Misilleme!

Misilleme!

havayollariABD’ye belli ülkelerden yapılan uçuşlara getirilen elektronik cihaz yasağının amacı, son yıllarda Avrupa-Amerika havayollarının rekabet etmekte zorlandığı şirketlerin önünü kesmektir. Yasaklanan havaalanlarından yapılan uçuşlar, yasağın gelmesiyle birlikte tamamen Avrupa’ya kayacaktır.

ISIS’in örgütlendiği en önemli ülkelerden Fransa’da ya da Belçika’da da terör saldırıları oldu ama nedense oralara bir “tedbir” düşünülmedi. Açıkça görmemiz lazım: Terörizm falan bahane! Başta Emirates olmak üzere THY gibi hava yollarının yükselişini durdurmak için Amerikan İngiliz ortak yapımı bir ekonomik müdahale bu.

Peki, şimdi ne yapmak lazım?

Aynı “ekonomik” kategoride bir misilleme yapmamız şart!

Fakat bu iş nasıl olacak?

Aslında çoktandır atmamız gereken bir adımı atmak için bir fırsat yakalamış olabiliriz!

Misillemeyi yapacağımız alan “bilişim teknolojileri” alanıdır.

Önce gerçekle yüzleşelim: Alternatif bilişim altyapılarını kurabilecek teknolojiye sahip değiliz. Ama en azından Amerikalı ve Avrupalı bilişim devlerinin bize fahiş fiyatlarla sattığı ya da bedava verip bilgilerimizi çaldığı uygulamalara mahkûm da değiliz!

Kendi ayaklarımız üzerinde durana kadar tamamen açık kaynak kodlu alternatiflere geçmeliyiz.

Biraz konforumuz eksilebilir ama gerçek bir misilleme yapabilme adına, kabul edilebilir bir rahatsızlık bu.

Türkiye devleti “güvenlik gerekçesiyle” şu kesin kararları almalı ve derhal uygulamaya koymalıdır:

  1. Tüm kamu kurumlarında her türlü Microsoft ürünlerinin alımı durdurulmuştur.
  2. 12 ay süre içinde kamuda tek bir tane bile Microsoft işletim sistemi üzerinde çalışan sunucu ve veritabanı yönetim sistemi kalmayacak, bütün yazılımlar açık kaynak kodlu sistemlere aktarılacaktır.
  3. Microsoft platformlarında geliştirilen tüm yazılımlar nodejs, java, php, ruby on rails, python gibi açık kaynaklı platformlarda yeniden yazılacaktır.
  4. MsSqlServer, DB2, Oracle veritabanlarındaki veriler, PostgreSql, MySql, MariaDB, MongoDB gibi açık kaynak kodlu veritabanı yönetim sistemlerine aktarılarak kapalı kaynak kodlu tüm veritabanları devre dışı bırakılacaktır.
  5. Kamu kurumlarında kullanılan Microsoft Windows ve Microsoft Office lisansları yenilenmeyecektir. Tüm kamu kurumları Pardus işletim sistemine geçiş için gerekli altyapı ve eğitim planlamasını yaparak en kısa sürede geçişi sağlayacaklardır.
  6. Başta güvenlik ve adalet bürokrasisi olmak üzere tüm kamu çalışanlarının WhatsApp, Telegram, Facebook, Facebook Messenger ve Twitter kullanması kesinlikle yasaklanmıştır. Telefonunda bu uygulamalar tespit edilen kamu görevlileri doğrudan “bylock” kullanıyor gibi işlem göreceklerdir.
  7. Kamu görevlerinin Dropbox, Google Drive, iCloud gibi bulut depolama sistemleri üzerinden dosya paylaşması kesinlikle yasaktır. Bu tür paylaşımları yaptıkları tespit edilen kamu görevlileri hakkında soruşturma açılacaktır.
  8. Tüm kamu görevlilerinin gmail, hotmail, yahoo gibi uluslararası mail sağlayıcıların sunduğu bedava hizmetler üzerinden kamu ile ilgili haberleşme yapmaları yasaklanmıştır. Kamuya ait herhangi bir bilgiyi bu servislerin sağladığı email hesabından paylaşan kamu görevlileri casusluk soruşturmasına uğrayacak ve en azından maaş kesme cezasıyla cezalandırılacaklardır.
  9. Kamuda kullanılan tüm paket yazılımlar açık kaynak kodlu olmak zorundadır. Microsoft Sharepoint gibi CMS sistemleri, ArcGis gibi coğrafi bilgi sistemi uygulamaları derhal açık kaynak kodlu alternatif platformlara kaydırılacak, bu tür paket uygulamalara bir daha asla para ödenmeyecektir.
  10. Cisco, CheckPoint, Juniper, SonicWall, NetGear, Fortinet gibi yabancı menşeli siber güvenlik ürünlerinin kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar kamu güvenliği ile ilgili kurumlarda en geç üç ay içinde, kamunun geri kalanında en geç 12 ay içerisinde yerli alternatifleriyle değiştirilmek zorundadır.

Bu saydığım teknolojilerden “ekmeğini kazanan” çok dostum var ama eminim ki onlar alternatif açık kaynak kodlu sistemlerden de ekmeklerini çıkartabilecek nitelikte insanlardır.

Sadece bu ürünleri kullanmayarak hem ekonomik bir yaptırım uygulamış hem de siber güvenlik konusunda ciddi bir adım atmış oluruz.

Alışkanlıklarımız değiştirmek, yeni şeyler öğrenmek kolay bir süreç değil kabul ediyorum ama yaklaştığı görülen üçüncü dünya savaşına bu tedbirleri almadan yakalanırsak ödeyeceğimiz bedel kat be kat fazla olacaktır.

