Martıdan Mürşid Olur Mu?

Martı romanı 1970 yılında yazılmış, daha piyasaya çıktığı sene bir milyon nüshası satılarak Rüzgar Gibi Geçti” romanının satış rekorunu kırmış, gördüğü ilgiyle 13 kasım 1972 tarihli Time dergisine kapak olmuş kısacık bir “best seller”. Yazarı, Richard Bach isimli Amerikalı bir emekli asker. Amerikan ordusunda pilotluk yapan 1936 doğumlu Bach halen hayatta. Uçmaya ve yazmaya devam ediyor.

Bach’ın ülkemizde de büyük ilgi gören “Martı” isimli eserinde, Jonathan Livingstone isimli “uyumsuz” bir martının hikayesi anlatılıyor. Yıllardır gördüğüm işittiğim ama okuma fırsatı bulamadığım bu meşhur kitabı okurken zihnimin bir köşesinde hep “bu romanı böylesine popüler, böylesine ilgi çekici yapan nedir acaba” sorusu vardı.

Bu soruya kendimce bir cevap bulduğumu söyleyebilirim.

“Kişisel gelişim” modern nesillerin hayli ilgisini çeken bir konu. Pek çok modern insan, doğuştan getirdiği sonsuz(!) potansiyelin bir takım pratiklerle ortaya çıkarılmayı beklediği fikrine bayılıyor. Bu insanlar, hızlı okuma kurslarından vücut geliştirme merkezlerine, konferans salonlarından estetik cerrahların ameliyat masalarına kadar uzanan bir yelpazede, içlerindeki “muhteşem” potansiyeli açığa çıkartmanın peşinde koşuyorlar.

Bu perspektiften bakıldığında Richard Bach’ın martısı Jonathan Livingstone, “kişisel gelişim dininin” müntesipleri için kurgusal bir “aziz”.

Anlatılan hikâyede martı Jonathan Livingstone, önce potansiyelini keşfetmek üzere sürüsünden ayrılır. Bütün dikkatini ve enerjisini uçma kabiliyetini geliştirmeye tahsis ettiği için aç kalır. Bu şuurlu “riyazet” onu daha da olgunlaştırır. Adım adım yükseldiği çeşitli aşamalardan (makamlardan) geçerek nihayet “seyr-i süluk‘unu” tamamlar ve müthiş sırrı kavrayarak “aydınlanır”. O artık bir “martı-ı kâmil” olarak bulduğu “ışıkla” zulmeti boğmak için bir mürşid sıfatıyla halkının arasına döner.

Hikâye tanıdık değil mi? Popüler new age inançların, tanıdık sûfî hayat kavrayışıyla buluştuğu bu hikâyenin hususen ülkemizde “tutmaması” garip olurdu doğrusu.

Nakşibendi tarikatının meşhur:

“Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk”

formülünde salık verilen dört terk edişin dördünü de kitapta tespit etmek mümkün.

Martı Jonathan, ilk olarak yiyecek uğruna birbirleriyle didişerek, anlamsız çığlıklarla boşa zaman öldüren martıların benimsediği hayatı yani “dünyayı” terkediyor.

Uzlette yeni ufuklar keşfettikten sonra cennete giden martı kahramanımız, bir müddet sonra cennet diye bir şey olmadığının anlayarak öteki dünyayı yani “ukbayı” terkediyor.

Sıra hayat ve ölümün, cennet ve cehennemin, nihayet zaman ve mekanın inkârına gelince üçüncü aşama olan terk-i hestî gerçekleşmiş oluyor. Kahramanımız fiziksel varlık kanunlarını reddediyor.

Tüm bu aşamalardan sonra Martı Jonathan terk edişlerini terk ederek, onun irşadını bekleyen sıradan martıların arasına dönüyor.

Gnostisizmde, Yeni Eflatunculuk’da, İbn-i Arabi’nin vahdet-i vücut teorisinde, Şehâbeddin es-Sühreverdî’nin İşrakiyye’sinde ve sufi geleneğimizde kaynaklarını bulabileceğimiz heteredoks inançları kucaklayan ve estetize eden bu hikayeden, düşüncemizi destekleyen bir kaç cümleye işaret edelim.

Gnostisizmin, İşrakiyyun felsefesinin vazgeçilmezi, karanlık-aydınlık dikotomisini, akılla, düşünceyle elde edilen bilgiye karşı mistik tecrübe ve sezgiyle elde edilen bilgiyi (gnosis) öne çıkartan anlayışı şu satırlarda yakalıyoruz:

“Ne hoştu, düşünmemek ve kıyıdaki ışıklara doğru karanlıkta uçmak ne hoştu! Karanlık! İçindeki garip ses dehşetle haykırdı. Martılar asla karanlıkta uçmaz!”

“Zavallı Fletch! Gözlerinle gördüğüne inanma, gördüklerin yalnızca sınırlı olandır. Sezginle bak, öğrendiklerinin bilincine varmaya çalış. Böylece uçuşun yolunu da öğreneceksin.”

Fiziksel varlığın inkârı, tüm varlıkların aslında tanrının suretlerinden ibaret olduğu, “gönül aynasındaki isi pası silebilen” insanlara doğrudan tanrının tecelli edeceği inancı:

“Üzgündü, ama yalnızlık değildi bunun kaynağı. Onu asıl üzen şey, öteki martıların Tanrısal bir uçuş gücüne inanmayı yadsımış olmalarıydı. Onlar bakmaktan ürkmüşler, ileriyi görmekten kaçınmışlardı.”

“Tüylerinden yansıyan güneş, kumsalda gizlice onu izleyen ve sayıları hiç de az olmayan martıların gözünü aldı.”

“Herşeyden önce şunu unutmayın ki” dedi hüzünle, “bir martı sınırsız bir özgürlük kavramıdır. Yüce Martının bir görüntüsüdür. Ve bir kanadından öbürüne, tüm bedeniniz düşüncenizin ta kendisinden başka bir şey değildir.”

Cennetin ilahi kitaplarda tarif edilen şeyden farklı olduğu, arınma/olgunlaşma sürecinin tamamlanmasının (fenafillah) asıl amaç olduğu inancı:

“Yetkin hıza ulaştığında, cennete ulaşmış sayılırsın Jonathan. Ve bu, ne saatte bin mildir, ne milyon mil, ne de ışık hızı. Çünkü herhangi bir sayı sınırdır daima, oysa yetkinlik sınır tanımaz. Yetkin hız cennettir yavrum.”

Belli bir makama erişen ermişlerin zamanda yolculuk yapabileceklerine, kendilerini ışınlayabileceklerine dair inanç (tayy-i mekân, bast-ı zaman), zaman ve mekan birliği:

Chiang apansız gözden kayboluverdi ve aynı anda onbeş metre kadar ötede, su kıyısında belirdi.Yeniden kayboldu ve saniyenin bindebirinden önce Jonathan’ın omuz başındaydı. “Hoş bir oyun”, dedi.

