Soytarı ve Kızı (5)

Elimde imkân olsa, bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim!

Sinekli Bakkal romanı hakkındaki mütalaalarımızın son bölümüne gelmiş bulunuyoruz.

Sinekli BakkalHalide Edip Adıvar’ın insanı sürükleyen, harikulade bir üslupla anlattığı hikâyede zaman zaman “kültür”, “medeniyet” ve hatta “inanç” gibi “zor” konulara bu kadar mahirane bir şekilde girmesi ve akışı bozmadan, didaktik anlatım tuzaklarına düşmeden bu tür meseleleri, hadiseler örgüsü içinde tartışabilmesi takdire şayan. Mesela avamın, cahil halkın inanışları ile Rabia’nın inanışını inceden inceye mukayese edip aradaki benzerlikleri ve farkları gösterdiği şu satırlar çok dikkat çekici:

Penbe, Rabia ile beraber mutfağın üstündeki odada yatardı. Yükten yatağını çıkarır, kızın yatağının yanma serer, köşedeki mum iskemlesinin üstüne zeytinyağ kandilini yakar, yatağa girerdi. Fakat Rabia yatmadan uyumazdı. Kızın yatsıyı kılışını seyreder ve her akşam bu uzun zahmetli işi düşünmeden yapışına şaşardı. Kendisi ömründe namaz kılmış değildi. Bu dinsizliğinden değil, belki tembelliğinden ileri geliyordu. Hem o kadar büyük ve yükseklerdeki Allah zavallı bir Çingene’nin namazını ne yapsın! Eğer insanın Allah’tan bir dileği olursa, evliyalar ne güne duruyor? Türbelere kandiller yakmıyor mu? Pencerelerine bez parçaları bağlamıyor mu? Namaz kılmak, dua etmek Allah’tan bir şey istemek değil mi? Evliyalar dirilerin dileklerini Allah’a anlatmakla mükelleftirler. Buna mukabil diriler onlara kurban kesiyor, karanlık türbelerin ışığını temin ediyor. Penbe’nin bir isteği olunca bir taraftan da bakıcılar, büyücüler vasıtasıyla perilere, cinlere başvururdu.

Onlara ne kadar horoz götürmüş, ne kadar kırmızı krepte bağlı lohusa şekerleri taşımıştı. Penbe’ye göre, cinler, periler, dirilerle daha sıkı münasebette her dakika her evin içinde, her işle alâkadardırlar. Onların gönlünü etmek biraz daha kolaydı. Çünkü göze görünmeseler de yaşıyor, dolaşıyorlar hâlbuki evliyalar türbelerinden hiç çıkmıyor. Garip olarak Çingene Penbe, perilere karşı biraz daha hürmetkâr, onlardan daha çok çekinirdi. Her lâkırdıda yakasına tükürür. “İyi saatte olsunlar” derdi. Fakat adak adayıp da bir şey istediği bir evliya işini çabuk görmezse homurdanır dururdu. Tezveren Dede’ye son gittiğim zaman fikrini çok açık söylemişti.

— Güya adın Tezveren, hani ya? Cinler, periler daha çabuk iş görüyorlar. Tevfik beni alsın diye sana ne kadar mum adadım. Herifi bir de sürgüne yollattın. Bari herifi çabuk getir. Ben Çingeneyim diye yapmıyorsan Rabia’yı düşün. Beş vakit namazında bir hafız.

Penbe’ye göre, Rabia’nın tuttuğu yol bambaşka. O ne türbeye gidiyor, ne de bakıcıya. Doğrudan doğruya kendisi dua ediyor. İşte gene seccadesini yayıyor. O, Rabia’nın harekâtını hep duvardaki uzun, ince gölgesinde seyreder. İşte namazda. Uzun, siyah gölge eğiliyor, diz çöküyor, başını yere koyuyor, kalkıyor. Beyaz badana üstünde bitmeyen, tükenmeyen siyah gölge oyunu! Nihayet dua ediyor. Rabia, dizlerinin üstünde, elleri açık, yüzü yandan, bıçak gibi keskin çizgileri ile nasıl bir dilek ateşi ile yanıyor? Nasıl “İşte vazifemi yaptım, sen de istediğimi ver” der gibi uzun uzun dua ediyor. Avuçları hep açık, gökten inecek inayeti kapmak için. (s.229)

Sinekli Bakkal romanından bahsederken unutulmaması gereken hususlardan biri de arz ettiği müthiş edebi lezzet. Halide Edip romanında öylesine tasvirler yapıyor ki adeta sizi koltuğunuzdan havalandırıp muhteşem bir manzaranın karşısına taşıyıveriyor. Bir misal verelim:

Kafes kalkık. Camın ötesi Boğaziçi. Odanın üstünde rüzgâr saçakları, su borularını birbirine katıyor. Siyah bulut yığınları bir karanlık akıntısı gibi havadan geçiyorlar; barut renginde sular azgın azgın akıyor; karşı yakanın zarif kıvrıntıları, nemli ve kurşunî bir duman içinde hayal meyal seçiliyor. Kızın gözleri ve kulakları bunları takip ediyor, fakat kafası başka yerde. (s.247)

Bizi bir öğlen vaktinde İstanbul’da dolaştıran başka bir misal:

Galata Köprüsü’nü yürüyerek geçtiler. Tepelerinde İstanbul’un öz göğü bir Bizans mozaiği, bir tavus gibi mavi, bir tek bulut yok. Gökyüzünde kaynayan sarı ışık kazanı yere altın şua akıtıyor. Her şeyin üstünde bu altın aydınlık. Sol taraflarında Haliç. Üstünde yelkenler, direkler sarı ışıkta titreşiyorlar. Sağ taraflarında Boğaziçi vapurları, kayıklar, salapuryalar yeşil suların üstünde oynaşıyor. Köprü’nün üstünden askerî bir bando geçiyor. Bütün halk ayağını uydurmuş arkasından yürüyor.(s.312)

İstanbul’da, adeta sayfalardan süzülerek yükselen, gümüş sisli bir sabah rüyası:

Karanlık dağıldı. Şehrin üstü inci beyazlığında bir dumana bürünmüş. Minareler, kuleler, uçlu, uçsuz bütün şekiller rüyada görülen şeyler gibi uzak, silik. Suların kurşunî yüzü uykuda. İstanbul, gümüş sisli bir sabah rüyası görüyor.