Reklamlar

Dijital Yerliler ve Dijital Göçmenler

Dijital Yerliler ve Dijital Göçmenler

1999 yılında, yeni bir asrın eşiğinde, Matrix filmi vizyona girmiş ve gündemimizi haylice meşgul etmişti. Kimine göre vurdulu kırdılı Hollywood filmlerinin etkileyici bir örneği, kimine göre subliminal gnostik/mesiyanik mesajlar içeren tehlikeli bir eser, kimine göre içinde tasavvufi mesajlar bulunabilecek ilginç bir sinema filmiydi Matrix. Üzerinde çok şey yazılıp çizildi ama Matrix’in birkaç yıl sonra hepimizi içine alacak “sosyal medya” ile ilgili müthiş bir kehanet olduğunu kimsecikler tahmin edemedi.

matrix-reality-disconnect-from-itBütün şöhretine rağmen filmi seyretmemiş olanlar için özetleyelim. Kahramanımız Thomas Anderson huzursuz bir “hacker”, yani -bu kelimeye o günlerde bulunan karşılıkla ifade edersek- bilgisayar korsanıdır. Kendisine ulaşan kanun dışı bir grubun yöneticisi olan Morpheus ona “gerçek” bir hayat sürmediğini, bütün yaşadıklarının sadece zihninde tetiklenen elektriksel etkileşimlerden ibaret olduğunu, gerçekte bir küvette bir tür koma halinde yatarken makinelere ihtiyaç duydukları enerjiyi sağlayan bir tür “pil” olarak kullanıldığını anlatır ve gösterir. Bunun üzerine Morpheus’un ekibine katılmaya karar veren kahramanımızın yeni hedefi, kendisi gibi farkında olmadan köleleştirilen, sömürülen ve an be an takip edilen insanları kurtarmak haline gelir.

Bugün birçok insan için hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelen Facebook bu filmden sadece beş sene sonra 2004’te kuruldu. 2006’da genel kullanıma açıldı. Facebook, filmde tasvir edilen “Matrix” ile müthiş benzerlikler taşıyordu.

fb-matrixDaha önce de bir takım sosyal medya mecraları vardı ama bu yeni “toprakların” geniş kitlelerce asıl keşfi facebook ile oldu denilebilir. Yeni teknolojilere adapte olmakta zorluk çekmeyen gençler hızla bu yeni mecrada yerlerini almaya başladılar. Arkadaşlıklar, şakalaşmalar, aşklar, fikir kavgaları hatta “dürtmeler” olanca hızıyla gerçek dünyadan sanal dünyalara taşınmaya başlandı. Onları önce mütereddit orta yaşlılar, sonra torunlarının yardımıyla meraklı ihtiyarlarlar takip etti.

İnsanlar hayatlarını -hem de gönüllü olarak- yavaş yavaş Facebook Matrix’ine taşıyorlardı.

Gerçekten sanala, şimdiye kadar benzeri görülmemiş çapta ve hızda bir göç hareketi başlamıştı. Sanal dünyanın cansız silisyum damarları “sosyalleşme” aşısıyla canlanıyordu. Bu yeni dünyanın bu zamana kadar göç edilen topraklardan farkı, kaşiflerinin değil ama mucitlerinin olmasıydı. Bir avuç mucidin yanısıra ilk “yerleşimciler”, bir müddet sonra “yerli” muamelesi görmeye başlayacaklardı.

Western filmlerinde resmedilen kanunsuz “vahşi batıdan” çok daha “vahşi”, çok daha “kuralsız”, çok daha “acımasız” bir mecraydı bu yeni mecra. İnsanların ardlarında bıraktıkları gerçekliğin hemen hiçbir kuralı bu alemde geçerli değildi. Bu yeni “topraklarda” temel adab-ı muaşeret kurallarına uymak şöyle dursun, çocuk pornosundan, kiralık katil tutmaya, bomba imalatından uyuşturucu satışına kadar her şey yapılabiliyordu.

agent_smith_by_tep0senMatrix filminin yapımcıları olan Wachowski Biraderlerin “Ajan Smith” ismiyle müşahhas hale getirdikleri karakterle de hiç geç olmadan tanıştık. Onlar da işin devlet ve güvenlik tarafında duruyorlar, gizliden gizliye sanal dünyanın tüm sakinlerini izliyorlar, bu zamana kadar en kudretli krallara, tiranlara, diktatörlere bile nasip olmamış bir gücü avuçlarında tutuyorlardı.

Filmdeki esas unsur olan, insanların içinde uyutuldukları sanal mecrada sömürülmelerinin de sosyal medya zeminindeki karşılığı aşikârdı: sosyal medya siteleri bizlerden para istemiyor oldukları halde dünyanın en büyük kârlarını elde ediyorlardı. Sanal çağın, dijital düzenin “aforizması” ortaya çıkmıştı:

“Eğer ürün için bir ödeme yapmıyorsan, o zaman üzerinden kâr edilen ürün bizzat sensin demektir.”

* * *

facebookFacebook bizim Matrix’imiz. Öylesine renkli, canlı, hareketli bir sanal gerçeklik ki bu, ondan mahrum geçirdiğimiz saatlerde kendimizi -bu filme de ilham veren- Jean Baudrillard’ın deyimiyle “gerçekliğin çölünde” hissediyoruz.

Gelişen teknolojinin insanların ceplerine yerleştirdiği, bir zamanların casusuluk filmlerinde bile fantezi sayılan dijital kameralar, dünyamızda yaşanan kanlı savaşların en acı enstantanelerini sosyal medya vasıtasıyla evlerimizin içine kadar taşıyor. Şiddetin pornografisi en muhafazakâr hayatları bile ucundan köşesinden işgal emeye başlıyor. Yanmış bedenler, kopmuş vücut parçaları, hatta kafa kesme videoları, zihnimizle “sörf yaparken” sağımızda solumuzda “görüverdiğimiz” alelâde manzaralara dönüşüyor.

Normal hayatta asla sosyalleşemeyeceğimiz, fiziken bir arada bulunmayacağımız gerçek insanların sanal âlemdeki versiyonlarıyla zihnen bir araya gelip, kâh dost kâh düşman oluyoruz.

İsimlerimizin başına T.C. yazarak, siyasilerin birbirleriyle çelişen sözlerinin yanyana koyup yayınlayarak, ya da profil resmimizi değiştirerek büyük bir siyasi mücadelenin bayraktarlığını yaptığımıza inandırıyoruz kendimizi.