Şaşırmıştı Jonathan. Cennet hakkında sormak istediklerini unuttu. “Nasıl yapıyorsun bunu? Nasıl bir duygu veriyor? Ne kadar uzağa gidebilirsin böyle?”

“İstediğin herhangi bir yere ya da zamana gidebilirsin. Ben, düşünebildiğim her yere ve her zamana gittim. “Denizin ötelerine baktı. “Ne garip! Yolculuk uğruna yetkinliği yadsıyan martılar, o yavaşlıkla hiçbir yere ulaşamıyorlar. Yetkinlik uğruna yolculuktan cayanlarsa, anında her yere gidebiliyorlar. Unutma Jonathan, cennet bir mekan ya da zaman değildir, anlamsızdır mekan ve zaman. Cennet…”

“Dilersen, geçmişe ve geleceğe uçmanı sağlayacak olan zaman denemelerine geçebiliriz”, dedi.

“Aptallık etme! Biz ne yapmaya çalışıyoruz? Eğer dostluğumuz zaman ve mekan gibi şeylere bağlıysa, sonunda zamanı ve mekanı yendiğimizde, kendi dostluğumuzu da yıkmış oluruz! Ama mekanı yendiğimizde, geriye yalnızca Burası kalır. Zamanı yendiğimizde, bize kalan yalnızca Şimdi’dir. Burayı ve Şimdiyi paylaşacağımıza göre, nasıl düşünemezsin sık sık birlikte olacağımızı?”

“Chiang’a göre bu işin sırrı, Jonathan’ın kendini bir metrelik kanat açıklığı olan bir bedenle ve harita üzerinde izlenebilecek bir uçuş rotasıyla sınırlı görmemesiydi. Sır, gerçek özünün, henüz sözlenmemiş bir sayı mükemmeliyetiyle, zaman ve mekanın her yerinde aynı anda yaşadığını bilmekti.

Richard Bach’ın “Christian Science” kilisesine bağlı olduğu biliniyor. Bu dini grup, baba-oğul-kutsal ruh üçlemesinin aslında hayat-hakikat ve sevgi üçlemesine tekabül ettiğine, Hz. İsa’nın tanrı değil bir elçi olduğuna, hastalık diye birşeyin olmadığına, “doğru düşünce” ile sağlığa kavuşmanın mümkün olduğuna, cennet ve cehennemin sadece zihnin birer halinden ibaret olduğuna inanıyor.

Matrix filminde “kaşık yok” repliğini mırıldanan budist rahibi kılığındaki çocukla, kanatlarının fiziksel varlığını reddeden martı Livingstone arasındaki benzerlikler dikkat çekici. Martısına bu sözleri söyleten Richard Bach da “hastalık diye birşey yok” bunların hepsi düşüncelerden ibaret diyen ve tüm hastalıkların telkin ve sezgisel aydınlanma yollarıyla tedavi edilebileceğine inanılan bir dini akımın müntesibi.

Pozitivizmin bunalttığı insanlık öylesine çaresiz bir çırpınışla bir çıkış noktası arıyor ki bu arayış bazılarını objektif gerçekliği inkâr etmeye kadar götürebiliyor. Modernizmin gözden düşürdüğü semavi dinlere yönelmekte tereddüt yaşayan kitleler, post modernizmin şemsiyesinde hayat bulan new-age inançların ve eskiden bu kadar rahat hareket ve ifade alanı bulamayan kadim ezoterik, mistik öğretilerin kucağına koşuşuyorlar.

Halbuki bize gönderilen din, bu ifrat-tefrit tehlikesine karşı bize bir selamet sahili sunuyor.

Bakara suresinin 143. ayetinde Allah “Sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet (ummeten vasaten) yaptık.” buyuruyor.

Müslümanlar olarak aşırılıklardan arındırılmış orta yolu yeniden üretmekte ciddi güçlükler yaşıyoruz.

Halbuki bir tarafta gaybı yahut metafiziği inkâr edip agnostisizmin bilinmezliklerine düşmeden, öte tarafta Allah’ın sözlerini “batınî tevillerle” çarpıtarak subjektif mistik tecrübelerimizi kendimize din edinmeden bir orta yol tutturmamız mümkün.

Rol model olarak ışınlanmayı öğrenmiş martı mürşidlere değil günlük hayatını aşırılıklardan uzak bir şekilde sürdürebilen bilge müslümanlara ihtiyacımız var.


* Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Zor Olanı Söylemek

Zor Olanı Söylemek

Çok işitmişizdir: İslam’da bir ruhban sınıfı yoktur!

Bunu söylemek çok kolay.

İnsanların kafasında “ruhban” kelimesinin karşılığı yok çünkü.

Kimsenin oturup “ruhban” da neymiş diye araştıracak hali yok!

Zor olan bunu zihinlerde karşılığı olan kelimelerle ifade etmek.

Mesela şuradan başlayalım:

Rical-ül gayb” diye bir şey yoktur!

Bu da çok teknik. Bunun da halkın zihninde doğrudan karşılığı yok.

O zaman şunu söyleyelim:

Üçler, yediler, kırklar diye bir şey yoktur!

Ne Kur’an’da ne hadiste bulabilisiniz bunları. Tamamen uydurmadır.

Devam edelim.

Abdal, eren, evtâd, revâsî, nukebâ ve nucebâ, gavs, kutup diye bir şey yoktur!

Bu sıfatlar insanların kendi kendilerine uydurdukları sıfatlardır.

Kendisine “en büyük veli” denilenler de dahil olmak üzere kimsecikler gaybı bilemez.

Kerametleri kendilerinden menkul bazı seçilmiş kişilerin mânâ aleminden haber getirebildikleri yalandır, en iyi ihtimalle kendi kuruntularıdır!

Tayy-i mekân, bast-ı zaman diye bir şey yoktur.

Kendine Allah dostu denilen bazı kimseler bir takım süper güçlere sahip değillerdir. Doğal afetleri engelleyemezler, hava durumuna müdahale edemezler.

Mehdi, mesih falan gelmeyecektir.

Peygamberin soyundan gelmenin, “seyit olmanın” insanı taşıdığı bir üst varlık seviyesi yoktur.

Sevgili peygamberimiz tebliğ vazifesini tamamlayıp vefat etmiştir.

Temessüller, yakaza halinde peygamberimizle sohbet etmeler yalandır.

Rüyalarla amel edilmez. Rüyalar bırakın başkalarını, bizzat göreni bile bağlamaz.

Allah’la rüyada yahut uyanık halde görüşüp talimat aldığını söyleyenler ruh hastasıdır.

Ölmüş gitmiş sahabeler, dervişler, âlimler, devlet adamları paralel evrenden dünyayı idare etmezler. Toplantılar yapıp bir takım zevatın rüyaları vasıtasıyla talimatlar iletmezler.

Belli bir tarikatin filanca koluna mensup olmak kimseyi cehennemden korumaz.