Galata rıhtımı… Üstünde siyah esvaplı adamlar, rıhtımın kenarında bir sürü sandal ve salapurya. Kürekçiler kürekleriyle oynuyor, sabırsızlanıyor, siyah esvaplı adamlar uzaktan gelen araba seslerini dinliyorlar. Birbiri ardınca bir sıra kapalı araba geldi, durdu. Siyah esvaplı adamlar araba kapılarının açtılar, içlerinden kara çarşaflı, eli bohçalı, çocuklu, çocuksuz kadınlar, birkaç ihtiyar erkek ve Mevlevî dedesi çıkardılar. Arabalardan çıkanlar birbirine sokuldular, elleri dolu olanlar omuz omuza, boş olanlar elele, birbirine yapışıp kuvvet almak isteyen, canlı bir ıstırap kümesi gibi sandallara, salapuryalara indiler.

Rıhtımda ayak sesleri kesildi. Kayıklar kurşunî suların üstünde yayıldı, açıldı… Selimiye önünde demirleyen şevket-i derya’ya doğru yol aldılar. (s.204)

Elimde bir imkân olsa bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim. Belki edebiyat derslerinde bir okul dönemi boyunca talebelere romanda tartışılan mevzuları konuşturur, bu meseleler ekseninde münazaralar tertip ederdim.

Ben bahsettiğim işaret fişeğini yolladım. Bu romanı okumadıysanız mutlaka okunacak kitaplar listenize alın. Edebiyatımızın kıymeti yeterince bilinememiş bir şaheserinden habersiz kalmayın.

Twitter: @salihcenap

Reklamlar

Soytarı ve Kızı (3)

Halide Edip: Semalarımızdan silmeye çalıştığımız parlak yıldızımız!

Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eserinin bizdeki çağrışımlarını paylaşmaya devam ediyoruz.

HalideEdipHalide Edip Adıvar, zamanının çok ilerisinde, sterotiplere uymayan, son derece entelektüel, son derece parlak bir kadın yazarımız. Farklı, sıra dışı, nevi şahsına münhasır olmasının karşılığı olarak yıllardır hem Kemalistlerin hem İslamcıların hışmına uğrayan, Yahudilikle, siyonistlikle, ajanlıkla, Sabetaycılıkla itham edilen Halide Edip hakkında yapılan dedikoduların hepsinin yeri bizce çöp tenekesidir.

Halide Edip’in imanına şüpheyle bakanlar hem çok ayıp bir şey yapmakta hem de iftira ettikleri için büyük günaha girmektedirler. Halide Edip’i ajanlıkla, Sabetaycılıkla itham edenler arasında Allah’ı tanımayanların söylediklerine ise aşağılık ırkçı zihinlerin ifrazatı nazarıyla bakılabilir.

En iyisi ikinci el kanaatlerden kurtulup, Halide Edip’in hayat hikâyesine ve yazdıklarına bakmak.

İki oğluna Ali Ayetullah ve Hasan Hikmetullah isimlerini veren Halide Edip’i Müslüman saymamak için nasıl da acayip komplo teorilerine ihtiyaç var. Hâlbuki 19 Mayıs 1919 günü Fatih mitinginde toplanan elli bin insana şu meşhur seslenişi bugün bile Müslümanların tüylerini diken diken eder:

“Müslümanlar, Türkler! Türk ve Müslüman bugün en kara gününü yaşıyor. Gece, karanlık bir gece… Fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp müşaşa bir sabah yaratacağız. […] Hanımlar, bugün elimizde top, tüfek denilen alet yok; fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir silahımız var; Hak ve Allah var. Tüfek ve top düşer, Hak ve Allah bakidir Topun yüzüne tükürecek kadar evlâtlar, analar, kalbimizde aşk ve îman, milliyet duygusu var.

Yahut yine 1919’daki Sultanahmet mitinginde söylediği şu sözler nasıl unutulur:

“Kardeşler, vatandaşlar… Yedi yüzyılın şerefi, göğe yükselen bu minarelerin tepesinden Osmanlı tarihinin yeni faciasını seyrediyor, bu meydanlardan çok zaman alay halinde geçmiş olan büyük atalarımızın ruhuna hitap ediyor, başımı bu görünmeyen ve yenilmez ruhlara kaldırarak diyorum ki: ‘Ben İslamiyet’in bedbaht bir kızıyım ve bugünün talihsiz fakat aynı derecede kahraman devrinin anasıyım. Atalarımızın ruhları önünde eğiliyor, onlara bugünün yeni Türkiye adına hitap ediyorum ki silahsız olan bugünkü milletin kalbi de onlarınki gibi yenilmez kudrettedir. Allah’a ve haklarımıza iman ediyoruz…”

Rus-­Japon savaşı sonrasında, o dönemde Batı güçlerinin bir parçası sayılan Rusya’ya karşı “Doğu”nun zafer kazanmasını sağlayan ünlü Japon komutan Togo Heihachiro’ya hürmeten ikinci oğlunun ismine “Togo” adını ilave eden yazarın bir batı ajanı olduğunu iddia etmek ne kadar ahmakça!

Biz yine romana dönelim ve bahsettiğimiz mevzuun izlerini biraz da romanda sürelim.

Sinekli Bakkal’da batıcı, kendi medeniyetlerine inançlarını kaybetmiş gençler, romanın kahramanı küçük hafız Rabia’yı, din adamlığından ateistliğe geçmiş piyanist Peregrini’nin karşısına çıkartırlar. Musiki kabiliyetini göstermek adına Rabia’nın Peregrini’ye sunabileceği tek şey Kur’an tilavetidir. Peregrini’nin Rabia’nın Kur’an okuyuşunu ilk dinlediği sahne müthiş tasvir edilmiştir. Halide Edip, adeta bir film çeker gibi detaylar vererek bu sahnenin zihnimizde canlanmasını sağlar:

Üç gencin gözleri çocuğun sesinin üstada yapacağı tesiri kaçırmamak için Peregrini’nin yüzüne, dikildi. Fakat Peregrini’nin gözleri kız hafıza daldı, kaldı.