Meşhur bir simânın yanına yazılmış uydurma lafları beğenip paylaşarak kültüre/irfana kendi “naçizâne” katkımızı yaptığımızı, sanal dünyadaki arkadaşlarımıza derin mesajlar verdiğimizi düşünüp mutlu oluyoruz.

Tamamen uydurma bir metni kopyalayıp çoğaltarak hukukî bir görevi yerine getirdiğimize, sırf bunu yaptığımız için “sanal topraklarda” yaptıklarımızdan gerçek hayatta kanunen sorumlu tutulmayacağımıza inanıyoruz.

Bir tekerlekli sandalye yahut ameliyat masasında yatan bir çocuk resminin yanına yazılmış sözlerin doğruluğuna hiç şüphesiz inanıp o mesajı paylaşarak bir çocuğa tekerlekli sandalye kazandırdığımızı sanıyoruz.

“Peygamber efendimizin ayak izini kaç kişi beğenir” ya da “kahraman komandomuzun resmini paylaş hainler çatlasın” türünden kâh aptalca, kâh artniyetli provakasyonların gönüllü yayıcıları oluyoruz.

Suriye’de çekilmiş bir savaş fotoğrafını Şırnak’a aitmiş gibi, aslında hiç varolmamış, dijital olarak üretilmiş bir savaş aracı fotoğrafını ülkemizin ürettiği gizli bir silahmış gibi paylaşıyoruz.

Jean Baudrillard’ın “bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin, modeller aracılığıyla türetilmesi” şeklinde tanımladığı “hipergerçek” yani simülasyon tam da bu.

Ve biz sosyal medya sakinleri olarak -tıpkı Matrix sakinleri gibi- bir hipergerçeklikte yaşıyoruz.

* * *

TwitterSanal dünya her geçen gün genişliyor ve gerçek dünyadan mütemadiyen göç alıyor. Gerçek dünyadan neredeyse tamamen elini ayağını çekip sosyal medyada yaşamaya başlayan insan sayısı azımsanamayacak kadar artmış vaziyette. Sosyal medya denilen yeni mecraya neredeyse o mecrayı icad edenlerle eş zamanlı olarak taşındık denilebilir. 2015 yılında ülkemiz nüfusunun neredeyse yarısının Facebook kullanıcısı olduğu açıklandı. Daha 2011 yılında Twitter’da en çok kullanıcısı olan beşinci ülke olmuştuk bile.

Bu yeni mecraların, bu acayip sanal toprakların yeni bir dili, yeni kuralları, yeni problemleri var. Asırlardır süren inkırazın çocukları olarak nasıl sanayi devriminin getirdiği yeniliklere intibak sıkıntısı yaşadıysak, dijital devrim karşısında da elimiz ayağımız birbirine dolaşıyor.

Yaşadığımız süreç pasif ama yoğun bir maruz kalma şeklinde tezahür ediyor. Üretemediğimiz, doğru düzgün katkı sağlayamadığımız ama öte yandan uzak da kalamadığımız teknolojiye çoğunlukla sadece “maruz” kalıyoruz. Böyle olunca da, tam kavrayamadığımız, elimize bir haritasını geçiremediğimiz dijital sularda avare avare dolaşmaktan, itilip kakılmaktan kurtulamıyoruz. Bunun yanında kuralları henüz teşekkül eden sanal dünyada “haydutluk” yapmaktan da geri duramıyoruz. Sosyal medya uzmanı denildiğinde Facebook için sahte “like”, Twitter için sahte “bot” hesapları satan kimselerin akla geldiği başka ülke var mıdır bilmiyorum.

Sosyal medyayı çok hızlı haber alınacak, tepki geliştirilecek yahut geniş kitlelerin yönelişlerini anlamak üzere analiz edilecek yeni bir sanal hayat sahası gibi değil, manipüle edilecek, karıştırılacak, istismar edilecek bir mecra gibi anlıyoruz.

Big DataTeknoloji üreticilerinin sosyal medyada üretilen devasa veriyi analiz edebilmek için boğuştukları “big data” konseptiyle henüz dedikodu seviyesinde alâkadar oluyoruz.

Yeni sanal topraklara diğer ülkelerin insanları gibi yerleşemiyoruz. Sanal dünyanın illegal, işsiz, niteliksiz ve yaramaz göçmenleriyiz sanki. Halbuki bu yeni dünyada şerefimizle, haysiyetimizle, özgül ağırlığımızla var olmak gibi bir derdimiz olmalıydı.

Zararın neresinden dönülse kârdır diyerek derhâl işe koyulmamız gerekiyor. Bu alemde “zaman”, bildiğimiz tüm konvansiyonel topraklardakinden daha hızlı akıyor. Sanal alemde hukukumuzu oluşturmak ve işletmek atılacak adımlardan ilki sayılmalı. Tüketici pozisyonundan kendimizi çıkartamadığımız müddetçe bu “Matrix’e” enerji sağlayan bir bataryadan öte fonksiyonumuz olamayacağı ortada. Bu şekilde “büyük biraderin” tarassuttundan âzâde olamayacağımız da aşikâr. Bu noktadan hareketle kendi “milli” alternatif sosyal medyalarımızı oluşturmak için stratejiler üretmek mecburiyetindeyiz.

Dijital dünyada iletişim etiğimizi oluşturmak hatta bu konunun dinî vechesini dahî ihmal etmemek de diğer mühim bir husus. Belki de daha hiç gecikmeden bir “internet ilmihali” üretmemiz lazım. Ferdlerin ahlaki terbiyesi için sanal irfan merkezleri, “dijital seyr-i sülûklar” tasarlamamız lazım. Sahih kaynaklara -ikinci üçüncü elden değil- doğrudan erişim imkânı ile mücehhez, yeni toprakların dilinden ve usullerinden haberdar “internet vaizleri” yetiştirmemiz lazım.

Sanal topraklar zihinlerin birbiriyle doğrudan etkileşime geçtiği bir zemin. O yüzden toplumların asırlara yayılan zihinsel ve duygusal değişimleri artık çok daha kısa süreler içerisinde yaşanabilir hale geliyor. Tarihin görmediği hızda dönüşümlere kapı açan bu vaziyet aynı anda hem büyük bir tehdit oluşturuyor hem müthiş bir fırsat sunuyor. Eğer bu fırsatı kullanabilirsek belki kaçırdığımızı sandığımız trenleri yeniden yakalama imkânını bulabiliriz.

