Boyumuzun Ölçüsünü Alan Şişman Sarışın Kadın

Boyumuzun Ölçüsünü Alan Şişman Sarışın Kadın

Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz.

Filmde yöneticilerin lokomotifte, zenginlerin ön vagonlarda, fakirlerin ise sefalet içinde arka vagonlarda yaşadıkları bir tren tasavvur edilmiş.

snowpiercer2

Zenginlerin fakir sınıflara iki sebepten ihtiyaçları var. Öncelikle lokomotifin yürümeye devam etmesini sağlayacak “kritik insan kaynağını” bulmak için arka vagon sakinlerini taşımak zorundalar. Kendileri öldükten sonra, kurdukları sistemin yeniden üretimini sağlayacak kitleler de “arka vagondalar”.

Düzenli olarak arka vagonlarda yapılan toplu sayımlar, fakir yolcuları acımasızca terörize etmeler, hatta adeta dini bir hüviyete büründürülen ideolojik diskurlar lokomotifdekilerin alt sınıftakiler üzerindeki ince hesaplarını gösteriyor.

Toplu sayımlar, “öndekilerin”  sadece “arkadakilerin” sayısı ile ilgilendiklerini gösteriyor. O da nüfus planlaması yapılabilmesi için gösterilen bir ilgi. Kendi vagonlarında ihtiyaç duydukları bir hizmet için öne geçmedikleri müddetçe alt sınıfların nitelikleri yönetici sınıfları ilgilendirmiyor. Buna en güzel örnek ihtiyar bir keman virtüözü oluyor. Kemancı karısını da kendisiyle birlikte ön vagonlara aldırmak için ikimiz de mi gelelim dediğinde askerler ikisine de ihtiyacımız var diyorlar ama bunu derken adamın ellerini kastettiklerini anlıyoruz. Aile ilişkileri umurlarında olmadığı gibi aslında kemancının şahsiyeti, duyguları, aklı da umurlarında değil. Sadece kulaklarına hoş melodiler üretecek elleriyle, yani kendilerine sunulacak hizmetle ilgileniyorlar.

snowpiercer3Arada bir ön vagonlardan gelen sarışın ve şişman bir kadının elinde mezurayla çocukların boylarını ölçtüğünü, uygun bulduklarını anne babalarından kopartarak yanında götürdüğünü görüyoruz. Bu sahneler bana kitlesel çapta uygulanan sınavları çağrıştırdı. Bugün yaşadığımız dünyada, geniş –ve fakir- halk kitlelerin çocukları genç yaştan itibaren sayısız sınavlarla “ölçülüyorlar”. Hatta onlara “kefeni yırtmanın” yegâne yolunun bu sınavlardan çok yüksek notlar almak olduğunu anlatıp duruyoruz. Gerçekten bu sınavlarda en parlak sonuçları alanlar kendilerine ya uluslararası ya da ulusal şirketlerde yer buluyor. Bir anlamda “devşirilmiş“, sınıf atlamış oluyorlar.

snowpiercer1Filmin sonunda, devşirilen çocukların en iyilerinin, sıkı bir beyin yıkama sürecinden geçirildikten sonra lokomotifin motoruna yerleştirildiklerini öğreniyoruz. Aklımıza uzun süre Coca Cola’nın kalbinde çalıştıktan sonra CEO’luğa yükselen Türk Muhtar Kent ya da Google’da yıllarca kritik görevler yaptıktan sonra CEO koltuğuna oturan Hintli Sundar Pichai geliyor.