Belki bir uzun dakika kızın vücudu donmuş gibi hareketsiz bekledi. Sonra içine gizli bir hayat suyu akıyormuş gibi evvelâ başı ve omuzları belli belirsiz, sonra bütün ince vücudu dalgalanmaya, dudaklarından yarım ve çeyrek seslerden yaratılan ağır ve garip bir ahenk akmaya başladı. Besmele ile başlarken bu hareket ve ses hafif ve pes fakat gittikçe kuvvetlendi, hummalı bir damar gibi atışı kudretlendi ve en nihayet “Sadakallâhülâzim’de yavaşladı ve birdenbire kesildi.

Şimdi küçük hafız donmuş gibi, okurken vücudunu kavrayan kudret akmış, tükenmiş gibi cansız duruyordu.

Üç çift göz, kendilerine pek alelâde gelen bu manzaranın Peregrini’ye tesirine biraz şaştı. Onu bir filozof, her filozof gibi dinsiz her halde dinsizliği bir softa taassubu kadar kuvvetli sanırlardı. O, şimdi başı önünde, yüzü huşû içinde, günahlarına tövbe eden bir rahibe benzemişti.

Başını kaldırdığı vakit, tavrındaki acele ve mübalâğadan eser yoktu. Müteheyyiç bir sesle çocuğa:

— Okuduğunun manasını bana söyler misin? dedi. Rabia omuzlarını silkti. Henüz bunu anlayacak kadar Arabî derslerinde ileri gitmemişti.

Hilmi gene koştu. Paşa’nın kütüphanesinden, yaprakları sararmış bir tefsir kitabı getirdi. Rabia’nın okumuş olduğu âyetlerin Türkçe’sini söylerken, piyanist onları, cebinden defterini çıkarmış kaydediyordu:

— “Rab, meleklere: “biz dünyaya hâkim olacak birini (Adem) göndereceğiz”, dediği zaman onlar: “Biz senin kudsiyetini ilâ, sana hamdüsena ile meşgulken, sen oraya fitne ika edecek kan dökecek bir kimse mi gönderiyorsun”, dediler.

Piyanist defterini cebine koydu.

— Beni Allahımdan, ruhbaniyetten ve manastırdan ayıran işte meleklerin bu mantığı, bu itirazı olmuştur, dedi.

Hilmi ve arkadaşları sustular. Onu, yeni ve bambaşka bir cephesinden görüyorlardı. Onun felsefî ve tarihî malûmatından Şark ilimlerindeki vukufundan ziyade Garp’ta fikir cereyanlarını dikkatle takip edişi, genç talebesinin zihninde kuvvetli tesirler yapmıştı. Fakat en ziyade onu dinsizliği için, yani kilisesini, tarikatini terkettiği için severler. Türk diyarında her değişikliğe, her ileri atılışa dindarları mâni gördükleri için kendilerini dinden âzâde farzediyorlardı. Bundan dolayı sabık rahip Peregrini ile aralarında bir fikir dostluğu, kanaat birliği olduğuna inanmışlardı. Rabia’nın Kuran okumasıyla, sanatkârın gösterdiği hassasiyet onları biraz şaşırttı.

Hilmi sordu:

— Bu sesi terbiye etmek istemez misiniz, cher maitre?

Rabia’nın gözleri isyanla tutuştu, fakat Peregrini kızı teskin eden bir samimiyetle dedi ki:

— Hayır, Sezar’ın malını Sezar’a, Allah’a ait olanı Allah’a vermek gerek… Ben Sezar’ın, ben Şeytan’ın zümresindenim. Çocuk Allah’ın, bırakın olduğu yerde kalsın. (s.68)

Bu satırları okurken zihnimde şu cümleler yankılandı durdu: Bunları yazan, böyle düşünen, böyle hisseden bir insanı imansızlıkla, kripto Yahudilikle itham etmek ne büyük acımasızlık ve kıymet bilmezlik! Böyle yazabilen, ifade kudretine hayran bırakan, “bizden” bir yıldızı semalarımızdan silmek için bu gayret neden?

Düşünen insan elbette zülf-ü yâre dokunacak, elbette bir takım fikir kavgalarına girecek ama sırf bazı mevzularda bizden farklı düşünüyor diye sıra dışı bir aydınımızı, çok mühim bir mütefekkirimizi itibarsızlaştırma, hatta mümkünse yok etme gayreti nasıl izah edilebilir?

İnsanın aklına Cemil Meriç’in o meşhur cümleleri geliyor:

“Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı memleketim. Karanlığa o kadar alışmışsın ki yıldızlar bile rahatsız ediyor seni. Memleketim… En seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çeken memleketim…”

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (2)

Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran bir fırıldak!

Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eseri hakkındaki mütalaalarımızı paylaşmaya devam ediyoruz.

Kur’an okumak için götürüldüğü bir paşa konağında, romanın başkahramanı küçük hafız Rabia’nın kabiliyetinin farkına varılır. Bu kabiliyetin “ziyan” olmaması için himaye edilmesi, müzik ve piyano dersleri alması gündeme gelir. Fakat bu paşa konağının ortasından da tüm romana konu teşkil eden doğu-batı, eski-yeni zelzelelerinden birinin fay hattı geçmektedir. Zaptiye nazırı Selim Paşa, kadim Osmanlı medeniyetine gönülden bağlı bir bürokratken, oğlu Hilmi batı özentisi içinde, kendi medeniyetinden neredeyse nefret eder hale gelmiş bir gençtir. Onların anlaşmazlıklarından çok güzel mesajlar süzer Halide Edip. Bu baba ve oğul arasında, Ivan Turganyev’in meşhur Babalar ve Oğullar romanında Yevgeniy Vasilyiç Bazarov ile babası Vasilyev Ivanoviç Bazarov arasındaki çekişmeyi hatırlara getiren bir tartışma geçer. Mevzu, küçük hafızın kim tarafından nasıl eğitileceğidir. Hilmi, kızı dinsiz İtalyan piyanist Peregrini’yi teslim etmek isterken Selim Paşa buna şiddetle karşı çıkmaktadır. Derken mevzu bir medeniyet tartışmasına dönüşüverir:

Sinekli Bakkal— Avrupa sahnelerinde icrayı sanat eden kadınları hep Peregrini mi yetiştirir?