Atalar “insan düştüğü yerden ayağa kalkar” demişler ama idrak ettiğimiz bu “acayip zamanlarda” belki işler biraz değişmiş olabilir. Belki gerçek hayatta düştüğümüz yerden bu sefer sanal topraklarda ayağa kalkabiliriz. Kim bilir!


Bu yazı Hece Dergisi’nin “DİJİTAL/SAYISAL KÜLTÜR ÖZEL SAYISI’nda yayınlanmıştır.

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

2013 tarihli Güney Kore yapımı Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz.

NamgoongMinsoo

Devrimci gruba vagonlar arasındaki kapıları açarak “ilerlemeyi” sağlama görevini üstlenen Koreli mühendis “Namgoong Minsoo” filmin önemli karakterlerinden biri. Bu “trenin” yapımında rol alan ama nihayet trende üretilen ve aslında bir yan sanayi ürünü olan Kronol isimli uyuşturucunun müptelası haline gelmiş bir mühendisten bahsediyoruz. Bugün Güney Kore, Hyundai, KIA, LG, Samsung, SsangYong gibi dev teknoloji şirketleri ile batı menşeili kapitalizm treninin en önemli “mühendislerinden” biri hakikaten. Kronol tıpkı diğer birçok uyuşturucu gibi halüsünasyonlara sebep oluyor. Halüsünasyonlar, fiziken dışına çıkmanın mümkün olmadığı trenden zihinsel bir kaçış sağlıyor. Bu kaçış teması öylesine güçlü ki, Namgoong Minsoo’nun son sigaralarını yakmak için kullandığı kibritin üstünde “Fiji” yazıyor. Hani meşhur Truman Show filminde Truman’ın içinde yaşadığı hapishaneden kaçıp kurtulmak için kendine hedef seçtiği Fiii!

Truman-Flight-Fiji

Cemil Meriç, “Bu Ülke” isimli meşhur eserinde Yahya Kemal Beyatlı’nın meşhur “Mehlika Sultan” şiirindeki gençleri batı hayranı Genç Osmanlılara benzetir, Mehlika Sultan’ı da batıya:

Birer çocuktu Genç Osmanlılar… yaramaz, serkeş. Mefhumlar ve müesseselerle oynuyorlardı. Mehlika Sultan’a âşık yedi gençtiler. Meçhulü arıyorlardı, meçhul ve mutlakı. Sonunda hepsi uslandı. Kanatları yorgun, kalpleri yaralı yurda döndüler. Gurbet kocatmıştı genç şahinleri… gurbet ve tecrübeler…

CemilMeriç

Ben de Namgoong Minsoo karakterini, yani batıya hayran, batının ürettikleriyle sarhoş Kore’li mühendisi Mehlika Sultan’a âşık gençlerin en küçüğüne benzettim. Şiiri de kısmen hatırlatalım:

YahyaKemal
Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Gece şehrin kapısından çıktı:

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Kara sevdalı birer âşıktı.

Bir hayâlet gibi dünya güzeli

Girdiğinden beri rü’yâlarına;

Hepsi meshûr, o muammâ güzeli

Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

../..

Mehlika’nın kara sevdalıları

Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya,

Mehlika’nın kara sevdalıları

Baktılar korkulu gözlerle suya.

Gördüler: ”Aynada bir gizli cihân..

Ufku çepçevre ölüm servileri…”

Sandılar doğdu içinden bir ân

O, uzun gözlü, uzun saçlı peri.

Bu hâzin yolcuların en küçüğü

Bir zaman baktı o viran kuyuya.

Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü

Parmağından sıyırıp attı suya.

Su çekilmiş gibi rü’yâ oldu!..

Erdiler yolculuğun son demine;

Bir hayâl âlemi peydâ oldu

Göçtüler hep o hayâl âlemine.

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Seneler geçti, henüz gelmediler;

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Oradan gelmeyecekmiş dediler!..

Namgoong Minsoo de nişan atar gibi attığı yüzükle kuyudaki halüsinasyonu bozan, yani anlamsız hayranlığından kurtulunca hanyayı konyayı anlayan batı aşığı bir doğulu mühendis. Bir şekilde ortaya çıkmasında rol sahibi olduğu trenin, yani düzenin, adaletsizliğine karşı önce çaresizlik hisleri içinde kendini uyuşturan, sonra fırsat bulduğunda mücadeleye başlayan bir karakter.

Namgoong Minsoo filmin sonunda hem kahramanımıza hem kendi kızına gerçek çıkış yolunu, yani pencerenin dışını gösterecek karakter oluyor.

Filmle ilgili notlarımızı paylaşmaya devam edeceğiz.

Twitter:@salihcenap

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Dünyada yaşayan son canlıları taşıyan devasa bir tren. Dışarıda hava o kadar soğuk ki hiçbir canlının yaşamasına imkân olmadığı söyleniyor. Gündüz yok. Gece yok. Sadece kar ve buz var. Zaman yerini mekâna terk etmiş. Sabit bir hızla, hiç durmaksızın dünyanın çevresini turlayan trenin tam bir yılda tamamladığı turda geçtiği yerlere göre zaman ölçülüyor.

Trenin yolcuları iktisadi sınıflarına göre yerleştirilmişler. İdareci sınıf en önde, lokomotifte seyahat ediyor. Zenginler hemen lokomotifi takip eden modellerde gayet lüks şartlarda bir yolculuk sürdürüyorlar. Sonra orta sınıflar geliyor. Trende ön vagonlara hizmet sağlayan sınıfların vagonları takip ediyor. Nihayet fakirlerin vagonları katarın kuyruğunda yer alıyor. Açlığın, sefaletin, kirin pasın hüküm sürdüğü ışıksız bir hayatın yaşandığı balık istifi yoksulluk vagonları…

Bu distopik kurgu, il olarak Jacques Lob ve Jean-Marc Rochette isimli iki sanatçının 1982 yılında yayınladıkları “Le Transperceneige” isimli bir çizgi romanda hayat bulmuş. Hikâyeyi dünya çapında tanınır hale getiren ise 2013’te Güney Kore’li yönetmen Bong Joon Ho’nun çektiği Snowpiercer isimli filmi olmuş.