Üzerine “ism-i şerif” diye nitelenen arapça kelimeler yazılmış büyülü kefenler de, “nal-ı şerif” diye satılan deri terlikler de cehennem ateşine karşı koruma sağlamaz. Ama onları pazarlayan şarlatanları zengin edebilir.

Allah bir takım kullarına seçilmiş olduklarını bilgisayar yazıcısından aldıkları çıktılarla bildirmez.

Vahyini peygamberlerine bile Cebrail a.s. vasıtasıyla gönderen Allah kimseye ilhamla kitap filan yazdırmaz.

Hiçbir ölmüş şeyh, yarım kalmış kitabını halefinin rüyasında dikte ettirerek tamamlayamaz.

Tövbe almak diye bir şey yoktur. Tövbe, araya kimseyi karıştırmadan Allah’a edilir.

Üstünlük sadece takvadadır ama bu üstünlük, karşılığını öbür dünyada bulacak bir üstünlüktür.

Bu dünyada hiç kimse ibadetiyle, ilmiyle, riyazetiyle, Allah ile sıradan insanlar arasında bir ara seviyeye yükselmez, sıradan insanların tabi olduğundan farklı ilâhi yahut fiziki kurallara tabi olmaz.

***

Bizim gelecek tepkileri göze alıp bu ve bunun gibi “acı gerçekleri” dile getirmemiz çok bir şey ifade etmez. Bunları diyanetin ve halkın itibar ettikleri alimlerin söylemesi gerekir. Hem de lafı dolandırmadan, istisnalar koymadan.

Yoksa bu bataklık daha çok hastalık üretecek.

Bu Haliyle Bu Binada Oturamayız

Bu Haliyle Bu Binada Oturamayız

Laz müteahhitlerin sevdiği gibi sürekli kaçak kat çıkılan bir bina tasavvur edelim. Binada oturuyoruz ama binanın her tarafından garip sesler geliyor. Bir inceletiyoruz ki inşaatta deniz kumu kullanmışlar, yeterli demir yok, beton kalitesiz, su tesisatı paslanmış, musluktan akan sular hastalık taşıyor, elektrik tesisatı her an kısa devre yapıp yangın çıkartabilir.

Aklımıza derhal iki soru geliyor:

1.Bu bina ıslah olur mu?

2.Bu binayı yıksak, sağlam olduğuna emin olduğumuz temelleri üzerine daha iyisini yapabilir miyiz?

Şurası açık ki birşeyler yapmazsak bina kendiliğinden yıkılıp gitmek üzere. Gerçi şu anki standartlarından rahatsız olmayan ev sakinleri yıkıntılar arasında da yaşamayı sürdürebilir ama yıkılan evde yaşamayı kabul etmeyip evi terkedecek olanlar da az değil.

Bahsettiğim “bina”, bugünkü İslam algımız, kavrayışımız ve yaşayışımızdır.

Kimse kendini kandırmasın. Acı gerçekle yüzleşelim: bu bina yıkılmak üzeredir!

21. asırdaki İslam kavrayışımız ne adalet üretiyor, ne iyilik, ne refah ne de estetik.

Binaya her asırda eklenmiş “kaçak katlar” ve “kaçak tesisatlar” artık mütemadiyen hastalık üretiyor.

Binanın tabanından gelen tertemiz su, üst katlarda yaşayan bizlere ulaşıncaya kadar kirleniyor.

2000’li yılların “sakinlerine” bakıyorsunuz o mikroplu suları içe içe hastalanmışlar.

Bir tarafta IŞİD’çılar ellerinde kanlı kılıçlarla kafa kesiyor.

Öbür yanda taliban sünnete uyuyoruz diye sakalsız dolaşmayı yasaklıyor, put yıkıyoruz diye 1500 senelik heykelleri havaya uçuruyor.

Bir kısım tarikat mensupları saçma sapan şarkılarla danslara kendilerinden geçmeyi dindarlık sanıyor.

Diğer bir kısım “müridan”, bir takım biçare adamları, kerameti kendinden menkul şeyhleri tanrı edinip tapıyor.

Bir takım namussuzlar dini bir geçim kapısı yapmış, din satarak kitlelerin iliğini sömürüyorlar.

Beri tarafta ise ahir zaman/mehdi uydurmalarıyla beyni yıkanmış bir grup, haşhaşileri yeniden tarih sahnesine çıkartıyor.

Birşeyler yapmak, birşeyleri değiştirmek mecburiyetindeyiz.

***

Bina metaforumuzda temel kazıklarına karşılık gelen temel prensiplerimizi hatırlamamız lazım.

İster bu binayı ıslah etmeyi, ister yıkıp yeniden yapmayı seçelim, mesele temel kazıklarına gider dayanır.

Binamızın üzerine oturduğu sağlam temelleri (prensipleri) kemiren batınilik/hurufilik kurtçukları ya da sulandırarak zayıflatan sufi inhirafları gibi ne varsa kurtulmamız gerekir.

Daha somutlaştıralım.

Bizim prensiplerimiz bellidir. Hemen birkaç tanesini hatırlatalım:

Allah’tan başka tanrı tanımamak, hocalarımızı, liderlerimizi, cemaatlerimizi, kitaplarımızı, emellerimizi ya da parayı tanrı edinmemek.

Doğru söylemek, sözünde durmak, yalancı şahitlik ya da hile yapmamak, kimselere iftira etmemek, kimseyi ne amaçla olursa olsun aldatmamak.

Akrabaya, muhtaca, mazluma yardım etmek.

Haramı helal, helali haram saymamak.

Çalmamak, çaldırmamak, rüşvet vermemek, rüşvet almamak.

Adil olmak, kul hakkı yememek, ne uğruna olursa olsun kimseye haksızlık yapmamak.

Emaneti (velev ki Müslüman olmasa bile) ehline vermek.

***

Temel prensipler zaman ve şartlara göre değişmez.

Yalan her zaman ve her halde yalandır.

Kul hakkının yenebileceği hiçbir özel şart olamaz.

Bugün kim bir takım sebepler, gerekçeler uydurarak temel prensiplerin etrafını dolanıyorsa bu dinin düşmanı bellenmelidir. İsterse bunu din adına yaptığını iddia ediyor olsun.

Bugün kim “mânâ âlemi” dediği bir paralel evrenden haberler getirdiğini, Allah ile peygamber ile görüştüğünü, mesajlar aldığını söylüyorsa ya akıl hastasıdır ya yalan söylüyordur.

Bu tür hezeyanlara zemin hazırlayan tüm literatür hızlıca elden geçirilmeli, “prensiplerle” çelişen ne varsa kangren olmuş uzuv misali kesilip atılmalıdır.

Maturid’den çıkıp The 99’a uzanan yol

Son yazılarımda, bizdeki bazı tabiatüstü, harikulade menkıbeleri anlatılan evliyalarla, batı zihninin ürettiği Superman, Batman, Spiderman gibi süper kahramanlar arasında bir benzerlik olduğu üzerinde durmaya çalıştım.