Kaldır Şu İşe Yaramaz Silahını

Arka vagondaki “devrim”, kahramanımızın bir keşfi ile başlıyor: Onları korkutmak için ön vagonlardan gelen askerlerin silahları aslında boş! Kaynakların sınırlı olduğu, sık sık çatışmaların yaşandığı trende “mermiler” çoktan tükenmiş görünüyor. Fakat devrimcilerin kendileri için kurgulanan senaryonun dışına çıkıp “çizmeyi aştıklarında” karşılarında buldukları silahlar gayet gerçek, dolu ve öldürücü oluyor.

snowpiercer5Bu motif bana “arap baharını” çağrıştırdı. Özellikle Mısır’da Hüsnü Mübarek’in senelerce demir yumruğu altında ezdiği halk, bir gün isyan edip meydanları doldurduğunda karşısında yıllardır korktuğu demir yumruğu bulamadı. Şarkılar, türküler eşliğinde diktatörün posterleri yakıldı, heykelleri yıkıldı, kendisi yakalanıp parmaklıklar ardına atıldı. Ama çok kısa süre sonra kendi seçtikleri liderin de tarihin derinliklerine gömdüklerini sandıkları güç tarafından hapse tıkıldığını gören “devrimciler” Tahrir meydanını tekrar doldurduklarında karşılarında “dolu silahlar” buldular. Rejim beşbinin üzerinde insanı göz kırpmadan katletti. Devrim “düdüklü tencerenin sibobu” misali, içerideki basıncı kontrol etmek için kurgulanmış bir araçtı sadece.

Mısır’da insanlar yeni bir doğuşa inandırıldılar. Filmin ilerleyen sahnelerinden birinde yeniden doğuşu, tazeliği, ümidi simgeleyen yumurtaların altından çıkartılan taramalı tüfeklerle öldürülen “fakirler” Tahrir meydanında can veren binlerce insana çok benzemiyor mu?

Filmde birçok sembol var. Analizimize devam edeceğiz inşallah.

Twitter: @salihcenap

Reklamlar

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Dünyada yaşayan son canlıları taşıyan devasa bir tren. Dışarıda hava o kadar soğuk ki hiçbir canlının yaşamasına imkân olmadığı söyleniyor. Gündüz yok. Gece yok. Sadece kar ve buz var. Zaman yerini mekâna terk etmiş. Sabit bir hızla, hiç durmaksızın dünyanın çevresini turlayan trenin tam bir yılda tamamladığı turda geçtiği yerlere göre zaman ölçülüyor.

Trenin yolcuları iktisadi sınıflarına göre yerleştirilmişler. İdareci sınıf en önde, lokomotifte seyahat ediyor. Zenginler hemen lokomotifi takip eden modellerde gayet lüks şartlarda bir yolculuk sürdürüyorlar. Sonra orta sınıflar geliyor. Trende ön vagonlara hizmet sağlayan sınıfların vagonları takip ediyor. Nihayet fakirlerin vagonları katarın kuyruğunda yer alıyor. Açlığın, sefaletin, kirin pasın hüküm sürdüğü ışıksız bir hayatın yaşandığı balık istifi yoksulluk vagonları…

Bu distopik kurgu, il olarak Jacques Lob ve Jean-Marc Rochette isimli iki sanatçının 1982 yılında yayınladıkları “Le Transperceneige” isimli bir çizgi romanda hayat bulmuş. Hikâyeyi dünya çapında tanınır hale getiren ise 2013’te Güney Kore’li yönetmen Bong Joon Ho’nun çektiği Snowpiercer isimli filmi olmuş.

Filmde ihtiyar bir akıl hocasının yönlendirmesiyle ön vagonlara karşı bir yürüyüş, başka bir deyişle devrim başlatan kuyruktaki fakir vagon insanlarının hikâyesi anlatılıyor.

Devrim çok kanlı bir şekilde de olsa başarıya ulaştığında kahramanımız bütün yaşadıklarının bir senaryo olduğunu ve mevcut sistemin hayatiyetini sürdürmesi için kurgulanmış bir hikâyenin figüranı değilse bile oyuncusu olduğunu farkediyor.

Bong Joon Ho, filminde seyirciye pek kolay anlaşılır, pek aşikâr bir analoji sunuyor.