Filmde ihtiyar bir akıl hocasının yönlendirmesiyle ön vagonlara karşı bir yürüyüş, başka bir deyişle devrim başlatan kuyruktaki fakir vagon insanlarının hikâyesi anlatılıyor.

Devrim çok kanlı bir şekilde de olsa başarıya ulaştığında kahramanımız bütün yaşadıklarının bir senaryo olduğunu ve mevcut sistemin hayatiyetini sürdürmesi için kurgulanmış bir hikâyenin figüranı değilse bile oyuncusu olduğunu farkediyor.

Bong Joon Ho, filminde seyirciye pek kolay anlaşılır, pek aşikâr bir analoji sunuyor.

Aslında Matrix ve The Road gibi filmlerden, Animatrix serisindeki İkinci Rönesans bölümünden, “tabiata insanlarca yapılan müdahalenin getirdiği felaket” temasına oldukça aşinayız.

Fakat filmde anlatılan iki felaket var.

Güya küresel ısınmayı durduracağız diye göğe yaydıkları gazlarla dünyayı felakete sürükleyip hemen hemen tüm canlıların neslini tüketen insanoğlu, kalan bir avuç insanın varlığını devam ettirmek için olmasını kaçınılmaz gibi gösterdiği bir sosyal düzen kurmuştur.

İşte ikinci felaket budur.

Tabiatı ıslah edeceğim derken altüst eden insan, sosyal düzeni en güzel şekilde tasarlayacağım diye yola çıkıp zalimane ve ahlaksız bir düzen kurmuştur ki bunlar insanın aklına Bakara suresinin 11 ve 12. Ayetlerini getirir:

Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.

Bu “kötü” düzenin mütemadiyen yeniden üretilmesi gerekir.

Filmde trenin hayatı, dünyayı, ülkeleri sembolize ettiğini görmek zor değil. Trendeki minyatür dünyada kurulan iktisadi-beşeri sistemin da cari kapitalist sisteme işaret ettiği açık.

Son vagonlarda kendilerine yer bulan “fakirlerin” zihinlerini şekillendiren bir fikir var: “Lokomotifi kontrol edersek dünyayı kontrol ederiz. Dünyayı kontrol edersek kendimizi bu açlıktan, fakirlikten kurtarabiliriz.”

Gerçek dünyada bu “idealin” iki versiyonu var. Bunlardan birincisi çok çalışarak, çok gayret ederek, hem iktisadi hem teknolojik hem de beşeri sahalar da teker teker sınıf (yahut vagon) atlayarak “lokomotife” ulaşma fikri.

Filmde bu naif “ham hayalin” önüne kalın bir çizgi çekilmiş. Böyle bir yol olduğuna dair illüzyona bile gerek görülmemiş. Geriye o ideali gerçekleştirmenin sadece kanlı versiyonu kalıyor: Şiddet, kan, terör yoluyla lokomotifi ele geçirmek.

Peki, bu kanlı alternatifi adeta empoze eden idareciler neden bu riski alıyorlar?

Hiçbir işlerine yaramayan, üstelik bir de kendileri için tehlike arz eden “fakirleri” taşımaya ve beslemeye neden devam ediyorlar?

Filmde bu soruya verilen cevapları incelemeye devam edeceğiz.

Twitter: @salihcenap

Yıldız Savaşlarının Şaşkın Figüranları

George Lucas’ın yetmişli yılların sonunda filmini çekmeye başladığı bilim kurgu hikâyesi “Yıldız Savaşları”nı bilirsiniz. Dünya çapında çok büyük ilgi gören bu filmin senaryosu, seti, müzikleri, oyuncuları, hatta robotları bile fenomen haline gelmiştir.

sw_mci_obi-wan-kenobiBu film serisi, başarısını muhteşem özel efektlerine, yıllar içinde akıllara kazınan müziğine, bitmez tükenmek bilmez karakter çeşitliliğine olduğundan daha çok senaryosuna borçludur.

Klasik iyiler ile kötüler savaşı ekseni üzerine kurulmuş filmde, Jedi (jeday diye okunuyor) şövalyeleri çok ilgi çekicidirler. Jedi şövalyeleri çok üstün kabiliyetleri ile her türlü savaşın belirleyici unsuru olmakla kalmaz, bir tür irfanın da temsilciliğini yaparlar. Bütün uzayı saran tek bir kuvvet alanı filmde “güç” diye isimlendirilir. Güç, hem kötü hem iyi Jedi şövalyelerinin beslendiği kaynaktır. Bazıları gücün karanlık-şer tarafında, bazıları aydınlık-hayır tarafında yer alırlar. Bir Jedi şövalyesinin gerçek rakibi ancak başka bir Jedi şövalyesi olabilir. Diğer insanlar ve yaratıklar “gücü” anlamak ve kullanmak noktasında bir fikir sahibi olmadıklarından kuru kalabalık sayılırlar.

Obi-Wan-Kenobi_6d775533Filmin ilk bölümlerini seyrettiğim yıllarda, gücün aydınlık tarafında kalan son Jedi şövalyesi, ihtiyar Obi Van Kenobi’yi körpe zihnimle ne kadar sevmiştim. Beyaz sakalı, bol beyaz cüppesi, kuşağı ve kuşağından asılı duran kılıcıyla görünüşünü “Çağrı” filminde heyecanla seyerttiğim sahabelerin görünüşlerine benzetmiştim.

Karanlığın bütün kâinatı kaplar gibi olduğu bir anda ihtiyar Obi Van kendine bir talebe bulup yetiştirmeye başlamıştı. İşin garibi, gücün karanlık tarafında da sadece bir karanlık Jedi kalmıştı. Yani büyük kitleleri karanlığa sevk edenler de onların karşısında durmaya çalışanlar da sayıca fazla değillerdi. Sayıca eksiklikleri, üstün nitelikleri kapatıyordu.