Nasıl oluyor da “Tanrısal” güçlere sahip, (mesela depremlere sebep olabilen ya da tabi afetleri durdurabilen) insanların inanılmaz hikâyeleri, tevhidi her şeyin önüne koyan İslam inancının içinde kendisine yer bulabiliyor sualine cevap arıyorum.

Bu basit gibi görünen meselenin kaynağı, aslında İslam dünyasındaki kadim kelam tartışmalardan birine gidip dayanıyor.

Pek çoğumuz bize daha çocukken ezberletilen “itikatta imamız İmam Maturidir” sözünü ya hayal meyal hatırlarız ya hiç hatırlamayız. İmam Maturidi’nin kim olduğu ve neden itikat konusunda onun takipçisi olduğumuzu kimseler pek merak etmez. Onu tercih ettiğimizi söylediğimize göre İmam Maturidi ile aynı görüşte olmayan başka kimselerin de olması gerektiğini çıkarabiliriz ama ne o kimselerin kimler olduğunu ne de hangi noktalarda Maturidi’den ayrıldıklarını merak ederiz.

Kabul etmek gerekir ki bu kelam tartışmaları çok derin felsefi tartışmalardır ve avamın, sıradan hak kitlelerinin bu derin meselelere ilgi duymaması ve onları anlayamaması normaldir. Öte yandan ta dokuzuncu asırda tartışılmış derin mevzuların bugün “havas” arasında hak ettiği şekilde tanınıp bilinmediği, yeterince tartışılmadığı da bir gerçektir.

Her ne kadar çetin meseleler de olsa bu teorik tartışmaların doğrudan pratik hayatımıza tekabül eden, gayet can yakıcı sonuçları bulunmaktadır.

Allah’ın zatı ile sıfatlarının birbirinden ayrılıp ayrılamayacağı konusu bunlardan birisidir.

Esma-ül Hüsna olarak günlük hayatımızın içinde yer eden, Allah’ın güzel isimleri diye bildiğimiz, ezberlememiz, her gün belli sayılarda tekrar etmemiz öğütlenen isimler aslında Allah’ın sıfatlarıdır.

Tartışma şudur: Allah’ın zatı ile sıfatları birbirinden ayrılabilir mi?

Eğer ayrılamaz diyorsanız zaten bunları sıfat değil, “isim” olarak tanımanız gerekiyor. Mesela ikram eden, nimet veren anlamındaki “kerim” sıfatının sadece Allah’ı tanımlayan ve ondan ayrılamayacak isimlerinden birisi olduğunu benimsiyorsunuz.

Peki, bunun pratik hayatımızda karşılığı ne? Bu hassasiyeti taşıyan ve bu meseleden haberdar olan Müslümanlar, çocuklarına nasıl asla “Allah” ismini vermiyorlar, ama kolayca “Abdullah” (Allah’ın kulu) ismini veriyorlarsa, aynı sebepten “Kerim” yerine de “Abdülkerim” yani (Kerim’in kulu) ismini verirler. Çünkü Kerim olan sadece Allah’tır ve çocuğu o isimle çağırmak, Allah diye çağırmak gibi yanlış görülür.

Ama Allah’ın bazı sıfatlarının bazı insanlarda olduğu gerçeğini ne yapacaksınız? Mesela bolca ikram eden, “kerim” kullar vardır dünyada. Kendisine kolayca “çok kuvvetli, çok dayanıklı, âcizliği, za’fiyeti ve gevşekliği olmayan” anlamında hakikaten “metin” veya çok çok zengin anlamında “gani” diyebileceğiniz kişiler tanırsınız. Çok affedici anlamında “gaffar”, sıfatını hak eden dostlarınız olur.

İşte burada Allah’ın zatı ile sıfatları birbirlerinden ayrılmaz diyenlerin iddiaları “vahdet-i vücud” düşüncesine doğru evirilmeye başlıyor. Allah’ın sıfatı kendisinden ayrılamayacağına göre –haşa- yeryüzünde yürüyen sayısız Allah fikrinden kaçınmanın tek yolu olarak, Allah’ın sıfatlarını yeryüzünde sergileyen kimselerin aslında Allah’ın yeryüzündeki hayli eksik birer tecellisi/yansıması oldukları düşüncesi ileri sürülüyor. Bu düşüncenin sahipleri, nihayet her varlık kategorisi, her sıfat bir şekilde Allah’a nispet edilebileceği için “la mevcude illallah” yani aslında Allah’tan başka mevcut olan hiçbir şey yoktur diyerek kendi varlıklarını bile inkâr etme noktasına ulaşıyorlar.

Hilmi-YavuzHilmi Yavuz “İslam’ın Zihin Tarihi” isimli eserinde, aslında Maturidî ve Eşarî kelamları arasında bu konuda tartışma olmadığını, Allah’ın zatı ve sıfatlarının ayrılamaz oluşu konusunda, “fuzzy-kırçıl” bir noktada konsensus olduğunu iddia ediyor:

Maturidîler fiili sıfatların Allah’ın zatıyla kaim, kadim sıfatlardan olduğunu; Eş’arilerse bu sıfatların (fiili sıfatların) nisbi ve hadis sıfatlar olduğunu ifade ederler. Ebu’I Muin El-Nesefi’nin Tebsiret el-Edille’sinde bu fark, Maturidilik açısından şöyle izah edilmektedir: “Bizce fiili sıfatlar dahi zati sıfatlar gibi kadimdir (…) Eş’arilerce fiili sıfatlar kadim değildir, hadistir. Bizce “Tekvin’ sıfatı kadim olup, hadis olan ‘Mükevven’dir, yani bunların (Eş’arilerin, H.Y.) kail oldukları gibi, “Tekvin’ ile ‘Mükevven’ yekdiğerinin aynı değildir. Binaenaleyh ‘Mükevven’ hadis ise de, ‘Tekvin’ hadis değildir.”

(..) Gazali, El İktisad’da ‘zatî’ sıfatlar ile ‘fiili’ sıfatların, birbirlerine bilkuvve ve bilfiil nisbetleri olduğunu belirtir. Bir başka deyişle zatî ve fiili sıfatlar arasında var olduğu iddia edilen fark, aslında, bilkuvve olan ile bilfiil olan arasındaki farktan öte bir şey değildir. Fark, ilahi bir sıfatın bilkuvve veya bilfiil mevcud oluşuna göre, zati veya fiili sıfat adını almasındadır. Yani, Eş’ari kelamında da zât ile sıfat, tıpkı Maturıdî kelamında olduğu gibi, ne aynıdır, ne gayrı. Kısaca, bir sıfatın bilfiil veya bilkuvve mevcut olması, ‘zatî’ ve ‘fiili’ ayrımını meşru göstermez. El İktisad’da Gazali’nin verdiği örnek yeterince açıklayıcıdır: “Mesela, kılıç daha kınında iken ‘keskin’ dendiği gibi, kılıç ile herhangi bir kesme eylemi hasıl olduğu zaman da, fiile iktiranından dolayı ‘keskin’ denir. (…) Kılıç kınında iken bilkuvve ve kesme eylemi hasıl olduğu zaman da bilfiil keskindir. (…) İşte bunun gibi, daha kınında iken kılıca ‘keskindir’ denmesine sebep olan manaya uygun olarak Yüce Allah da ‘ezelde Halık’dır’ denmesi doğru olur.”

http://www.alticizilisatirlar.net/acs/esari-maturidi

Günümüzde Müslümanların önemli bir kesimi, bu itikadi çizgiyi benimseyerek, bir mürşid-i kâmil elinde, isleri silip temizlenen bir cam gibi temizlendikçe Allah’ın nurunu daha çok yansıtacaklarına, nihayet bir noktada asıllarına rücu ederek Allah’da yok olacaklarına (fena fillah) inanıyorlar.

