” aday listesinin başına koymak ve onları iyi bildikleri işi yapabilmeleri için gereken alanı onlara sağlamaktır.

Mesela, küçük de olsa yerli bir ağ güvenliği firmasını kuran, çok küçük cirolarla da olsa gerçek piyasada yaptığı işlerle ayakta tutan genç bir girişimci çok iyi bir aday olabilir. Ya da mesela yerli otomobil projesinin başına, oto sanayiinde elleri hala arada sırada yağa bulanan bir küçük patron, yabancı otomobilleri ithal edip ülkemizde satarak çok zengin olmuş bir işadamından çok daha iyi yakışır.

Doğru kişileri arayıp bulmanın kendisi başlı başına bir iştir ve bu alanda da faaliyet gösterecek güvenilir yeni kurumlara yahut bu maksatla kurulmuş kurumların derhal ıslahına ihtiyaç vardır.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (2)

Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran bir fırıldak!

Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eseri hakkındaki mütalaalarımızı paylaşmaya devam ediyoruz.

Kur’an okumak için götürüldüğü bir paşa konağında, romanın başkahramanı küçük hafız Rabia’nın kabiliyetinin farkına varılır. Bu kabiliyetin “ziyan” olmaması için himaye edilmesi, müzik ve piyano dersleri alması gündeme gelir. Fakat bu paşa konağının ortasından da tüm romana konu teşkil eden doğu-batı, eski-yeni zelzelelerinden birinin fay hattı geçmektedir. Zaptiye nazırı Selim Paşa, kadim Osmanlı medeniyetine gönülden bağlı bir bürokratken, oğlu Hilmi batı özentisi içinde, kendi medeniyetinden neredeyse nefret eder hale gelmiş bir gençtir. Onların anlaşmazlıklarından çok güzel mesajlar süzer Halide Edip. Bu baba ve oğul arasında, Ivan Turganyev’in meşhur Babalar ve Oğullar romanında Yevgeniy Vasilyiç Bazarov ile babası Vasilyev Ivanoviç Bazarov arasındaki çekişmeyi hatırlara getiren bir tartışma geçer. Mevzu, küçük hafızın kim tarafından nasıl eğitileceğidir. Hilmi, kızı dinsiz İtalyan piyanist Peregrini’yi teslim etmek isterken Selim Paşa buna şiddetle karşı çıkmaktadır. Derken mevzu bir medeniyet tartışmasına dönüşüverir:

Sinekli Bakkal— Avrupa sahnelerinde icrayı sanat eden kadınları hep Peregrini mi yetiştirir?

— Onu demek istemedim… Tabiî size bu noktayı anlatmak müşkül. Avrupa musikisinin incelişini nasıl tarif edeyim, zevkine varamazsınız ki…

— Kim demiş? Ecnebî trupları geldiği vakit, Tepebaşı’ndan ayrıldığım yoktur. Daha doğrusu Zaptiye Nazırı sıfatıyla halkın bu yabancı metâlara ne kadar rağbet ettiklerini görmek için… Sonuna kadar dinlemek biraz müşkül ama züppe güruhu bir alay seyirci var ki, onları görmek cidden her sıkıntıya değer. Herifler kendilerinden geçiyorlar…

— Hakiki musikiden anlayan herkes tabiî…

— Hakiki musiki mi dedin? Eğer kapitülâsyonlar olmasa, muzikacıları da, seyircileri de enselerinden yakalayıp Beyoğlu kaldırımlarına fırlatırım. Şimendifer düdüğü gibi öten bir sürü yarı çıplak, hayâsız, kart frenk karısı… Sar’aya tutulmuş gibi gözleri evlerinden uğruyor, bir alay mart kedisi gibi çığrışıyorlar. Toptaşı saz çalmaya, şarkı söylemeye kalksa, bu işi biraz daha adamakıllı yapardı.

— Anlamadığınız bir mevzuu niçin münakaşa ediyorsunuz? /../ Garb’ı Garp yapan musikileri… Onlarda hayat var, fen var…

— Bizimkinin ne kusuru var?