Sıradan insanlar ve uzaylı yaratıklar “gücü” anlamaktan da dönen kavganın mahiyetini kavramaktan da fersah fersah uzaktaydılar. Bir tür dolgu maddesiydiler sanki.

ObiWanHS-SWEŞimdi düşünüyorum da bugünkü halimizi izah için bu mazmun kullanılabilir. Alan, satan, kavga veren, yükselen, düşen, oynayan, eğlenen, kızan, hesap yapan, tuzak kuran, tuzağa düşen, aldatan, aldatılan insanlar olarak aslında kartondan bir hayatın içinde oyalandığımızı fark edemiyoruz. Daha kötüsü, ömür sermayesini hayatın mahiyetini kavramak için çalışarak tüketen büyük adamları, sayılı nefeslerini kendilerini neredeyse cinnetin eşiğine taşıyan bir tecessüsle peşine düştükleri arayışlarda harcayan ârifleri anlayamıyoruz. Kendimize o kadar güveniyoruz ki, bırakın bir üstad aramayı, ariflerin asırlar ötesinden yankılanan seslerine kulak vermeyi bile lüzumsuz görüyoruz.

Yıldız savaşları filminin kuru kalabalığı, isimsiz figüranlarıyız.

Üstelik kendi halimizden öylesine habersiziz ki, iletişim imkânlarının gelişmesiyle artık hepimiz kendi başımıza bir “ârif” müsveddesi, plastik bir “Jedi” olma yolunda ilerliyoruz…

Tekerlek her ferdin şahsında yeniden keşfolunuyor. Bütün bir kavramlar dünyasını kendimize göre yeniden inşa ettiğimizi düşünüyoruz ve yanılıyoruz. Böylesine büyük bir inşanın altından kalkmamız mümkün olmadığından bize fark ettirmeden sunulan kavramlara razı oluyoruz. Bu süreçte o çok güvendiğimiz aklımızı, muhakememizi hiç devreye sokmuyoruz bile. Bize “lego setleri” misali sunulan kavramlar dünyası alternatifleri arasındaki seçimimizi çocukça hislerimize bırakıveriyoruz.

George Lucas’ın kurgusunda, hayır tarafında da şer tarafında da olsa, gücün tek kaynağı önünde saygıyla eğilen Jedi’lar var. Bizim “gerçek” dünyamızda ise vaziyet biraz farklı. Şer tarafında faaliyet gösteren efendiler kendilerini iyice tanrı yerine koyuyorlar. Belki de gerçek rakiplerini tamamen tasfiye ettiklerini düşündüklerinden, dünya üzerinde gönüllerince at oynatıyorlar. Her geçen gün dünyayı biraz daha kendi karanlıklarına çekiyorlar.

sw_cutout_obi-wanPeki, biz “sıradan” insanlar ne yapabiliriz bu sürükleniş karşısında?

Belki aramızdan kabiliyetli olanlar, talebe Luke Skywalker misali, gücün iyi tarafında kalabilmiş bir Jedi ustasından ders almalı. Bu tür arayışa girenler için üstadın hayatta olmasının önemi olmayacaktır. Filmde hologramlar olarak görünen ölmüş üstadlar, gerçek hayatta bizi kitap sayfaları arasında beklemektedirler.

Bu kadar büyük iddiası olmayanlar ise en azından şu paket ideolojilerden yakalarını kurtarmaya çalışabilirler. Birilerinin milyon kez tekrarlanmış klişelerini çöpe atarak işe başlayabiliriz. Belki de cesur olanlar “bugüne kadar tekrarladıklarım arasında yanlışlar olabilir mi” sorusunu sormalılar kendilerine. Acaba dünyaya bakayım diye bana sunulan daracık pencere aslında görüşümü sınırlıyor olabilir mi diye merak etmeliler. Cemil Meriç’in kendine has üslubuyla ifade ettiği gibi “ideolojiler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir”. Bu deli gömleklerini yırtıp atmak elimizdedir. Gereken biraz cesaret, biraz delikanlılık, biraz tecessüs, belki biraz da isyandır…

Twitter: @salihcenap

Sadakatten Ehliyete

memurlarGördüğümüz kadarıyla artık ideolojik rejim kavgalarının bittiği yahut hayli azaldığı bir dönemdeyiz. Bundan sonra halkın teveccühü ister istemez kendisi için “sıkı çarpışanlardan”, kendisi için “sıkı çalışanlara”, nitelikli, kalıcı çözümler vadedip gerçekleştirebilenlere doğru dönecek.

Bunun farkında olan akıllı devlet adamlarının fellik fellik nitelikli çalışma arkadaşları arayacağı bir döneme giriyoruz. Bu arayışta bir paradigma değişikliği şart görünüyor. Bugüne kadar aranan en öncelikli nitelik olan “sadakatin” artık yerini “ehliyete” bırakması gerekiyor.

Peki, ehliyeti nasıl tespit edeceğiz?

Ehliyetli kişiler arayan yöneticiler diplomaları, akademik kariyeri, bitirilen okulları rasyonel bir ölçü olarak görüyorlar. Ancak herkes biliyor ki üniversite diplomaları, hatta master – doktora tezleri, adayların en fazla uyumlulukları ve çalışkan bir talebe olmalarıyla ilgili fikir verebilir.

Mesela en iyi üniversitemizin en yüksek puanlı bölümünden mezun olmuş olması, bir kişinin akranlarına göre daha zeki, çalışkan ve başarılı olduğunu gösterebilir ama “işe” ehliyetli olduğunu garanti etmez. Zira kabiliyetleri hayatın gerçekliğinde sınanmamıştır henüz.

Akademide çok başarılı olmuş koskoca profesörlerin getirildikleri farklı mevkilerde çok fena çuvallaması da bundandır. Zihin yapısı uzun yıllar boyunca akademik kariyere göre şekillenmiş insanlardan beklenen becerilerin o zamana kadar geliştirdikleri becerilerle yakından uzaktan alakası yoktur.