Eğer zaten tüm insanların Allah’ın yeryüzündeki eksik yansımaları olduğuna inanıyorsanız, bazı kimselerin “insanüstü” fiiller gerçekleştirmesi sizin için sıradanlaşıyor.

Ağırlaşan yazımın bu noktasına kadar tahammül edebilenler oldu mu bilmiyorum ama bu uzun girizgâhı bağlayacağım bir yer var!

OpenerBahsettiğim düşünce sistemi, çoktan bir “İslami süper kahramanlar” çizgi romanına ilham vermiş!

Naif El Mutava isimli Kuveytli bir psikolog her biri Allah’ın 99 ismine tekabül eden 99 “İslami” süper kahraman karakteri yaratmış. Ürününün ismi “The 99”. Ülkemizde hem çizgi romanı yayınlanıyor hem de çizgi filmi. Mutava’nın karakterlerinden bazılarından örnek verelim:

Alim (herşeyi bilen) sıfatının temsilcisi Nasır Ali. Süper kahraman hüneri: akıl okuma.

Baki (hiç ölmeyen) sıfatının temsilcisi Hatem El Cahari.  Süper kahraman hüneri: hiç bitmeyen enerji, ölümsüzlük potansiyeli

Bari (şifa veren) sıfatının temsilcisi Harun Ahrens. Hüneri: iyileştirme kabiliyeti.

Batın (gizli, saklı) sıfatının temsilcisi Rola Hadrami. Hüneri: kendini ve başkalarını görünmez yapabilme ya da görünmez olanları görünür kılma (gizli bilgisayar dosyaları da dâhil (!))

Fettah (açıcı) sıfatının temsilcisi Toro Rıdvan. Kabiliyeti: ışınlanma.

Hadi (rehber) sıfatının temsilcisi Amire Han. Hüneri: izcilik ve yön buluculuk.

 T99_Jabbar_1920x1200[1]Cabbar (güçlü) sıfatının temsilcisi Navaf el-Bilal. Süper güçlü kasların sahibi.

Nur (ışık) sıfatının temsilcisi Dana İbrahim süper gücüyle her yeri ve herşeyi aydınlatabiliyor.

Rafi (kaldırıcı) sıfatının temsilcisi bir Türk! Adı Murat Uyaroğlu ve yerçekimi üzerinde kontrol sahibi!

Daha böyle çok karakter var ama şimdilik bu kadarı ile iktifa edelim.

Son derece teorik ve soyut bir felsefi tartışma nasıl da insanların hayatlarını şekillendiriyor. Bugün IŞİD böyle düşünen insanları şirke girmekle, Allah’a ortak koşmakla suçlayıp kafalarını kesiyor. Ülkemizde bu anlayış iliklerimize kadar işlediği için biz de özellikle Eşari itikadını benimseyen bazı Arapları Vehhabi falan diyerek aşağılıyor hatta yer yer tekfir ediyoruz.

the-99İnsan düşünmeden edemiyor.

Acaba bu meseleleri ne zaman kafa kesmeden, kavga etmeden tartışabilir hale geleceğiz?

Dokuzuncu, onuncu asırda yakaladığımız entelektüel derinliğe ne zaman tekrar kavuşacağız?

Twitter: @salihcenap

Doğu ile Batının Buluştuğu Garip İnanç Zemini: Gnostisizm

Tasavvuf çevrelerinde anlatılan, bazı “özel” zatlarla ilgili menkıbeler, batılı süper kahraman hikâyelerine çok benziyor. Hatta hususi bir çalışma yapılsa her batılı süper kahramanın tasavvufi menkıbeler dünyasında bir muadili bulunabilir belki!

İnternette dolaşırken bu orijinal zannettiğim keşfimle(!) ilgili olarak çeşitli yazılar kaleme alındığını hayretle gördüm. Hakikaten bu mavi gök altında söylenmemiş yeni hiçbir şey kalmadığına inanacağım neredeyse! Denk geldiğim yazılardan bir tanesinde x-men isimli çizgi süper kahraman romanınında hareketle şunlar yazılmıştı:

Kötülerin lideri olan Magneto’nun özelliği ise bünyesinde topladığı manyetik güçlerle metal cisimlere hükmedebilmesi ve onları dilediği biçimde yönlendirebilmesi. Bu özellik bana hemen büyük kıyamet alameti olan Mesih Deccal’ı hatırlattı. Bildiğimiz gibi Mesih Deccal’ın da en belirgin özellikleri, manyetik ve spritual birtakım güçlere sahip olmasıdır. “Spiro” Latincede Nefes, Ruh anlamına gelmektedir. Spritualizm, Ruhun etkilerini akıl yoluyla değil bilakis deney yoluyla araştıran bir bilimdir. Parapsikolojiyle de bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Sprituallere göre bütün evren yüce bir nefes olarak ifade edilir (Hayat Sıfatı) ve yaşam bu yüce nefesin soluması işlevidir. Her şeyi idare eden bir öz ana Ruh, Cevher söz konusudur. Mesih Deccal’in Spritual güçlerle bağlantısı kanaatimce, bu noktadadır. Çünki İsa Aleyhisselam’da olduğu gibi Deccal de gücünü Kudret Sıfatından almaktadır.” Her şey bütün mukadderatıyla yaratıcı Ruh’un hükmü altındadır. Dolayısıyla Ana cevher olan Ruhul Kuds’la Kudret Sıfatı arasında oldukça yakın bir ilişki vardır. Gerçekte bütün görünen kudret ve güç tezahürleri Tek bir Kudretin açığa çıkışından başka bir şey değildir.”