— Halkın tembelliği, uyuşturucu kanaati, yüksek sınıfların boş ve düşük bir sefahate dalmaları hep bu bizim inleyen, ağlayan musikimizin tesirinden. Kadınlarımızın kafasızlığı, zilleti…

— Kadınları bu bahse sokma. Bizimkiler, her halde frenk karılarından daha edepli, daha hanım… Onların erkeğinde de, karısında da ben, yüzsüzlükten, aç gözlülükten başka bir şey görmedim. Paşa durdu, öksürdü, sonra köpürdü:

— Bir Müslüman milletinin an’anesini, medeniyetini neden her vesile ile tahkir ediyorsun?

Medeniyetimiz yok ki tahkir edeyim. Ziya Paşa’nın dediği gibi, sizin tahkir ettiğiniz küfür diyarı mamureler kâşanelerle dolu; mülk-i İslâm baştan başa virane..

Kâşaneleri başlarına yıkılsın. O imansız, padişah haini herif gibi sen de medeniyeti kâşane, mamure farzediyorsan sana yuf!

Paşa sustu; esnedi. Nereden bu peltek oğlanla münakaşaya girişmişti? Hiç değer miydi? Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran bir fırıldak!

— Küçük hafızın tahsilini ben dilediğim hocaya yaptırırım. Sen çocuk sahibi olduğun vakit, istediğin gibi yap. Korkarım, çocukların Asım Bey’in kukla kızlarına benzeyecek… Bonmarşe bebeği gibi… Karnına basınca mama, papa, diye öten kuklalardan. (s.49)

Halide Edip, mazmunlarla, istiarelerle edebiyat okuyucusuna nasıl da zengin tedailer sunuyor… Bonmarşe bebeği kavramını bugüne taşısak ilk üretildiği gündeki manasını halen muhafaza ettiğini görebiliriz. Bugün de etrafımızda sayısız “Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran fırıldak” yok mu? Hakikatin acı tarafını da eksik bırakmayıp dile getirelim: Bugün hepimiz biraz öyle değil miyiz?

Medeniyet Kâşane midir?

Medeniyeti “mamureler, kâşaneler” farzetme meselesini ele alalım. Hilmi, Ziya Paşa’nın meşhur,

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm”

beytiyle başlayan gazeline bir gönderme yapıyor. Selim Paşa hiddete kapılıp Ziya Paşa’ya biraz haksızlık etse de bunun arkasında padişaha gönülden bağlılığının olduğunu anlıyoruz.

Kâşane büyük, çok süslü, çok gösterişli ev ya da saray demek. Mamure de imar kelimesi ile aynı kökten türeyen bir kelime. Gelişip güzelleşmesi, hayat şartlarının uygun duruma getirilmesi için üzerinde çalışılmış olan, bakımlı, imar edilmiş, mamur yer anlamına geliyor.

Bugün “kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran fırıldaklara” Selim Paşa misali bir hiddetle karşı çıkanlar artık siyaseten güçlüler. Ama artık medeniyet denildiğinde, onların bile çoğunun akıllarına maalesef sadece kâşaneler, mamureler geliyor. “İmansız herifler gibi” onlar da medeniyeti kâşane, mamure farzettiklerinden aslında koskoca bir “yuf” hak ediyorlar! Bilmem hal-i pür melalimizi daha iyi ne anlatır…

Halide Edip Adıvar’ın renkli çağrışımlarla okuyucusunu gezdirdiği düşünce ufuklarından bahsetmeyi sürdüreceğiz.

Twitter: @salihcenap

You Are Hired! You Are Fired!*

*İşe alındınız! Kovuldunuz!

fired Özellikle Amerikan film ve dizilerinde sıkça işittiğimiz bu sözlerin bizim dilimizde elbette bir karşılığı var ama hayatımızda gerçek bir karşılığı olduğunu söylememiz oldukça zor.

Özellikle Amerika’da, insanların işe alınması da işten çıkartılması da patronun iki dudağı arasındadır.