Ayrıca devlet yöneticilerin bu “zaafını” keşfeden genç memur adaylarının bu zaafı istismar ettikleri gerçeğinden de sarfınazar edemeyiz. Sırf misafirleri etkilemek için kitaplığa dizilmiş, içinde sayfaları olmayan parlak ciltler misali özgeçmişlerde yerini bulan yüksek lisans ve doktora bilgilerini nasıl bir ölçü sayabiliriz? Akademik referansların sadece puan toplamak için var olduğu, sözüm ona hakikat bilgimizi daha da derinleştirme iddiasındaki tezlerin niteliğini, onları mecburen okuyan birkaç hoca dışında kimselerin bilmediği bir dünyadan bahsediyoruz. Bizzat kendisi ıslaha muhtaç bir dünyadan…

Ehliyetin ölçüsü olarak görülen bir başka husus da ilgilenilen kişilerin çalıştıkları firmalardaki pozisyonları ve aldıkları maaşlar oluyor. Eğer bir genç, kısa zamanda önemli bir pozisyona geldiyse ve iyi bir maaş alıyorsa bu onun ehliyetine delil sayılıyor. Ama işin doğrusu bu da ehliyetli insan arayışında tek başına doğru bir kıstas değil.

Neden mi? Daha önce de dile getirmeye çalıştığım bir acı gerçek yüzünden:

Ülkemizde üniversite sınavında büyük başarı kazanarak iyi üniversitelerin iyi bölümlerinde okuyan mühendisler neredeyse mezun bile olmadan, gayet parlak maaşlarla uluslararası şirketlerde iş bulurlar. Bu şirketler gerçekten nitelikli, iş yapacak olanları seçer ve yurt dışındaki merkezlerinde istihdam eder. Ülkemizde kalanlar ise mühendis olarak değil “satışçı” olarak istihdam edilirler. Uluslararası şirketin geniş ürün yelpazesindeki herşeyi öğrenip bu ürünleri satmak için özellikle kamu kurumlarını kapı kapı dolaşan bu mühendisleri ilaç mümessillerine benzetebiliriz. Sattıkları ilacın farmakolojisinden yan etkilerine kadar pek çok konuda geniş bilgi sahibi olabilirler ama o ilacı “yapamazlar”. Neticede onlar artık “üretici” değil “satıcıdırlar”.

Bu vaziyetin farkında olmayan devlet adamları için filanca büyük uluslararası şirketin Türkiye müdürü, çok parlak bir istihdam hedefi olabilir. Zira o iyi bir üniversiteden mezun olmuştur, iyi bir firmada, iyi bir pozisyonda, iyi bir maaşla çalışmaktadır. Aslında bu mükemmel aday, mezun olduktan sonra mühendislik yapmadığı için bildiklerini unutmuş, sadece satışa yoğunlaşmış, ağzı iyi laf yapan ama ne bir mühendislik grubunu idare etmeyi, ne de bir ürün geliştirmeyi bilen bir kimsedir.

Böyle bir kimseyi mesela ülkemizin siber güvenliğinden sorumlu bir pozisyona getirdiğinizde hemen tüm kamu kurumlarının yöneticilerini tanıyan ama asıl işi omuzlayacak gerçek mühendisleri tanımayan, hayatı boyunca tek bir firmanın ürününü pazarladığı için başka ürünlerden ve teknolojilerden doğru dürüst haberi olmayan birisini çok kritik bir pozisyona yerleştirmiş olursunuz.

Peki, çare nedir?

Çare, işin mahsülünü satan, işi öğreten, yöneten hatta denetleyenleri değil doğrudan ve bizzat “yapanları” aday listesinin başına koymak ve onları iyi bildikleri işi yapabilmeleri için gereken alanı onlara sağlamaktır.

Mesela, küçük de olsa yerli bir ağ güvenliği firmasını kuran, çok küçük cirolarla da olsa gerçek piyasada yaptığı işlerle ayakta tutan genç bir girişimci çok iyi bir aday olabilir. Ya da mesela yerli otomobil projesinin başına, oto sanayiinde elleri hala arada sırada yağa bulanan bir küçük patron, yabancı otomobilleri ithal edip ülkemizde satarak çok zengin olmuş bir işadamından çok daha iyi yakışır.

Doğru kişileri arayıp bulmanın kendisi başlı başına bir iştir ve bu alanda da faaliyet gösterecek güvenilir yeni kurumlara yahut bu maksatla kurulmuş kurumların derhal ıslahına ihtiyaç vardır.

Twitter: @salihcenap

Internet Denilen Karanlık Sular

İnternet son yirmi senede insanoğlunun binlerce yıllık yeryüzü macerasının şeklini baştan aşağı değiştirdi. Bu tesir ne sanayi inkılabının, ne atom bombasının, ne televizyonun tesiriyle mukayese edilebilir. Meşhur IBM şirketinin son verilerine göre 2014 senesinde, Allah’ın her günü 2,5 kentilyon baytlık yahut bilgisayar terimiyle söylersek 2,5 eksabaytlık veri üretildi. Kentilyon kelimesi bugünlerde okullarda öğretiliyor mu bilmiyorum. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa bize en çok on beş sıfırlı “katrilyon” öğretilmişti.  Kentilyon bin tane katrilyon demek. Bir baytı kabaca bir harf gibi düşünürsek bu, Şekspir’in ömrü boyunca yazdığı 43 eserindeki harf sayısının yaklaşık 500 milyar katı harfe tekabül eden verinin 2014 yılının sadece bir gününde üretildiği anlamına geliyor. Yine IBM firmasının rakamlarına göre bugün dünyada mevcut toplam verinin yüzde doksanı son iki yılda üretildi.

DataNeverSleeps_2.0_v2

2014 senesinde dünyadaki internet kullanıcı sayısı iki buçuk milyara yaklaştı. Google’da bir arama yaptığınızda sizinle aynı dakika içinde aynı sayfaya bakan ve arama yapan 4 milyon insan var.  Her 60 saniye içinde 2,4 milyon insan facebook’ta bir şey paylaşıyor, 204 milyon email gönderiliyor.