— Onu demek istemedim… Tabiî size bu noktayı anlatmak müşkül. Avrupa musikisinin incelişini nasıl tarif edeyim, zevkine varamazsınız ki…

— Kim demiş? Ecnebî trupları geldiği vakit, Tepebaşı’ndan ayrıldığım yoktur. Daha doğrusu Zaptiye Nazırı sıfatıyla halkın bu yabancı metâlara ne kadar rağbet ettiklerini görmek için… Sonuna kadar dinlemek biraz müşkül ama züppe güruhu bir alay seyirci var ki, onları görmek cidden her sıkıntıya değer. Herifler kendilerinden geçiyorlar…

— Hakiki musikiden anlayan herkes tabiî…

— Hakiki musiki mi dedin? Eğer kapitülâsyonlar olmasa, muzikacıları da, seyircileri de enselerinden yakalayıp Beyoğlu kaldırımlarına fırlatırım. Şimendifer düdüğü gibi öten bir sürü yarı çıplak, hayâsız, kart frenk karısı… Sar’aya tutulmuş gibi gözleri evlerinden uğruyor, bir alay mart kedisi gibi çığrışıyorlar. Toptaşı saz çalmaya, şarkı söylemeye kalksa, bu işi biraz daha adamakıllı yapardı.

— Anlamadığınız bir mevzuu niçin münakaşa ediyorsunuz? /../ Garb’ı Garp yapan musikileri… Onlarda hayat var, fen var…

— Bizimkinin ne kusuru var?

— Halkın tembelliği, uyuşturucu kanaati, yüksek sınıfların boş ve düşük bir sefahate dalmaları hep bu bizim inleyen, ağlayan musikimizin tesirinden. Kadınlarımızın kafasızlığı, zilleti…

— Kadınları bu bahse sokma. Bizimkiler, her halde frenk karılarından daha edepli, daha hanım… Onların erkeğinde de, karısında da ben, yüzsüzlükten, aç gözlülükten başka bir şey görmedim. Paşa durdu, öksürdü, sonra köpürdü:

— Bir Müslüman milletinin an’anesini, medeniyetini neden her vesile ile tahkir ediyorsun?

Medeniyetimiz yok ki tahkir edeyim. Ziya Paşa’nın dediği gibi, sizin tahkir ettiğiniz küfür diyarı mamureler kâşanelerle dolu; mülk-i İslâm baştan başa virane..

Kâşaneleri başlarına yıkılsın. O imansız, padişah haini herif gibi sen de medeniyeti kâşane, mamure farzediyorsan sana yuf!

Paşa sustu; esnedi. Nereden bu peltek oğlanla münakaşaya girişmişti? Hiç değer miydi? Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran bir fırıldak!

— Küçük hafızın tahsilini ben dilediğim hocaya yaptırırım. Sen çocuk sahibi olduğun vakit, istediğin gibi yap. Korkarım, çocukların Asım Bey’in kukla kızlarına benzeyecek… Bonmarşe bebeği gibi… Karnına basınca mama, papa, diye öten kuklalardan. (s.49)

Halide Edip, mazmunlarla, istiarelerle edebiyat okuyucusuna nasıl da zengin tedailer sunuyor… Bonmarşe bebeği kavramını bugüne taşısak ilk üretildiği gündeki manasını halen muhafaza ettiğini görebiliriz. Bugün de etrafımızda sayısız “Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran fırıldak” yok mu? Hakikatin acı tarafını da eksik bırakmayıp dile getirelim: Bugün hepimiz biraz öyle değil miyiz?

Medeniyet Kâşane midir?

Medeniyeti “mamureler, kâşaneler” farzetme meselesini ele alalım. Hilmi, Ziya Paşa’nın meşhur,

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm”

beytiyle başlayan gazeline bir gönderme yapıyor. Selim Paşa hiddete kapılıp Ziya Paşa’ya biraz haksızlık etse de bunun arkasında padişaha gönülden bağlılığının olduğunu anlıyoruz.

Kâşane büyük, çok süslü, çok gösterişli ev ya da saray demek. Mamure de imar kelimesi ile aynı kökten türeyen bir kelime. Gelişip güzelleşmesi, hayat şartlarının uygun duruma getirilmesi için üzerinde çalışılmış olan, bakımlı, imar edilmiş, mamur yer anlamına geliyor.

Bugün “kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran fırıldaklara” Selim Paşa misali bir hiddetle karşı çıkanlar artık siyaseten güçlüler. Ama artık medeniyet denildiğinde, onların bile çoğunun akıllarına maalesef sadece kâşaneler, mamureler geliyor. “İmansız herifler gibi” onlar da medeniyeti kâşane, mamure farzettiklerinden aslında koskoca bir “yuf” hak ediyorlar! Bilmem hal-i pür melalimizi daha iyi ne anlatır…

Halide Edip Adıvar’ın renkli çağrışımlarla okuyucusunu gezdirdiği düşünce ufuklarından bahsetmeyi sürdüreceğiz.

Twitter: @salihcenap

Kafamda Bir Tuhaflık

kafamda-bir-tuhaflikNobel ödüllü yegâne yazarımız olan Orhan Pamuk’un son romanı “Kafamda Bir Tuhaflık” ismini taşıyor.

Kitabın en başındaki ilk epigraf bu ismin William Worsworth isimli İngiliz şairin Prelüd isimli eserinden mülhem olduğunu haber veriyor.

Kitabın kapağını çevirir çevirmez okuyucuyu kitabın muhtevası hakkında bir cümlelik bir özet karşılıyor. Ne yazık ki insanın ağzında kötü bir tat bırakan garip bir Türkçe ile yazılmış, yeni baskılarda mutlaka düzeltilmesi gerekir diye düşündürten bir cümle bu:

Boza satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatı, maceraları, hayalleri ve arkadaşlarının hikâyesi ve 1969 ile 2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış bir resmidir.

Daha sonraki sayfalarda mühendislikte “blueprint” diye anılan ozalitler misali bir şemayla karşılaşıyoruz. Orhan Pamuk, romanının nasıl bir “mühendislik” çalışması olduğunu hissettirmek için midir bilinmez, kahramanlarının doğum tarihlerini, hayatlarındaki önemli dönüm noktalarını da içeren bir “soyağacı” hazırlamış.

Henüz romana başlamamış okuyucular için bir mânâ ifade etmeyen bu şema, sanırım romanda ilerlerken kafası karışan okuyucular dönüp dönüp kim kimdi diye baksın diye düşünülmüş.