(…)

Tıpkı Spider Man (Örümcek Adam) filminde olduğu gibi X Man’de vurgulanan tema da hemen hemen aynı. O da “İNSANA VERİLEN BÜYÜK GÜÇLERİN BÜYÜK SORUMLULUK GETİRECEĞİ GERÇEĞİ.” Önemli olan, insanın olağanüstü güçlere sahip olması değil. Önemli olan, insana yaratıcı güç tarafından bahşedilen güçleri ne yönde ve ne amaçla kullandığı. Bu noktada Büyük Üstadlarımız ve Azizlerimiz, insandaki potansiyel gücün bilinçli olarak dışavurumunu istemez ve kolay kolay cevaz vermezler. Mecbur kalınmadıkça bu tür olağanüstü güçleri açığa çıkarmalarını hoş karşılamazlar. Çünki bu tarz güçler insanın manevi gelişiminde birer evredir. İnsan dünya şartlarında yaşadığı müddetçe madde kaydından tam olarak soyutlanamayacaktır. Kendisinde potansiyel olarak mevcut olan güçleri dünyada açığa çıkarması durumunda sonsuz yaşam boyutlarında kullanacağı enerjisini bir bakıma israf etmiş olacaktır. Hattızatında en büyük keramet de insanın kozmik bilinç boyutunda yaşayabilmesi ve o bilinci sürekli tutabilmesidir zor da olsa.

Burada anlatılan her şey Gnostisizm ile ilgili aslında. Vikipedia’da “Gnostisizm” şöyle tanımlanıyor:

Gnostisizm, Antik Mısır ezoterizmini, Antik Yunan ezoterizmini (Platon, Pisagor), İbrani geleneklerini, Zerdüştçülüğü, bazı Doğu geleneklerini ve dinlerini, Hıristiyanlığı eklektik bir tutumla sentezleyen, birçok tarikatın benimsediği mistik felsefeye verilen genel addır. Terim, eski Yunancadaki “sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki “gnosis” sözcüğünden türetilmiştir.

Bu “yabancı” kelime, günlük hayatımızda aslında “tanıdık” bir pratiğe tekabül eder. Gnostik anlayışta hakikatlere ulaşabilmede dinler yetersiz sayılır. Hakiki “bilgilerin”, ancak ruhsal ve psişik gelişim yoluyla, sezgisel yöntemle edinileceğine inanılır. Bazı seçkin insanlar çeşitli ruhi gelişim mertebelerinden geçerek bu “bilginin” sahibi olurlar ve o noktaya eriştiklerinde bazı harikuladelikler göstermeye başlarlar.

İşte bu noktada bahsettiğimiz süper kahraman hikâyelerine kapı açılıyor. Bazı “seçkin” insanların bizim göremediğimiz, işitemediğimiz, “metafizik” âlemlerle irtibatta olduğuna ve o irtibatta oldukları âlemlerden sağlanan bir takım süper güçlerle donatıldıklarına inanan geniş halk kitlelerinin talebi, sayısız “evliya – süper kahraman” menkıbesinin arzıyla karşılanıyor.

Burada peygamberimizin de bu kapsama girip girmediği sorusu akla gelebilir. Her ne kadar gelenekte şeyhleri evliyaları “uçuran” anlayışın sahipleri peygamber için de “süper güçler” uydurmuş olsa da Kur’an- Kerim’de Allah peygambere şöyle söylemesini emrediyor:

De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım, (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilah’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf-110)

Yani peygamberimiz bizim gibi sıradan bir insan. Öyle süper güçleri falan yok. Allah bunu açık açık söylemesini istiyor ondan. Hâlbuki o, bu tür “hikâyelere” inanmaya dünden razı insanlara bir göz kırpsa, derhal yarı-tanrı makamına oturtulacak, hatta belki doğrudan tanrı yerine koyulabilecek.

Belki de bu yüzden “ben sizin gibi bir insanım” demesi emrediliyor.

İslam dünyasında süper kahramanlık işleri de böylelikle münhasıran “kerameti kendinden menkul” şeyhlere kalmış oluyor.

Twitter: @salihcenap

İlahi Hiyerarşinin Gizli Bürokratları: Rical-ül Gayb

Tasavvufun, eskilerin tabiriyle şöyle “efradını câmî, ağyarını mânî” bir tanımı maalesef bulunmuyor. İlgili herkesin kendisine göre tanımladığı, kişiden kişiye göre değişen muğlak bir kavram, ele avuca gelmez bir toz bulutu adeta. Belki bir ilim, belki bir eğitim yöntemi, belki de başlı başına bir inanç… Yine de değişik tasavvufi akımlar ve yapılan tanımlar analitik bir yaklaşımla incelenirse bir takım desenler yakalamak mümkün.

mursidTasavvuf düşüncesinde, bazı “özel” kimselerin kendilerini bir takım mistik süreçlerle olgunlaştırarak Allah’tan doğrudan mesajlar alır hale geldikleri (keşif-ilham) kabul ediliyor. Bu insanların bir şekilde diğer insanlardan, Allah’la iletişim anlamında daha üstün olabileceğine, hatta Allah tarafından bir takım insanüstü güçlerle donatılabileceklerine inanılıyor.

Seyr-i-SülukEzoterik inanışlarda görülen “inisiyasyon”, tasavvuf düşüncesinde “sülûk” ismini alarak, inanışın omurgasını oluşturuyor. İnisiyasyon (sülûk) bir insanın, ruhi tekâmülünü gerçekleştirebilmesi için, sürekli kontrol edilen sıkı bir düzen ve disiplin içinde eğitimi şeklinde tanımlanıyor. Tabi bu eğitimin “ruhi tecrübeyi” “ötelerden” alıp aktarabilen bir üstadın (mürşid-i kâmil) eliyle olması gerekiyor.

Bu “gnostik” inanışta benimsenen sınırları belirsiz hiyerarşide, veli, evliya, mürşid-i kâmil, ebrar, ebdal, mukarrabin, nüceba, nükeba, evtad, gavs, kutub gibi çok sayıda makam tanımlanıyor. Tabi kimin hangi makamda olduğu genelde kendinden veya yakın çevresinden menkul oluyor. Makamlar yükseldikçe insanüstü kabiliyetlerin de geliştiğine inanılıyor. O kadar ki hiyerarşinin en üst basamaklarında “rical-ül gayb” denilen bazı adamların “ufak tefek” yaratma işleri ile görevlendirildiklerine ciddi ciddi inananlar var. Üstelik bunlar, bir iki meczubun hezeyanları falan da değil. Sağlam bir dayanağa istinat etmese de asırlar içerisinde tekrarlana tekrarlana kurumsallaşmış bir inanç sisteminden bahsedebiliriz.

