Pedagojik Cinayet

Yoksul bir varoş… Yemyeşil kırların, zavallı gecekondu mahallesinin kıyılarına kadar sokulduğu bir bahar günü… Çocuklar oynuyorlar. Gül yüzlü, kara gözlü, minik çocuklar. Ellerinde ne top var, ne ip. Oldukça heyecanlılar. Ceplerindekileri saklamak istercesine bol, koyu renk bir kıyafet giymiş, yüzünü de kara bir bez parçasıyla örtmüş arkadaşlarının önüne dizilmişler. Sonra o arkadaşlarına, sanki onu uzun bir yola gönderirlermiş gibi teker teker sarılıyorlar. Uğurlama heyetindeki minikler kendilerini tutamayıp arada kıkırdıyorlar. Cepleri yüklü arkadaşlarının yüzü görünmüyor ama yürüyüşünden, ufacık çehresinde mağrur ve heyecanlı bir ifade olduğu anlaşılıyor.

Oyunun ikinci sahnesi: Az evvel uğurlanan minik yolcu, birkaç adım ötede, bir kontrol noktasından geçmesine mani olan asker rolünde bir çocukla karşılaşıyor. Kendinden emin adımlarla kendini durdurmaya çalışan “düşmanın” ve sözüm ona kontrol noktasının ortasına ilerliyor ve var gücüyle bağırıyor: Allahuekber!

Sesi duyan tüm çocuklar avuçlarında sakladıkları toprakları göğe savuruyorlar ve kendilerini yere bırakıyorlar. Bir anda her yer toz duman oluyor. Tüm çocuklar şimdi yerde yatıyor.

Oyunun son sahnesi: Az önce intihar eylemcisini oynayan ufaklığı uğurlayanlar koşup, yerde birbirlerinin üzerine yığılmış yatan küçük bedenlerin yüzlerindeki toprakları siliyorlar.

Tahmin etmişsinizdir. Bu insanın tüylerini diken diken eden, insanı isyana, infiale sevk eden sahneler Afganistan’da yaşayan yavrucakların aralarında oynadıkları dehşetli “oyunun” bir kameraya yansıyan anları.

Şimdi size başka bir sahne…

İtalyan yönetmen Roberto Benigni’in, 1997 yapımı Hayat Güzeldir (La vita è bella) filmindeyiz. Filmin konusu binlerce benzeri gibi, Yahudi soykırımı. Bu filmde de kara gözlü minik bir yavru var: Giosuè. Babası, muhtemelen öldürülecekleri çalışma kampına beraber götürüldüğü beş yaşındaki oğluna, yaşadıkları terörü aksettirmemek için bir yalan uydurur: Yaşadıklarının hepsi uzun soluklu bir oyundur ve baba oğul olarak yarışılan bu zorlu oyunu kazananın ödülü gerçek bir “tank” olacaktır. Herşeyden habersiz masum yavrusunu, kendilerine uygulanan her türlü zulmün bir oyun aşaması olduğuna ikna etmeyi başaran baba, Amerikan ordusunun onları kurtarmaya gelmesinden bir gün önce öldürülür ama hâlâ oyunda olduğunu zannederek bir kutuda saklanan Giosuè yaşar. Onları kurtarmaya gelen Amerikalı askerlerin tanklarını görünce, çıkardığı başarılı oyun neticesinde babasının vadettiği ödülü kazandığından şüphesi kalmaz. Çocuğun annesini görünce sevinçle haykıracağı tek şey vardır:

Biz kazandık!..

İki coğrafya, iki kurgu…

Bir tarafta, patlamamış bombaları oyuncak niyetine atıp tutar gibi yaşadıkları terörü oyunlaştırmalarına engel olamadığımız biçare çocuklarımızın, öte tarafta sırf çocuğunun ruhu örselenmesin diye içine düştüğü karanlık kuyuyu sahte ışıklarla bezemek için çırpınan bir babanın hikâyesi.