Hikâye 1982 yılında Konya Beyşehir’li Mevlüt’ün komşu Gümüşdere köyünden Rayiha’yı kaçırmasıyla başlıyor. Böyle yazınca romanı henüz okumamış olanlarda “bizden” ve “sevimli” bir hikâye beklentisi oluşuyor ama doğrusu hikâyenin kendisi değil de anlatılışı bu beklentileri karşılamaktan biraz uzak kalıyor. Daha ilk satırlarda bu “bizden” görünen hikâyenin “bize” anlatılmadığını fark ediyoruz. Çünkü bizim Konya’mızın Beyşehir’i, esas hedef kitle olarak tayin edilmiş yabancı okuyucular için şöyle tanıtılıyor: “Asya’nın en batısında bir yerde, puslu bir göle uzaktan bakan yoksul bir Orta Anadolu köyü”.

Romanın “esas” hedef kitlesine dair söylediklerim, ön yargılı bakışımın neticesi yaptığım bir çıkarım sayılmamalı. Bu konuda yazarımız niyetini izhar etmekten çekinmiyor zaten. Mesela romanın tabii akışını bozup araya girdiği şu satırlarda, “boza” ile ilgili olarak “dünya okurlarına” bilgi veriyor:

Bu noktada, hikâyemizin tam anlaşılması için, önce bozanın ne olduğunu bilmeyen dünya okurlarına ve onu önümüzdeki yirmi otuz yılda ne yazık ki unutacağını tahmin ettiğim gelecek kuşak Türk okurlarına, bu içeceğin darının mayalanması yapılan, ağır kıvamlı, hoş kokulu, koyu sarımsı, hafifçe alkollü geleneksel bir Asya içeceği olduğunu hemen söyleyeyim ki, zaten tuhaf olaylarla dolu hikâyemiz büsbütün tuhaf sanılmasın.” (s. 27)

Roman akıcı bir üslupla yazılmış ve kendini okutuyor ama benim gibi dil zevkini Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Kemal Tahir, Refik Halit, Cemil Meriç gibi büyük ustaların rahle-i tedrisinde kazanmış kişilerin Pamuk’un dilinde benzer tatlar yakalaması maalesef pek mümkün görünmüyor.

Romanın başından sonuna kadar, sanki “iyi roman yazmak için yapılması gerekenler” diye bir rehber varmış da, Orhan Pamuk o rehberdeki talimatları harfiyen takip etmiş gibi bir hisse kapıldım. Yabancı dizi, film senaryolarında, dünya çapında çok satan yeni romanlarda görmeye alışık olduğumuz birçok “tekniği” bu romanda kolaylıkla müşahede edebiliyoruz.

Mesela, daha en başta 1969 ile 2012 yılları arasında yaşanan hadiseleri anlatacağını haber veren Pamuk, hikâyesine ortadan, 1982 senesindeki “tuhaf” ve macera dolu kız kaçırma hikâyesi ile başlıyor. İkinci kısımda 1994 senesine, üçüncü kısımda 1968-1982 arasına sıçrıyor. Yani “flash-back”ler  “flash-forward”lar ile kronolojiyi mahsus bozarak ustalık gerektiren bir teknik uyguluyor.

Başka bir ilgi çekici teknik de yazarın hikâyeyi anlatma işini romanın karakterleri ile bölüşmesi. Böyle yeni bir teknik için henüz imlâ kuralları tespit edilmediğinden yazar kendisi bir yol icat etmiş. Mikrofonu bir kahramanına bırakmak istediğinde kahramanının ismini kalın harflerle yazıp bir nokta koyuyor. Sonra hikâyeyi o kahramanın perspektifinden okumaya başlıyoruz. Tabi zaman zaman kahramanların algıları ve anlayışları arasında çıkan farklar hatta çatışmalar hikâyeye bir derinlik katıyor.

Romanı okurken bir “Türkçe lezzeti” aldığımı söylememin zor olduğunu belirtmiştim. Hatta okurken zaman zaman altını çizip “bu nasıl Türkçe” diye notlar aldığım satırlar oldu. Örnek vermek gerekirse:

“Helanın deliğinden tekerleklerin tak tak tak tak’ları güçle işitiliyordu.” (s.50)

(Herhalde “güç işitiliyordu” yahut “güçlükle işitiliyordu” demek istemiş.)

“Aynı anda, bir iş bulup, çıraklığa başlayıp ortaokuldan ayrılan bütün arkadaşlarına yaptığı gibi, hafızasının onu da kısa bir süre sonra sonsuza kadar unutacağını hatırladı.” (s.77)

(Bir şey hafızadan silinebilir ama “hafıza” unutmaz, insan unutur.)

Romanda, yetmişli ve seksenli yıllarda İstanbul’a göçüp çevredeki gecekondularda hayat mücadelesi veren Anadolu köylülerinin yaşadıkları anlatılıyor. Bu arada özellikle askeri darbe öncesi siyasi karışıklıklar ve sağ-sol çatışmaların gecekondu bölgesindeki yansımaları ideolojik olmaktan çok mezhepsel bir çatışma gibi sunuluyor.

Pamuk, birçok beyaz Türk’le paylaştığı Anadolu insanı tasavvurunun zaman zaman su üzerine çıkmasına mani olamıyor: “Küçük hesaplar peşinde, sahtekâr, gözünü bürümüş para hissinden dolayı her ahlaksızlığı irtikâp etmeye hazır, kendi tanrısını bile kandırdığını sanan cahil köylüler.” Sıklıkla vurguladığı, bozanın alkollü bir içecek olduğu halde Müslüman bir toplum içerisinde kendisine yer bulmasının bu “hileci” anlayıştan doğduğu iddiasının altında bu tasavvur var:

“Ne var? Sen kapitalist değil misin? Ben de paranı veriyorum.” “Şu İstanbul’da kazandığın bütün para haram olsun sana be Süleyman.”
“Sanki boza kutsal bir şey.”
“Evet, boza kutsal bir şey.”
“Siktir ulan, boza Müslümanın alkol içmesi için bulunmuş, kılıfına uydurulmuş, alkollü bir içecek – herkesin bildiği gibi.”
“Hayır,” dedi Mevlut, kalbi hızlanırken. “Bozada alkol yoktur.” Yüzünde çok özel bir soğukkanlı ifade belirdiğini hissedip rahatladı.
“Dalga mı geçiyorsun?”
Boza sattığı on altı yılda bu yalanı iki tür insana söylemişti Mevlut:
1) Hem boza içmek hem de günah işlemediğine inanmak isteyen muhafazakârlara. Bunların zeki olanları, aslında bozanın alkollü olduğunu bilir, ama Mevlut’un sattığı şey tıpkı şekersiz Coca-Cola gibi özel bir icatmış ve alkollüyse günahı yalancı Mevlut’a yazılacakmış gibi davranırlardı.
2) Hem boza içmek hem de aptal köylü satıcıyı aydınlatmak isteyen laik ve Batılılaşmışlara. Bunların zeki olanları aslında Mevlut’un bozanın alkollü olduğunu bildiğini bilir, ama para kazanmak için yalan söyleyen dindar ve kurnaz köylüyü mahcup etmek isterlerdi.
“Yoo, dalga filan geçmiyorum. Boza kutsaldır,” dedi Mevlut. “Ben Müslümanım,” dedi Süleyman. “Kutsal benim dinime uygun olmalı.”
“Yalnızca İslami olan değil, ecdadımızdan kalma eski şeyler de kutsaldır,” dedi Mevlut. “Bazı geceler yarı karanlıkta boş bir sokakta taşları yosun tutmuş eski bir duvarla karşılaşıyorum. İçimi bir iyilik, mutluluk kaplıyor. Mezarlığa giriyorum, mezar taşları üzerindeki eski Arap harflerini okuyamıyorum ama dua etmiş gibi iyi hissediyorum kendimi.”
“Hadi ya Mevlut, mezarlıktaki köpeklerden korkuyorsundur sen.”
“Ben köpek çetelerinden korkmam. Onlar benim kim olduğumu bilir. Boza alkollü diyenlere rahmetli babam ne derdi?” “Ne derdi?”
Mevlut özenle babasını taklit etti: ” Alkollü olsaydı satmazdım beyefendi,’ derdi babam.”
“Onlar alkollü olduğunu bilmezlerdi,” dedi Süleyman. “Hem boza zemzem suyu gibi mübarekse millet bardak bardak içer, sen de bugün zengin olurdun.”
“Kutsal olması için herkesin içmesi gerekmez. Pek az kişi aslında Kuran-ı Kerim’i okuyor. Ama koca İstanbul’da gene de her zaman okuyan bir kişi vardır ve milyonlarca kişi de onun okuduğunu hayal ederek iyi hisseder kendini. İnsanların bozanın ecdadın içkisi olduğunu anlamaları yeter. Bozacının sesi onlara bunu hatırlatır ve kendilerini iyi hissederler.”
“Niye iyi hissederler?”
“Bilmiyorum,” dedi Mevlut. “Ama şükürler olsun ki bozayı sayede içiyorlar.”
“Maşallah sen de demek bir bayrak gibisin Mevlut”
“Evet, öyle,” dedi Mevlut gururla.
“Ama en sonunda bozanı maliyetine bana satmaya razısın. Kenefe dökülmesine itiraz ediyorsun yalnızca. Haklısın, israf dinimizde günahtır, fakir fukaraya dağıtırız ama millet alkollü haram şeyi içer mi bilmem.” (s. 223)

Yukarda iktibas ettiğim satırlardaki “köpek çetelerinden korkmama” motifinin de altını çizmemiz gerekir. Yazar, şehrini adım adım ele geçirmeleri karşısında bir şey yapamadığı istilacı Anadolu köylülerinin, İstanbul’daki “diğer” davetsiz misafirler olan sokak köpeklerinden gördükleri müsamahaya dikkat çekiyor. Sokak köpeklerinin bir yabancı gibi kovalamadıkları, adeta kim olduğunu bilip saldırmadıkları Anadolu köylüsünün bu “ayrıcalığına” bazen hayret bazen gıpta ile bakıyor sanki.

Orhan Pamuk’un Alevi olsun Sünni olsun, “istilacı” Anadolu insanına tepeden, küçümser bakışını diğer satırlarında da hissetmemek imkânsız gibi. Mesela Sünnilerin yerleştiği Duttepe ve Alevilerin mesken tuttuğu Kültepe sakinleri ile olarak yazdığı şu satırlarda Pamuk, toptan aynı kefeye koyduğu “bu küçük”, “bu az gelişmiş” insancıkların bırakın hayatlarını, “rüyalarını” bile bilip tasnif ediyor(!) :

Hem Kültepe hem de Duttepe’de yaşayanlar rüyalarında düzenli aralıklarla ve şaşırtıcı benzerliklerle aynı kişileri görüyorlardı:
Erkek çocukları: İlkokuldaki kadın öğretmen
Kız çocukları: Atatürk
Yetişkin erkekler: Hazreti Muhammed
Yetişkin kadınlar: Adı belirsiz, uzun boylu, Batılı bir film yıldızı
Yaşlı erkekler: Süt içen bir melek
Yaşlı kadınlar: İyi haber getiren genç postacı
Bu rüyaları gördükten sonra bir tebliğ aldıkları için gurur duyuyor ve özel bir insan olduklarını anlıyorlar ama rüyalarını nadiren bir başkasıyla paylaşıyorlardı. (s. 102)

Peki, Pamuk rüyalarını bile avucunun içi gibi bilip tasvir ettiği bu “insancıklar” karşısında tarafsız bir pozisyon alıyor mu? Bunu söylemek de zor. Sünni-Ülkücü militanlarla Alevi-Komünist militanları tarif ederken kendine bir saf seçmekten imtina etmiyor:

Duttepe’nin girişindeki Memleket Kahvehanesi’ndeki arka masaların birinde kendilerine milliyetçi-ülkücü diyen gençler oturmaya başlamıştı. Ülküleri, komünist Rus ve Çin devletlerinin esareti altındaki Orta Asya Türklerini (Semerkant, Taşkent, Buhara, Sincan) özgürleşmekti. Bunun için herşeyi göze almaya, hattaöldürmeye bile hazırdılar.