Aslında Matrix ve The Road gibi filmlerden, Animatrix serisindeki İkinci Rönesans bölümünden, “tabiata insanlarca yapılan müdahalenin getirdiği felaket” temasına oldukça aşinayız.

Fakat filmde anlatılan iki felaket var.

Güya küresel ısınmayı durduracağız diye göğe yaydıkları gazlarla dünyayı felakete sürükleyip hemen hemen tüm canlıların neslini tüketen insanoğlu, kalan bir avuç insanın varlığını devam ettirmek için olmasını kaçınılmaz gibi gösterdiği bir sosyal düzen kurmuştur.

İşte ikinci felaket budur.

Tabiatı ıslah edeceğim derken altüst eden insan, sosyal düzeni en güzel şekilde tasarlayacağım diye yola çıkıp zalimane ve ahlaksız bir düzen kurmuştur ki bunlar insanın aklına Bakara suresinin 11 ve 12. Ayetlerini getirir:

Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.

Bu “kötü” düzenin mütemadiyen yeniden üretilmesi gerekir.

Filmde trenin hayatı, dünyayı, ülkeleri sembolize ettiğini görmek zor değil. Trendeki minyatür dünyada kurulan iktisadi-beşeri sistemin da cari kapitalist sisteme işaret ettiği açık.

Son vagonlarda kendilerine yer bulan “fakirlerin” zihinlerini şekillendiren bir fikir var: “Lokomotifi kontrol edersek dünyayı kontrol ederiz. Dünyayı kontrol edersek kendimizi bu açlıktan, fakirlikten kurtarabiliriz.”

Gerçek dünyada bu “idealin” iki versiyonu var. Bunlardan birincisi çok çalışarak, çok gayret ederek, hem iktisadi hem teknolojik hem de beşeri sahalar da teker teker sınıf (yahut vagon) atlayarak “lokomotife” ulaşma fikri.

Filmde bu naif “ham hayalin” önüne kalın bir çizgi çekilmiş. Böyle bir yol olduğuna dair illüzyona bile gerek görülmemiş. Geriye o ideali gerçekleştirmenin sadece kanlı versiyonu kalıyor: Şiddet, kan, terör yoluyla lokomotifi ele geçirmek.

Peki, bu kanlı alternatifi adeta empoze eden idareciler neden bu riski alıyorlar?

Hiçbir işlerine yaramayan, üstelik bir de kendileri için tehlike arz eden “fakirleri” taşımaya ve beslemeye neden devam ediyorlar?

Filmde bu soruya verilen cevapları incelemeye devam edeceğiz.

Twitter: @salihcenap

“Pi’nin Yaşamı”: Agnostisizmden mistisizme bir yol arayışı ve tasavvufî bir yamyamlık hikâyesi

“Pi’nin Yaşamı”: Agnostisizmden mistisizme bir yol arayışı ve tasavvufî bir yamyamlık hikâyesi

life-of-pi-4

Yönetmen Ang Lee’ye en iyi yönetmen oskarını kazandıran “Pi’nin Yaşamı” isimli 2012 yapımı sinema filmi, gerçeğinden ayırdedilemeyecek kadar başarılı kaplan animasyonlarıyla, adeta birer görsel şölene dönüşen sahneleriyle çok konuşulmuş olsa da, filmin verdiği mesajların ve alegorik senaryosunun yeterince tartışılmadığı kanaatindeyim.

Filmi seyreden edebiyat meraklılarının aklına mutlaka Ernest Hemingway’in Nobel edebiyat ödüllü eseri “İhtiyar Adam ve Deniz” gelmiştir. Bir filikada hayat mücadelesi veren ihtiyar denizcinin hikâyesi ile filmdeki hikâye arasında paralellikler kurmak hayli kolay. Tabi koyu bir Katolik ailede yetiştiği halde dinden uzaklaştığı ve nihayet intihar ederek hayatına son verdiği bilinen Hemingway’in romanında işlediği konunun sembolik olduğunu ve dînî bir mesaj taşıdığını biliyorsanız “başka” paralellikleri yakalamanız da zor olmayacaktır.