Amerikan dizilerinde çoğu zaman mesleğini hakkıyla yapan kahramanların etrafında kurgulanan senaryolarda, kendisini bir vesileyle ispat eden gencin işe alınması esnasında da, işini iyi yapmayan bir kişinin “kovulması” gündeme geldiğinde de başlıktaki sihirli cümleler kolaylıkla telaffuz edilir.

Bizde ise bir işe girmek, sınavlarla, mülakatlarla hatta büyüklerin tavassutlarıyla uzatılmış, dini bir ritüele dönüştürülmüştür adeta.

Böylece girilen işlerin, özellikle devlet memuriyetlerinin bir Katolik nikâhı gibi algılanması da bundandır belki, kim bilir…

“Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözünü bizim atalarımız söylememiştir sanki!

Bizde beyaz yakalılar, işlerini “yaptıkları”, “bildikleri” sayesinde bulmadıkları gibi, koltuklarını da “başardıkları”, “kazandırdıkları” sayesinde muhafaza etmezler.

Devlete ya da “devletleşmiş” büyük bir şirkete “kapağı atan” bir memurun “kovuldunuz” cümlesini işitmesi için, ya yüz kızartıcı bir suç işlemesi ya da yöneticilerine sağlam bir kazık atması gerekir.

Maalesef işini iyi yapmamak bizde yüz kızartıcı bir suç gibi görülmez.

Bu bataklıktan çalışanlar kadar işverenler de mesuldür.

İşini iyi yapmayana “ekmeğiyle oynamamak” adına göz yummak tüm müesseselerin verimini düşürür. Marazi bir merhamet hissi hem bir iş ahlakının oluşmasına mâni, hem adaletsizliğe sebep olur.

Bu yüzden bizim yöneticilerimizin de işini iyi yapmayanın “gözünün yaşına bakmadan” ipini kesmeyi öğrenmesi şarttır.

Bu ne gaddarlıktır ne merhametsizlik.

Bu bir iş ahlakı tesis edebilmek için atılması gereken çok mühim bir adımdır.

Devlette neredeyse bir garantiye dönüşen “iş güvencesi” memurları ahlaken zehirlemektedir.

Evine ekmek getirmekten sorumlu üç milyonun üzerinde insanın “ahlaken” zehirlenmesi tüm toplumu “ahlaken” zehirler.

youre-firedDevlet memurlarının işten çıkartılabilmesini kolaylaştırmak, hiçbir şey yapmadan mesaiye gelip giden, öylece vakit geçirip hiçbir iş yapmamayı başarı sayan, bir yandan dışarıya el altından iş yaparak haksız gelir elde eden memurların ahlaksızlıklarıyla mücadelenin öncelikli adımı olmalıdır.

Devlette her kademedeki amire belli ikaz aşamalarından sonra netice alamaması halinde altında çalışanların işini sonlandırabilme yetkisi verilmelidir.

Bu şekilde hem verimsizleşmiş ve ahlaksızlaşmış memurlar tasfiye edilmiş, hem de arkadan gelen gençlere yer açılmış olacaktır.

Böyle bir yetkinin suiistimallere, adaletsizliklere yol açacağına dair itirazları duyar gibiyim ancak mevcut durumun çok daha büyük suiistimallere zemin hazırladığı ortadadır. Hemen herkesin aklına, işle alakası olmayan, siyasi, dini, etnik ya da şahsi gerekçelerle işten çıkartılabilecek memurların yaşayacağı adaletsizlik “ihtimali” gelirken ne yazık ki hepimizin vergilerini “çalan” binlerce memurun sebep olduğu adaletsizlik “hakikati” kimsenin gündemine girmemektedir.

Hiyerarşide her kademenin bir üstüne karşı gerçekten mesuliyet taşıdığı, hesap verdiği bir yapı için istihdamı değil meslek bilgisini, beceriyi ve tecrübeyi odağa koyan radikal bir ıslah hareketine mecburuz. Bir meritokrasi kurabilmek için gerektiğinde gözünü kırpmadan “you are fired” cümlesini hayata geçirebilecek yetkilerle donatılmış, idealist ve nitelikli yöneticilere ihtiyacımız var.

Twitter: @salihcenap