Kültepe’nin girişindeki Yurt Kahvehanesi’ndeki arka masaların birinde kendilerine solcu-sosyalist diyen gençler oturmaya başlamıştı. İdealleri Rusya’daki ya da Çin’deki gibi özgür bir toplum yaratmaktı. Bunun için herşeyi göze almaya, hatta ölmeye bile hazırdılar. (s.103)

Bunun dışında Pamuk’un kullandığı terminoloji de ister istemez onu ele veriyor. Başta bahsettiğim teknik gereği anlatıcılar (dolayısıyla perspektifler) sürekli değişse de hiç değişmeyen bir kavram var mesela: “dinci”. Sünni Mevlut (s. 305), anlatıcı pozisyonunda yazar (s. 316) ve Alevi Ferhat (s. 317) seçimi kazanan hükumeti hep bu kelimeyle tarif ediyorlar.

Terminolojideki bu birliktelik Pamuk’un Alevi kahramanı Ferhat’a bakışının diğer kahramanlarına bakışından farklı olduğu mânâsına gelmiyor. Başka tür bir “istilacı” olan Alevi Ferhat’ın, bir komünist militandan rüşvetçi bir memura dönüştüğünü, nihayet severek evlendiği güzel karısını aldatıp bıraktığını, gayri meşru bir münasebetin, elektriğini kesme göreviyle gittiği evde tanıdığı evli bir kadının peşinde koşarken öldürüldüğünü görüyoruz.

Romanda tam bir yere oturmayan bir karakter var: Hattat Efendi Hazretleri. Bu kişi, köylü Mevlüt ve ailesinden farklı olarak şehrin yerlisi. Yani “istilacılardan” değil. Fatih Çarşamba’da meskûn bir tekke şeyhi. Şehirli bir Müslümanlığı temsil ediyor. Mevlüt tesadüfen tanıştığı bu zatın tesiri altında kalıyor. Peki, yazarımızın bu karakterine bakışı nasıl? Yine menfi. Efendi hazretlerinin evi, Pamuk’un deyimiyle “dincilerin” iktidarı ele geçirmesinde kilit rol oynayan karargâhlardan biri gibi resmediliyor. Belki Efendi Hazretleri tek başına olsa yazarımızın hışmından kurtulacak ama genç “müritleri” köylü Mevlüt, Ferhat ya da Hacı Hamit Vural gibi ikiyüzlü ve içten pazarlıklı tipler.

Orhan Pamuk’un son derece dikkatli ve çalışkan bir yazar olduğunu teslim etmemiz gerekiyor. Bir beyaz Türk olarak gecekondu mahallelerinde yaşanan hayatı tanıyıp anlatmak kolay bir iş değil. Bir yazarın ait olmadığı, havasını teneffüs etmediği bir mahalleyi sonradan öğrenip anlatırken göze batan ciddi hatalara düşmemesi, okuyucuya gerçeklik hissi verebilmesi mühim bir başarı sayılabilir. Mesela Mevlüt’ün küçük baldızı Samiha’nın ağzından yazılmış şu cümleler şahsen beni hayrete düşürdü:

Samiha. Ablam Rayiha’nın, kendisine âşık, çocuk gibi güzel, dürüst bir koca bulması hepimizi sevindirdi. Düğün için babam ve Rayiha ile İstanbul’a geldik. Bu ikinci gelişimde de Vediha Ablamlarda kalıyoruz. Kına gecesinde diğer kadınlar arasında biz üç kız kardeş öylesine eğlendik ki gülmekten gözlerimizden yaşlar aktı: Rayiha, babamın herkesi azarlamasını; Vediha, Korkut’un araba kullanırken trafikte sinirlenip küfürler etmesini taklit etti. Ben de beni istemek için eve gelen taliplilerin Beyşehir’de Eşrefoğlu Camii’nin karşısındaki manifaturacı Affan’dan getirdikleri bir paket şekerle bir şişe kolonyayı nereye koyacaklarını bilememelerini taklit ettim. Rayiha’dan sonra, evlilik sırasının şimdi bana gelmesi hayatımı zorlaştırdı: Babamın başımda bekçi gibi dikilmesinden ve kına gecesi yaptığımız odanın kapısının her açılışında aralıktan yirmi tane meraklı gözün bizleri seyretmesinden şikâyetçiyim. Damat adaylarının bana ölümüne âşıkmış gibi uzaktan manalı manalı bakmaları (bazıları bunu yaparken parmak uçlarıyla bıyıklarına dokunuyor), sonra hiç bakmıyormuş gibi yapmaları hoşuma gidiyor, ama daha kestirme yolun beni değil babamı etkilemekten geçtiğini düşünenlere de sinir oluyorum. (s. 193)

Pamuk’un, Anadolu’da ortalama bir kına gecesinde kadınların erkeklerden “arındırılmış” bir ortamda gönüllerince eğlenirken korsan erkek bakışlarından duydukları rahatsızlığı bilmesi ve kavraması takdire şayan. Keza bir Anadolu kasabasının mahdut imkânları içinde şekerin, kolonyanın bile kimden alındığını bilinmesi ve hayatlarında yabancı bayanlarla konuşma tecrübeleri pek az damat adaylarının kız isteme merasimindeki acemi hareketleri Pamuk’un dikkatli gözlerinden kaçmamış.

Neticede ortaya yine beynelmilel bir alaka uyandırabilecek bir eser çıkmış.

Çıkmış çıkmasına ama kendi mazmununu kullanacak olursak, dünyanın başka ülkelerinde alkışlarla karşılanan Orhan Pamuk’un kendi şehrini, sokak köpeklerinin ve insanlarının dostça ve aşina nazarlarla selamlayacağı, bizim caddelerimizi bizden biri olarak adımlaması biraz zor görünüyor.

Twitter: @salihcenap

Farzet ki mesudsun, zira saadet bir faraziyedir

Haziran ortaları… Münih havaalanı… Uçak koltukları… Elimde Peyami Safa’nın ‘Bir Akşamdı’ romanı… Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Türkçesinin dimağımda bıraktığına benzer bir lezzet bulmak hevesiyle gömülüyorum kitaba. Peyami Safa beni korkutuyor. Vuzuhu kendisinde değil lisânında arayacağım diye avutuyorum kendimi. Sonra kendi ukalalığıma kızıyor, ‘sen kimsin bu lafları edecek!’ diyorum.