life-of-pi-6Aslında film de Yann Martel isimli yazarın çok satan bir romanından sinemaya uyarlanmış. Filmde verilen mesajları daha iyi anlayabilmek için yazar hakkında biraz bilgi sahibi olmanın faydası var. Filmin senaryosuna kaynak teşkil eden meşhur kitabın yazarı Yann Martel aslen Kanadalı. 1963’te İspanya’da doğmuş. Alaska, Kolombiya, Kosta Rica, Fransa, Ontario ve Mexico’da büyümüş, İran, Türkiye ve Hindistan’da zaman geçirmiş ve belli ki bu ülkelerde müşahede ettiği mistik anlayışlardan hayli etkilenmiş. Herhangi bir dine mensup olmadığını söylüyor.

Filmde genel olarak yola agnostisizmden yola çıkıp, panteizme, politeizme hatta monoteist dinler de dâhil olmak üzere tüm inançlara post modern sayılacak bir hoşgörüyle bakan mistik bir kavrayışa varılıyor. Filmde, bu varılan inanışın propagandasını görmek mümkün.

Agnostisizm, bilinmezcilik ya da bilinemezcilik olarak Türkçe ’ye tercüme ediliyor. Rasyonel bakışla Tanrı’nın varlığının ya da yokluğunun ve evrenin nasıl ortaya çıktığının bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akım. Agnostikler Tanrı’nın varlığını reddetmezler ama bu kabul ettikleri anlamına da gelmez. Bunu bilemeyeceğimizi ileri sürerler. Tanrı’nın varlığı konusunda bu şüpheleri taşıyanların tabiatları itibariyle bir dini benimsemeleri beklenemez.

Filmde güya bir ateisti tanrının varlığına ikna edecek hikâye anlatılırken ileri sürülen argüman şu:

Dünyaya nasıl geldiğimiz konusunda ateistlerin ileri sürdükleri teoriler de, bir tanrı (veya tanrılar) tarafından yaratıldığımızı ileri sürenlerin iddiaları da aynı derecede “ispatlanmaz” iddialardır. Yani ne olduğu asla “bilinemez”. Neticede herkes bu iki “hikâye” arasında bir tercihte bulunur ve tanrısız “hikâyeyi” tercih etmek, aynı derecede şüpheli iki hikâyeden kötü ve karanlık olanı tercih etmektir. O yüzden Tanrı’ya inanmak gerekir!

Kendisi de bir dine inanmadığını açıklayan Yann Martel kitabında kahramanı Pi’ye agnostiklerle ilgili olarak şunları söyletiyor:

“Bu konuda dürüst olacağım. Asıl hoşlanmadıklarım Tanrıtanımazlar değil, bilinemezcilerdir. Kuşku bir süre için iyidir. Hepimiz, Gethsemane Bahçesi’nden geçmeliyiz. İsa kuşku duymuşsa eğer, biz de duymalıyız. İsa dualar ederek, acı dolu bir gece geçirdiyse, çarmıha geriliyken, “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye yakardıysa eğer, bizim de kuşku duyabileceğimiz bir gerçek. Ama yolumuzda ilerlememiz gerekir. Kuşkuyu bir hayat felsefesi olarak seçmek hareketsizliği bir taşıma biçimi olarak seçmeye benzer.”

Bu satırlardan da açıkça anlaşıldığı gibi yazar, agnostik şüpheden yola çıkmayı makul görmekle beraber sürekli şüphe içinde yaşamayı kabul edilemez buluyor. Ancak yazarın nefesi, “hakikat arayışı” için çıktığı yolda, tanrı tarafından yaratılmış olduğumuz inancını benimsediği noktada kesiliyor, yazar daha ileri gidemiyor. Tanrı fikrini kabul ettiği anda karşılaştığı dinleri lüzumsuz saymakla beraber, reddetmiyor da.