İslam Ansiklopedisi’nin “Tasavvuf” maddesine baktığımızda, bu ezoterik anlayışın tasavvufun merkezine İbn-i Arabi tarafından yerleştirildiğini öğreniyoruz:

Tasavvuf anlayışına göre Allah’ın velîleri (evliyaullah) arasında “ricâlullah, ricâlü’l-gayb” gibi kavramlarla ifade edilen, kendilerine Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil ve müdebbirât (en-Nâziât 79/5) gibi isimlerle anılan meleklerin görevlerine benzer görevler verilen, âlemdeki mânevî ve ruhanî düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için çalışan kimseler bulunmaktadır. Bağdatlı sûfî Muhammed b. Ali el-Kettânî tarafından dile getirilen (Hatîb, III, 75-76) ve Hakîm et-Tirmizî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Sülemî, Kuşeyrî, Hücvîrî, Gazzâlî gibi sûfîlerce benimsenip eserlerinde yer alan bu anlayış, el-Fütûĥâtü’l-Mekkiyye’sinde ayırdığı bölümün (II, 2-16 vd.) yanı sıra Risâle fî mağrifeti’l-aķtâb (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, nr. 123), Risâletü’l-gavŝiyye (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, nr. 6824) ve Menzilü’l-ķutb (Resâilü İbni’l-Arabî içinde, Haydarâbâd 1327 hş./1948) gibi müstakil risâleler kaleme alan Muhyiddin İbnü’l-Arabî tarafından tasavvuf anlayışının merkezine yerleştirilmiştir. Kaynaklarda unvanları, yetkileri, sayıları ve bulundukları yerlerle ilgili çeşitli bilgiler bulunan bu velîler arasında belli bir hiyerarşi vardır. En başta olana “kutub, kutbü’l-aktâb, gavs, gavs-ı a‘zam” gibi isimler verilmektedir. Öte yandan kalbini mâsivâdan temizleyip Allah’a bağlayan sûfîlerin birtakım özel bilgilere ve hallere ulaştıklarına inanılır. Herkesin erişemeyeceği bu bilgilere “havas ilmi”, buna sahip olan velîlere “havas”, en üstün olanlarına “hâssü’l-havâs” denilmektedir. Bu hususta Zünnûn el-Mısrî, Gazzâlî, Sühreverdî el-Maktûl, Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi sûfîler çeşitli eserler yazmıştır.

http://www.tdvislamansiklopedisi.org/dia/maddesnc.php?MaddeAdi=tasavvuf&konts=50

Medrese çevrelerinde, ciddi ilim mahfillerinde çok da ciddiye alınmayan bu inançların avam arasında rağbet görmediği söylenemez. Halk arasında yaygınlık kazanmış, o çok tanıdık üçler, beşler, yediler, kırklar vs. hikâyelerinin membaı işte tam da burası.

SIZINTIAslında bahsettiğimiz ezoterik inanışların odağı, “tarikatlar” ama tarikatlar dışında da bu inanışların yaşatıldığını müşahede ediyoruz. Mesela Fethullah Gülen, 2000 yılında Sızıntı dergisinde yayınladığı, daha sonra “Kalbin Zümrüt Tepeleri” ismiyle kitaplaştırılan makalelerinden birisinde, bakın bahsettiğimiz “ilahi bürokrasi hiyerarşisini” kendi penceresinden nasıl anlatıyor:

../ üç yüzler ya da kırklar, yediler gibi “evliyâullah”dan muayyen bir misyonu olan belli sayıdaki kimselere (ebdâl) denir. Bunların sayılarının, kırk, yedi ya da daha çok ve daha az olması hiç de önemli değildir; önemli olan onların Hak nezdindeki yerleri, pâyeleri, vazifeleri ve hususiyetleridir. Ebdâldan biri vefat edince ondan boşalan yer, hemen alt tabakadan biri ile doldurulur. Bunlardan herhangi biri, bir hizmet münasebetiyle yerinden ayrılmak istediğinde, ya dublesiyle ayrılır ve kendi olduğu yerde kalır veya kendi gider dublesini bedîl olarak orada bırakır. Parapsikolojide, insanın perispirisi veya dublesiyle alâkalı benzer şeyler nakledildiğini hatırlamakta yarar var… Konumuzun dışında olduğu için biz şimdilik o hususa temas etmeyeceğiz.

../..

Ebdâl unvanı altında ricâlullahın yer ve vazifeleriyle alâkalı diğer bir tevcih de şöyledir:

Bunların üç yüzü Âdem nebinin kalbi, kırkı Hazreti Musa’nın kalbi, yedisi Hz. İbrahim’in kalbi, beşi Cibril-i Emin’in sînesi, üçü Mikâil Aleyhisselâm’ın sînesi, biri, birincisi ve velâyet-i kübrâ temsilcisi olanı da Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın kalbi üzerinedir ve O’nun aynasıdır. Bunlardan en sonuncusu vefat edince, üsttekilerden biriyle; onlardan biri ölünce de daha yukarıdan bir başkasıyla meydana gelen boşluklar doldurulur ve mevcut adet yeniden tamamlanmış olur.

Ebdâlın sayılarıyla alâkalı rivayetler farklı farklı olduğu gibi, ikamet ettikleri yerler ve yâd edildikleri adlar, unvanlar da oldukça birbirinden farklıdır. Ricâlullah arasında böyle bir sınıfın mevcudiyetiyle alâkalı, yirmi kadar hadis vardır ve özet olarak bu hadislerde, onların şu mazhariyet ve mümeyyiz vasıfları anlatılmaktadır: Ebdâlın yüzü suyu hürmetine Cenâb-ı Hak yağmur yağdırır.. düşmanlarına karşı mü’minlere yardım eder.. ve onlardan belaları def ü ref eyler. Ebdâl, yerküre için mânevî bir cazibe merkezi gibidir, Allah esbab-ı mânevî plânında onlarla arzı yörüngesinde durdurur.. Cenâb-ı Hak onların hürmetine başkalarını da rızıklandırır..

http://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/diger/fethullah-gulen-kalbin-zumrut-tepeleri/1269-Fethullah-Gulen-Veli-ve-Evliyaullah-1

Gülen, yazının devamında, dünyanın yörüngesinde dönmesini sağlamak, kendilerini klonlamak gibi çok acayip süper güçlere sahip gizli adamlarla ilgili olduğunu söylediği yirmi kadar hadisin kaynaklarını vermediği gibi, bunların bazı alimlerce mevzu (yani uydurma) sayıldığını da belirtiyor. Ama kendisi o kanaatte olmadığından olacak, bu mevzuda bize susmak düşer dediği halde, uzun uzun anlatıyor.

dnaCiddi İslam alimleri, ezoterik inanışların İslam’ın temel prensipleriyle çeliştiğini gördükleri için, bu temelsiz hikâyelere itibar etmiyorlar. Allah’ın kendilerine izin verdiği, Allah adına hareket ettikleri söylense de, Allah’tan başka, “yaratma kabiliyetine sahip”, Allah’ın bile “hürmet ettiği” bir takım insanların varlığına inanmak, insanları doğrudan şirk batağına çekecektir. Hadis âlimleri bu konularda dayanak diye ileri sürülen hadislerin uydurma olduklarını tespit ediyorlar. Fıkıh âlimleri Allah’tan doğrudan mesaj alan birinin aldığını iddia ettiği mesajla, peygamberin getirdiği asıl mesaja muhalefet edebileceğini ve buna inanılırsa tüm fıkhi kaidelerin nasıl bir anda anlamlarını yitirebileceğini görüyorlar. Siyer âlimleri peygamberimizin hayatında bu tür “ezoterik” uygulamaların olmadığını, çeşitli makam mevkilere sahip “yarı-tanrı” insanlar fikrinin peygamberimiz zamanına ait olmadığını açıkça ortaya koyuyorlar. Müfessirler batınî ya da hurufî zorlamalar olmadan Kur’an’dan bu inanışlara bir destek bulunamayacağını söylüyorlar.
Bu böyleyken artık neredeyse tamamına yakını sözüm ona okuryazar olan geniş halk kitleleri hâlâ yarı sihir, yarı masal bir din anlayışını benimsemeye devam ediyor.