BirAksamdiKitabın kapağını açıyorum. İlk paragraflar, ilk sayfalar… Ben mi yutuyorum okuduklarımı, yoksa onlar mı beni yutuyor karar veremiyorum. Maharetini her kelimesinde hissediyorum üstadın. Sanki bunlar benim hiç bilmediğim kelimelermiş gibi… Sanki denizlerin derinliklerinden çıkarılmış hazinelermiş gibi… Ahmet Hamdi Tanpınar, eski ama heybetli, koca bir vapurdu. Yolcularını, kadim nağmeler eşliğinde, hafif deniz rüzgârlarının kollarında gezdirirdi. Peyami Safa ise, denizde hedefsizce, ama hızla hareket eden, yaramaz bir sürat teknesi: Çılgın, gözü kara, pervasız. Canı istediğinde yumuşak bir kavis çiziyor su yüzüne, canı istediğinde keskin dönüşlerle okuyucusunun içini dışarı çıkarıyor. Bir cümle okuyorum:

“Sergüzeştin ne pusulası ne de haritası vardır!”

Uçak kıpırdanıyor. Geç kalışını telafi etmek için hızla öne atılıyor. Sarsılıyorum. Uçak sarsılıyor, ayaklarım sarsılıyor, vücudum sarsılıyor, kitabı tutan ellerim sarsılıyor. Bir kuvvet beni omuzlarımdan bastırarak koltuğuma yapıştırıyor. Havalanıyoruz…

Soruyorum kendime: Ya benim sergüzeştimin pusulası var mıdır? Yoksa “sergüzeşt”, pusulasızlığı en büyük felaket bilen yirmi birinci asrın evlatlarının hiç tanımadığı, unutulmuş, mahzun kelimeler cümlesinden midir?

Devam ediyorum. Roman beni içine çekiyor. Sayfalar akıyor. Kelimeler raksediyor. Acı haykırışlar işitiyorum sanki. Acı ilham ediyor okuduklarım yüreğime. Bunalım bunalım… Üstadın kalemi keskin bıçak: dimağımı kesiyor, yüreğimi kanatıyor. Okumasam mı? Hayatla ilgili yeterince soru yok muydu zaten kafamda? Ama o da ne? Üstad neler söyletiyor romanının kahramanlarına:

– (Babanın) hastalanmadığını farz et. Saadet bir faraziyedir.
– Hayır, bu kendimi aldatmaktır.
– Saadet kendini aldatmaktır..

Simülasyon! Hayatla sarhoş olmak! Kendini aldatmak! Sen de mi üstad? Saadet bir faraziye midir? Hakikat şehrinin içinden geçmez mi saadet treni?

Her usta gibi insanı anlatıyor üstad. Göğüslerini yarıp kahramanlarının, saf acı nasıl bir şeydir, teşhir ediyor. Bir yanda hayat: sanal saadet, yalan üzerine oyun kâğıdından inşa edilmiş, süslü şato…

Öbür yanda hakikat: acı, tevekkül, sabır…
Bilmem bu acıya kim katlanır?

Bugünlerde de pek hissi oldum. Kırmızı bir ıslaklık, olur olmaz hücum eder oldu gözlerime. Beni bu güzel havalar mahvetti de diyemem, zira güneşi sadece bulutların üstündeyken görebiliyorum bir zamandır. Belki kalbimi çekip almalıyım hülyalı yazarların avuçlarından. Belki munis, merhametli eller bulmalıyım yüreğimi bırakacak. Belki sadece ağlamalıyım. Gözyaşlarımı, ruh sıhhatimin sigortası saymalıyım.

Romanda Meliha’nın babasının ciğerlerini basil dö kohlar kemiriyor. Benim basil dö kohlarım: memleketin hasreti, düşmanın zulmü, dostun biçareliği, avareliği, kendi kifayetsizliğim… Olsun! Kemirmektense kemirilmeye razıyım diye içimden geçiriyorum. Dünyada sadece kendi için yaşayan her insan bir basil dö kohtur aslında, virüstür, mikroptur… Ben de kendi kendimi yiyip bitiriyorum… Kimseye derdimi anlatamıyorum.

Okumaya devam… Kamil Meliha’ya söylüyor:

– Dudakların bile beyaz. Eğer kadınlar büyük ıstıraplarda bu kadar güzelleştiklerini bilselerdi, bütün tuvalet eşyası yerine keder almak isterlerdi.

Ah üstad! Senin cevval zekânın bile hızına yetişemeyeceği bir asırdır idrak ettiğimiz. Bugün ne kadınlar böyle ıstırap çeker ne erkekler. Boş bakan gözlerine, başkası için hissedilen kederi hiç misafir etmez olmuştur artık insanlar. Istırap tefekkürün ikiz kardeşidir ve tefekkür bu diyarları terk edeli yıllar olmuştur. Ahmakça bakışların sahiplerini ancak nefislerini örseleyen maddi noksanlıklar mahzun edebilir. Bugünün insanı çokça zevk peşinde koşan, acıdan kaçan hayvandır bir ölçüde. Ve üstad, eğer bugünün kadınları büyük ıstıraplarda bu kadar güzelleştiklerini bilseler, rekabette eşitlik adına kadınlara ıstırap çekmeyi yasaklatmaya gayret ederler yahut tüm gazetelerde, televizyonlarda ıstırabın kadınları nasıl çirkinleştirdiğini anlatırlardı. Sen dememiş miydin üstâd, “saadet bir faraziyedir” diye? Güzellik, çirkinlik, akıllılık, ahmaklık, başarı, beceriksizlik, hatta zenginlik… Bugün artık bunların hepsi birer faraziyedir!

Kim bilir neden, üstâd, şu lafları ölen kocasının başında ağlayan, ağlarken pişman olduğunu itiraf eden kadınla konuşan doktora söyletiyor:

“Kadınların çok pişman olduklarını bilirim, fakat çok geç pişman olduklarını da bilirim.”

Evet… Evet… Evet! Söylenecek çok şey yok! Ben de bilirim… O kadar…

Ardı ardına aforizmalar:

– Yaşamak değişmektir.
– Her nesil, kendisinden evvelkine borcunu öder ve sonraki nesle ikraz eder.
– Kadın mahpesini sevebilir. Ona hâkim olmak şartıyla…

Bir anons… Uçak iniyor… Hoparlörler konuşuyor: Kemerlerinizi bağlayın. Ben kemerimi hiç çözmemiştim ki! Benim kadar savruluyor olsaydılar hiçbiri çözemezdi eminim. Hafiften midem bulanıyor. Romandaki dalgalı deniz mi tuttu nedir?

Salih Cenap Baydar
26 Haziran 2001 Salı
10:55:55
München