BRAY_PI_2702.CR2

Filmin/romanın kahramanı Hristiyanlık, İslam, Yahudilik ve Hinduizm’i aynı anda benimseyen ve her birinin dini ritüellerini yerine getirmeye kalkan bir çocuk. Hinduların milyonlarca tanrısı arasında öne çıkan Krishna’nın bilgeliğini, Vishnu’nun kötülükten kaçıran güç ve okyanustaki hayat enerjisi oluşunu, hıristiyanların acı çekmeyi sonsuz sevgi ve “aşk’la” izah edişlerini ve Müslümanların tek bir tanrı önündeki teslimiyetlerini kafasında “telif” ediyor. Kitabın yazara Yann Martel’e göre “çözüm” mükemmel! Ama bu dinleri bir arada kabul etmek gerçekten mümkün mü?

life-of-pi-8

İslam dinine girebilmenin bir numaralı ve olmazsa olmaz şartı Allah’tan başka ilah olmadığını kabul edip ondan gayrı her türlü “ilahı” reddetmek iken Vishnu’yu, Krishna’yı ve otuz milyon Hint tanrısının yanında Hıristiyanların iddia ettikleri üçlü tanrı tasavvurunu İslam’la nasıl bir araya getirebilirsiniz?

life-of-pi-7

El cevap: mistisizmle!

Belki filmin ülkemizde hüsnükabul görmesinin en temel sebeplerinden birisi de teklif ettiği tasavvufi hayat kavrayışı. Mevlana’nın mıdır yoksa Ebu Said Ebu’l Hayr’a mı aittir tartışıladursun, şu şiiri hepimiz işitmişizdir:

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi,
İster puta tapan ol yine gel, ,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…
Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz,
Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz…
Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik…
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.

Niyazi-i Mısri’nin şu şiirinde de meyhaneden, hatta put haneden bile Allah’a ulaşan bir yolun varlığını ileri sürülürken, ancak “kafesleri” parçalayan “o” olgunluk seviyesine ulaşanlarca anlaşılabilecek bir “mistik genişlikten” yahut  “tasavvufi hoşgörüden” dem vurulmaktadır:

Derya olunca nefes
Parelenince kafes
Ta kesilince bu ses
Çağırırım: Dost! Dost!

Mescid ü meyhanede
Hanede viranede
Kabede puthanede
Çağırırım: Dost! Dost!

Şeyh-i Ekber diye anılan İbn-i Arabi’nin Kur’an’ın son derece açık bildirimine rağmen Firavun’u mümin sayması, ölürken gusül abdesti alıp cennette gittiğini iddia etmesi de yine bu konuda güzel bir örnek olarak verilebilir.

life-of-pi-3Pi’nin Yaşamı, işte tam da bu mistik kavrayışların tüm kırmızıçizgileri silip, sevgi, aşk gibi “sihirli” kelimelerin buğusu içinde ilahi kuralları, güya yine tanrı adına ve onun isteğiyle ortadan kaldırdığı sisli atmosferin tebcil edildiği bir film.

Görüldüğü üzere aslında agnostik bir anlayıştan yola çıkıp, mistiklerin tüm sınırları, kuralları flulaştıran, tüm inançları bir potada eritip birbirine karıştıran kavrayışına varan bir yol bu.

Bütün bunların yanında filmin, anlatılan alegorik hikâyenin ardına başarıyla sakladığı, iddiasını da kısmen dayandırdığı, iç kaldıran başka bir hikâye var ki onu da fark edememiş olanlar için açıklayalım:

Romanın ve filmin hikâyesi 1884 yılında yaşanmış gerçek bir trajediden hareketle kurgulanmış. O sene Mignonette isimli bir yat, kaptan Dudley, kılavuz Stephens, denizci Brooks ve miço Richard Parker’dan müteşekkil dört kişilik mürettebatı ile Southampton-Avustralya seferini yaparken, Ümit Burnu’na 1600 mil mesafede şiddetli bir fırtınaya tutulmuş ve mürettebat gemi batarken bir sandala sığınmış. Susuz ve geride kalmış bir kaç balık konservesiyle on sekiz gün yaşadıktan sonra 5 Temmuz 1884’te açlık ve susuzluktan ölmek üzere iken miçoyu öldürmeye karar vermişler. Kaptan 17 yaşındaki miço Richard Parker’ı öldürmüş. Diğer üç kişi ölmemek için miçonun etini yiyip, kanını içmişler ve geminin batmasından yirmi dört gün sonra bir Alman gemisi tarafından kurtarılarak İngiltere’ye götürülmüşler. Çıkartıldıkları mahkemede yamyamlık yaptıkları için önce İngiliz jürisince ölüm cezasına çarptırılmışlar. Fakat daha sonra İngiliz kraliçesi cezalarını altı ay hapse çevirmiş. Bu hadise hukukçular arasında zaruretlerin bazı cezaların uygulanmamasının meşru sebebi sayılabileceğine dair tartışmalarda sıkça gönderme yapılan bir hadiseymiş.

Hemen görüldüğü gibi filmdeki kaplanın ismi olan Richard Parker doğrudan bu hadiseden alınmış.  Kurtulan kişi sayısının dört kişi olması da filme aynen yansıtılmış. Kaplan, sırtlan, zebra ve orangutan doğrudan dört kişiyi sembolize ediyor. Aslında çocuk ve kaplan aynı kişi. Kaplan iyi yürekli bir insanı zaruret halinde başka bir insanın etini yiyebilecek hale getiren “nefsini” yahut insanın hayvâni tarafını temsil ediyor.

Filmde daha üstü kapalı geçilse de romanda Pi hikâyenin “gerçek” versiyonunu bütün açıklığıyla anlatıyor. Normal hayatında vejetaryen olmasına rağmen, önce balık ve daha sonra deniz kaplumbağası yemek zorunda kalıyor. Hatta onun tuzsuz kanını içiyor. Yavaş yavaş inandığı tüm kuralları çiğnemeye başlayan Pi daha sonra katil olmakla kalmayacak, insan eti bile yiyecektir.

Fırtınadan sonra hayatta kalanlar arasında sırtlanla sembolize edilen aşçı korkunç birisi. Aslında ihtiyaç olmadığı halde, daha ilk günlerde bulduğu bir fareyi yiyor, filikanın yiyecek ve su erzakını yağmalıyor. Aşçı daha sonra zebra olarak tasavvur edilen ve kırılan bacağı yüzünden enfeksiyon kapan ve öleceği kesinleşen Japon denizciyi biraz da acı çekmesin bahanesiyle öldürüyor, kestiği bacağının etinden balık yemi yapıyor hatta küçük parçalar yiyor. Orangutan olarak sembolize edilen Pi’nin annesini defalarca bıçaklayıp öldürüyor, kafasını kesiyor ve annesinin cesedini yemeye başlamadan önce Pi’ye fırlatıyor. Kısa süre sonra bir kaplumbağa yakalıyor ve Pi’ye en güzel etlerini ve kanını veriyor. Daha sonra Pi ile kavga ediyorlar. Pi aşçıyı öldürüyor ve cesedini ve hayati organlarını yiyor:

“Onu defalarca bıçakladım. Kanı, çatlak ellerimin acısını azalttı. Yüreği tam bir karmaşaydı – ona bağlı onca boru vardı ki. Sonunda onu çıkartmayı başardım. Tadı harikaydı, kaplumbağadan çok daha lezzetliydi. Karaciğerini yedim. Etinden büyük parçalar kestim. Şeytanın ta kendisiydi. İşin kötüsü, beni içimdeki şeytanla -bencillik, hiddet, acımasızlıkla- tanıştırmıştı. Artık bununla yaşamak zorundaydım. Yalnızlık başladı. Tanrı’ya yöneldim. Hayatta kaldım.”