Kucaklanıp, ölümden, kandan, nefretten, şiddetten en uzak neresi varsa oraya kaçırılması gereken masum yavrularımıza reva gördüğümüz hayat bunlardan hangisi olmalı?

Maalesef savaşların getirdiği ölümlerin kanlı karanlığını çocuklarımızdan uzak tutmamız gerektiğini bir türlü kavrayamıyoruz.

Önce Afganistan’dan başlayıp, İtalya’da sürdürdüğümüz seyahatimizi ortada, güzel ülkemizde sonlandıralım.

Her sene Çanakkale harbini anma törenleri adı altında okullarımızda çeşitli merasimler tertip ediliyor.

Sayısız insanımızın hayatına mal olmuş o korkunç savaşın toplumsal hafızamızda bıraktığı izler silinmiyor. Silinmelerini de istemiyoruz zaten. Belki de düşman geçmesin diye hayatlarını feda eden yüz binlerce insanımızın yaşadıklarını unutmayı, hatıralarına ihanet sayıyoruz.

Elbette yetişen çocuklarımızın da yaşananlardan haberdar olmasını, dersler çıkartmasını arzu ediyoruz.

Ama unutmayalım ki bu korkunç tecrübeyi, sadece belli bir zihni olgunluk seviyesine erişmiş olan yavrularımızın sağlıklı bir şekilde kavramasını bekleyebiliriz.

Herşeyden habersiz miniklere bu müessif hadisenin korkunç detaylarını anlatmak, pedagojik açıdan bir cinayettir.

Belki yüzlerce okulumuzda, güya pedagojik formasyon almış öğretmenler eliyle, gariban Afgan çocukların canlandırdığı sahnelerin benzerlerini yedi-sekiz yaşında sabilere sahneletiyoruz.

Küçücük oğlan çocuklarına, vurulup ölmüş rolü yaptırıyoruz. Küçücük kız çocuklarına onların cesetlerinin başında ağlayan kadınları oynatıyoruz.

Ne dediğinin farkında bile olamayacak yaştaki yavrularımızı, hamasi şiirler okurken gırtlaklarını parçalamaya ne kadar yaklaşırlarsa o kadar alkışlıyoruz.

Bayrağımızı selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağını haykıran yavrumuzu nasıl bir psikopat olmaya sevk ettiğimizi fark edemiyoruz.

Maziyi anıyoruz diye kendimizi “jiletlememiz”, tarih şuuru taşıdığımızı değil, ruhen hasta olduğumuzu gösterir.

Geçmişte ya da bugün ne kadar acı çekilmiş olursa olsun, “hayat güzeldir”.

En çok da çocuklar için güzeldir.

Hiçbir gaye, bu güzelliğe kastetmeyi mazur kılmaz!

Eğer Çanakkale harbinde can verenler anılacaksa bunun yolu o zaman yaşanan korkunç terörü yeniden canlandırmak değildir.

Belki de artık bir değişiklik yaparak hamaseti bırakıp farklı sorulara cevap arama vakti gelmiştir.

Mesela, “Kader bizi adım adım bu savaşın kucağına taşırken hangi stratejik hataları yaptık?” gibi.

Mesela, “Bir müdafaa harbinde bu kadar büyük kayıplar vermemize neler sebep oldu?” gibi.

Mesela, “O gün yaşadıklarımızdan askerî, iktisadî, içtimaî tüm dersleri çıkardık mı?” gibi.

Gençlerimizin zihinlerinde bu tür sorulara cevap aramaya başlamalarını sağlamak, karanlığa sövmeyi bırakıp bir mum yakmak olacaktır.

Twitter: @salihcenap

Not: 2012 yılında, Afgan çocukları hiç olmazsa böyle korkunç oyunlar oynamasın diye, onlara mülteci kamplarını kuşatan dikenli tellere gelse bile patlamayan futbol topu vermek üzere Afghan KidsPlay (AKP) adında bir kampanya yapılmış.

Reklamlar