Bu kısır döngü nasıl kırılır? Dinimiz bunca batıl inançtan nasıl arındırılır? Bizce din konusunda kafa patlatanların en önce meşgul olmaları icap eden husus budur.



Twitter: @salihcenap

Evliyalar ve Süper Kahramanlar

kerametBir Anadolu köyünde, devletin resmi imamı olarak vazife yapan yakın bir akrabam var. Bir zaman önce onunla uzunca bir sohbetimiz oldu. Bu sohbetimiz esnasında anlattıkları, beni adeta dayak yemişe çevirdi. Kendisi biraz İslam, çokça hurafe ve bolca tasavvuf soslu din anlayışının tipik bir temsilcisi gibiydi adeta. Saniyeler içinde öyle menkıbeler, öyle kerametler anlattı ki aklım şaştı. Şeyhler, gavslar, kutublar adeta karşımda geçit töreni yaptılar.

O konuşurken aniden garip bir şeyin farkına vardım!

Bizim akrabanın anlattığı hikâyeler aslında bildiğiniz süper kahraman hikâyeleriydi!

Hani Süpermen’in, Spiderman’in, Batman’ in hikâyeleri gibi hikâyeler!

SuperheroesBatılıların hayal gücünün mahsulü olan bilim kurgu romanlarda, filmlerde, çizgi filmlerde ve aslen çizgi romanlarda karşımıza çıkan “süper kahraman” figürlerinin kimisi çok güçlüdür, uçar, duvarların arkasını görür, kimisi ormanda on kaplan gücündedir, kimi fırtına yaratır, kimisi beyin gücüyle nesneleri hareket ettirir, kimisi insanların zihinlerinden geçeni okur, kimisi istediği kimseye istediği şeyi düşündürtür, kimisi istediğinin aklını alır, kimisi şekil değiştirir, kimisi dünyada kim nerede ise zihin gücüyle tespit eder, kimisi kendisini istediği sayıda klonlar, kimisinin yaraları anında iyileşir, kimisi zamanda yolculuk yapar, kimisi kendini ışınlar.

İşte bizde de bu renkli hikâyelerin “muadilleri” halk arasında “tasavvuf süper kahramanlarının menkıbeleri” olarak hayat buluyor!

Bizim akrabanın anlattığı hikâyelerden bir iki örnek vereyim:

mevlanaMevlana Celaleddin-i Rumi bir gün aniden dönmeye (semaya) başlamış. Fakat o da ne! Dönerken birden ayakları yerden kesilmiş. Hayır, başı dönüp düşmemiş, bilakis döne döne havalanmış ve göğe doğru uzaklaşıp gözden kaybolmuş. O vecd halinde çok çok uzaklara gitmiş. Öyle ki döndüğünde vakti kaçırmış olduğundan, namazı kaza etmesi gerekmiş!  Müridleri bu hali kendisine anlatınca “bir daha ki sefer dönmeye başlarsam bana engel olun” demiş. Müritleri çaresizce bu talimatı yerine getirmeye çalışmışlar ama Mevlana’yı tutmak ne mümkün! Kendisini tutmaya çalışan herkesi savurup atmış ve yine döne döne göğe çıkmış. Vaziyet kendisine anlatılınca bu sefer “beni durdurmak için ok atın, kılıç vurun” demiş. Tabi tahmin edebileceğiniz üzere o haldeyken ona ne ok işlemiş ne kılıç! Son çare olarak neyi bulmuşlar tahmin edin: “Neyi!” Ney sesini duymak Mevlana’nın kontrolü kaybetmesine engel oluyormuş. İşte Mevlevi ayinine neyin ilave edilmesinin hikâyesi meğerse buymuş!

TM & copyright 20th Century Fox No Merchandising. Editorial Use Only No Book or TV usage without prior permission from Rex Mandatory Credit: Photo by c.20thC.Fox/Everett / Rex Features ( 593948u ) 'X-Men: the Last Stand' - James Marsden 'X-Men: the Last Stand' Film - 2006

Bu süper gücü bastıran yardımcı unsur motifi, bana x-men’deki Scott Summers/Cyclops karakterini hatırlattı: Cyclops’un vücudu güneş enerjisini bir çeşit pil gibi emer. Bu enerji gözlerinden optik ışınlar olarak çıkar. Lazer benzeri bu ışınların tahrip gücü çok yüksektir. Cyclops bu gücünü kontrol edemediği için sürekli özel yapılmış gözlük veya lensler giymek zorundadır, aksi halde etrafındaki herkesi ve herşeyi yok edebilir.

Mevlana’nın gözlüğü de ney oluyor demek ki…

Bir hikâye de Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri hakkında: Erzurumlu İbrahim Hakkı meşhur eseri “Marifetname’yi” bitirdiğinde müftü ve yardımcılarının onayına sunmuş. Müftü ve avanesi onu kıskandıklarından birçok zor soru sormuşlar ama tabi İbrahim Hakkı hazretleri hepsini bilmiş. Bunun üzerine kötü niyetlerine yeni bir kılıf bulamayan müftü ve arkadaşları, sinsi oyunlarını bir kenara bırakıp İbrahim Hakkı’ya doğrudan “kitabın basılmayacak seni de hapse atacağız” demişler. O anda İbrahim Hakkı hazretleri odada bulunan dört kişinin “aklını almış”! Adamlar o güne kadar öğrendikleri her şeyi unutuvermişler. En basit sorulara bile cevap veremez hale gelmişler. İçlerinden birisi diğerlerine nispeten akıllıymış, başına geleni anlayıp İbrahim Hakkı’dan özür dilemiş. Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri ona aklını geri vermiş. Diğer üç kişi ömürlerinin sonuna kadar o halde kalmışlar!

HaitianBu hikâye de Heroes dizisindeki René ya da “The Haitian – Haitili” karakteriyle birebir örtüşüyor. O da insanların hafızasını silme ve şuurlarını yok etme süper kabiliyetlerine sahip.

Görülen o ki insanlarda çocuklukta başlayan süper kahraman hayranlığı ve arayışı yetişkinlikte buharlaşmıyor hatta belki güçleniyor.

Neden ve nasıl?

İncelenmeye değer, mühim bir mesele değil mi bu?

Twitter: @salihcenap