Romanda Pi’nin aşçıya karşı sürekli değişen bakışı dikkat çekiyor:

“İğrenç bir adamdı, Vahşi biriydi” (337-38). Fakat “Bazen… ona sevgiyle baktım. Arkadaş olduğumuzu hayal ettim” (343). “Çok kötü bir adamdı. Daha da kötüsü, benim içindeki kötülüğü ortaya çıkardı – bencillik, öfke, acımasızlık. Bununla yaşamam gerekiyor” (345).

life-of-pi-9 life-of-pi-10

Pi’nin bulduğu, kozmik okyanusta yatan Vishnu görüntüsünde olan ada aslında açlık neticesi görülen bir halüsinasyon ya da yaşanan korkunç travma neticesi beynin uydurduğu bir hayal. Adanın gerçekteki karşılığı aslında aşçının çürüyen cesedi. Pi’nin nefsini, hayvani tarafını temsil eden kaplanın adadaki mirketleri yemesi ve hikâyeyi anlatan Pi’nin “ada etoburdu” lafı aslında adanın aşçının cesedi olduğunu ve Pi’nin hayatta kalmak için cesetten yediğini gösteriyor. Pi’nin karnını doyurduktan sonra adada bulduğu diş, adamı yiyip kendine geldiği anda gördüğü bir azı dişi aslında. O andan sonra adadan ardına bakmadan, kaçarcasına ayrılması ise duyduğu tiksintiden. Adadan ayrılmadan önce bir miktar yiyecek depolaması ise cesedi denize atmadan önce bir kısmını yemek için tutması anlamına geliyor. Kitapta burası şöyle anlatılıyor: “…artık daha fazlasını midem almayana kadar deniz yosunu yedim……ve Richard Parker için kapaklı bölmelere sığdırabildiğim kadar mirket aldım.”

life-of-pi-1“Ve sen, kaplan oluyorsun…” Kaplanın Pi’nin karanlık yanı yahut ‘nefsi’ olduğunu söylemiştik. Filmin kahramanı iyi yürekli, barışçıl, vejetaryen iken, kaplan ise acımasız, vahşi ve etobur. Hayatta kalmasını kaplana borçlu olduğunu bir kaç yerde söylüyor: “Ve sonrasında Richard Parker, yani benim vahşi refakatçim… beni hayatta tutan dehşetli varlık…” Zira eğer nefsi onu zorlamasa hayatta kalmak için mecbur olduğu iğrenç şeyleri yapamayacaktı.

life-of-pi-2Yazar, romanda Pi’ye, yaşadığı bu süreç boyunca Tanrı ile olan ilişkisini şöyle anlattırıyor:

“Tüm koşullara uyarladığım, dini alışkanlıklar geliştirdim. Papazsız ve kendilerini mezheplerine adamış bir cemaat olmadan, tek başına yapılan ayinler, murtisiz darshanlar, tanrılara kaplumbağa eti adamalar, Mekke’nin nerede olduğunu bilmeden Allah’a dua etmeler ve yanlış kullanılan Arapça sözcükler. Beni rahatlattıkları kesindi. Ama zordu, gerçekten çok zordu. Tanrı’ya bağlılık bir açıklık, bir deliliktir, derin bir inançtır, özgür bir sevgi gösterisidir, ama bazen sevmek öyle güçleşir ki. Bazen öyle bir ümitsizlik, terk edilmişlik ve bıkkınlık hissine kapılıyordum ki, yüreğimin Pasifik’in dibine batacağından ve onu geri alamayacağımdan korkuyordum. Böylesi anlarda moralimi yükseltmeye çalışıyordum. Gömleğimden geriye kalanlarla yaptığım sarığı elleyip yüksek sesle, “Bu Tanrı’nın Şapkası” diyordum.”

Aslında yazar bu satırlarıyla kulların, din kurallarını çiğnenmelerinin tanrı ile kurulan irtibatlarını zedelemeyebileceği ima ediyor. Çocuk fiilen kutsal bildiği bazı kesin sınırları ihlâl ederken, başka ritüellere sığınarak “kalben” tanrıya daha çok bağlanabiliyor! Yazar bu metafordan hareketle, dinlerin anlamsız olmakla beraber faydalı olabileceklerine dair fikrine kendince bir delil sunmuş oluyor!

life-of-pi-11Üzerinde durulması gereken başka bir detay da batan geminin adında gizli. Japon gemisinin ismi Tsimtsum. Bu kelime aslında 16. yüzyılda yaşamış bir kabbalist olan Isaac Luria tarafından, Tanrı’nın yaratılışta “sonsuz ışığını” sınırlayarak dünyada görünüşte bağımsız bir varlık alanı oluşturması ve özgür iradeye imkân tanıması anlamında kullanılmış. Romanda Pi yazarla konuşurken üniversitede Luria’nın yaratılış teorileri hakkında bir tez yazdığını söylüyor. Filmde ise Luria’ya değinmiyor ve sadece Kabbala üzerine bir kurs verdiğinden bahsediyor.

Vikipedya “kabbalayı”, “değişmeyen, ebedi, gizemli ve her şeyden önce olan-Tanrı ile ölümlü ve sonlu evren (ve onun yaratılışı) arasındaki ilişkiyi açıklamayı amaçlayan ezoterik Yahudi öğretileri” olarak tanımlıyor. Kabbala Yahudi mistisizmidir ve mistisizm düşüncesi filmde bir kez daha karşımıza çıkmaktadır.

Mistik öğretiler, Hindistan ve uzak doğunun çok tanrılı dinlerinde akıl almaz çılgınlıklarının çekirdeğini teşkil ederken, ehli kitabın dünyasında bambaşka bir vazife ifa etmektedir. Mistisizm, ehli kitaba ulaşan ilahi mesajda gedikler açarak ilahi dinlerin içinde her türlü batıl inanca, putlara, başka ilahlara farklı kılıflar altında bir hayat alanı sunmaktadır.

Filmde dinlere nasıl bakıldığını anlamak için kullanılan hayvanat bahçesi metaforuna çok dikkat etmek gerekir:

“Hayvanların özgürlüklerini sınırlayan kafesler, onları özgür hayattan alıkoymalarından dolayı “iyi” olmasalar da hayvanları kendi adlarına vahşi doğada avlanma ve hayatta kalmaya çalışma zahmetinden kurtardıkları için büsbütün “kötü” sayılmazlar. Dinler de aslında aynı şekilde lüzumsuz ve sınırlayıcıdırlar ama inanmak isteyip de bunu nasıl yapacağını bilemeyenlere, belli bir olgunluk seviyesine varamamış insanlara çerçevesi çizilmiş kurallar, belli ibadet ritüelleri sağladıkları için büsbütün “kötü” yahut lüzumsuz sayılmazlar!” İşte bu yüzden mistik olgunluğa erişmiş (insan-ı kâmil olmuş) kimseler için kafesler (yani dinler ve dini kurallar) lüzumsuz hale gelir! Geriye kalanların o olgunluk seviyesine erişinceye dek dini pratikleri sürdürmelerinde bir mahsur yoktur!”

Filmin ana mesajı şu cümlelerle veriliyor: “Her iki hikâye de Tsimtsum’un neden battığını açıklamıyor. İşte bu Tanrı için de böyledir”. Filmde anlatılan iki hikâye de, nasıl var olduğumuza dair iki “hikâye” de aklımızı tatmin edemediğine göre bunlardan “güzel” olanı tercih etmenin gerektiği ileri sürülüyor. O zaman bize şu soruyu sormak düşüyor:

“Hakikat arayışı” sadece estetik bir tercih seviyesine indirgenebilir mi? Bu görüş bütün derin görüntüsüne rağmen oldukça sığ bir bakış değil mi?

Twitter: @salihcenap