1994 senesinde Türkiye’nin en profesyonel radyolarından birinde çalışıyordum. Radyomuzun arşivini teşkil eden binlerce kaset, CD, bant, plak ve DAT (Digital Audio Tape) içerisinde kendimizi çok şanslı sayıyorduk. Bir kütüphaneyi andırırcasına, duvarlar boyunca dolaşan ve yerden tavana uzanan raflara itinayla dizilmiş, etiketlendirilmiş kasetlerin görüntüsü dün gibi aklımda. Şimdi tüm o devasa arşivin tamamı serçe parmağımızdan küçük, 15-20 gram ağırlığında bir flash disk içine sığdırılabiliyor. Bir istek parçası için arşive koşup, ilgili kaseti bulup, istenen parçanın başına kadar ileri sardığımız günlerden parça isminin birkaç harfini tuşladığımızda dinlemeye başladığımız günlere geldik.

Bugün “bulut” ismi verilen teknolojiler sayesinde o küçücük flash disklere bile ihtiyaç kalmadı. Sağlam bir internet bağlantınız ve güçlü bir medya arşivi sağlayıcınız varsa, milyonlarca esere birkaç saniye içinde erişmek için tek ihtiyacınız sıradan, ucuz bir bilgisayar.

Ama tabi veriye böyle kolay ve hızlı ulaşabiliyor olmanız, otomatik olarak daha iyi bir radyocu olacağınız anlamına gelmiyor. Hâlâ yayınınıza damga vuracak, onun kalitesini belirleyecek seçimleri sizin yapmanız gerekiyor. Elinizin altında duran milyonlarca alternatif parça, ne çalacağınızı bilmediğiniz müddetçe pek bir fayda sağlamıyor.

Montaigne’in dediği gibi “hedefi belli olmayan bir gemiye hiçbir rüzgâr yardım edemez”. Ne yönden ve ne kadar şiddetle eserse essin…

Bilgi tarih boyunca neredeyse her zaman güç anlamına gelmiştir. Bugünün “güçlüleri” bu dev verilerle adeta güreşiyorlar. Ne olup bittiğini anlamak, yarın çıkacak fırtınalardan önceden haberdar olmak adına adeta tüm kelebeklerin kanat çırpışını dinliyorlar. Bu maksatla süper bilgisayarlarda çalışan akıl almaz algoritmalar, analiz yazılımları geliştiriyorlar.

Maalesef muktedirlerin veri ile ilişkisi sadece dinlemek, anlamak istikametinde değil. O verileri, belki anlamaktan da çok “manipüle etmek” istiyorlar. Çünkü “veriler”, kendileriyle henüz yeni haşır neşir olmaya başlayan ama onları süzemeyen geniş kitlelerin kolayca yönlendirilmesinde çok işe yarıyor.

Çocuklarımızın büyüdüğü dünya bizim büyüdüğümüz dünyaya hiç benzemiyor.

Bir zamanlar sadece toplumun bazı şanslı tabakalarının erişebildiği kıymetli bilgiler şimdilerde neredeyse zengin fakir herkesin evinin içine kadar servis edilir hale geldi. Bilgi ne pahalı ne ulaşılmaz artık. Şimdiki problem bilgiye ulaşmak değil, ne aradığını bilmek, bilgide boğulmamayı başarmak, doğru ve sağlam bilginin hangisi olduğunu tayin edebilmek ve ulaşılan çeşitli bilgileri sentezleyebilecek bir zihin yapısına sahip olabilmek.

Bırakın çocuklarımızı, yetişkinlerimizin bile kahir ekseriyeti bu melekelere sahip değil.

İnsanlar yavaş yavaş gerçek dünyadan sanal dünyaya taşınıyorlar. Artık çok kimsenin biri gerçek, biri sanal dünyada olmak üzere iki hayatı var. Gün geçtikçe sanal dünyada geçirilen vakit artıyor. Çünkü sanal dünya gerçek dünyadan daha eğlenceli. Her şey sanal dünyada daha kolay: bilgiye ulaşmak, haber almak, arkadaş edinmek, bir gruba katılmak ya da ayrılmak, araştırma yapmak, oyun oynamak, iletişim kurmak ve istenilen anda iletişimi kesebilmek gibi.

Aslında denizi yeni keşfeden birinin bir sandala atlayıp açılması ne kadar tehlikeliyse sanal âlemi yeni keşfeden birinin kendini sanal âleme böylesine kaptırması da o kadar tehlikeli. Bu âlemde “sörf yaparken” odasındaki sıcak koltuğunda oturuyor olmak, insanların zihinlerinin güvende olduğu anlamına gelmiyor.

Bir misal verelim. Facebook kullanıcıları mutlaka görmüştür. Sıkça paylaşılan şöyle bir metin var:

1 Ocak 2015 den itibaren sözleşme şartlarını değiştireceğini ilan eden Facebook’un yeni kullanım koşullarına cevaben, tarafıma ait her tür kişisel bilgi, görsel, karikatür, resim, fotoğraf ve videonun telif hakkının (Berner Konvansiyonu uyarınca) bana ait olduğunu beyan ederim. Bunların ticari kullanımı için daima benim onayım gerekli olacaktır!

Mevcut tebliğ uyarınca bunların ifşası, kopyalanması, dağıtılması, yayımı ya da bu profil ve/veya içeriği temel alınarak aleyhime diğer herhangi bir faaliyette bulunulmasının kesinlikle yasak olduğunu Facebook’a bildiririm. Bahse konu yasaklar, Facebook’un yönlendirmesi ya da kontrolü altında çalışan personel, öğrenciler, temsilciler ve/veya diğer her tür çalışan için de geçerli olacaktır. İşbu profil içeriği özel ve gizli bilgi niteliğinde olup, gizliliğimin ihlali yasalar kapsamında cezai işlem gerektiren bir durumdur (UCC 1 1-308-308 1-103 ve Roma Yönetmeliği

Üniversite mezunu, meslek sahibi, akıllı başlı birçok dostumuzun bu uydurma metni kopyalayarak kendilerini gerçekten sağlama alacaklarına inandıklarını müşahede ediyoruz. Ama kınanacak, ayıplanacak bir şey değil bu. Kimse onlara internette neye güvenip neye güvenmeyecekleri konusunda bilgi vermedi. Bakmayın ışıltısına! Herkesin uydurma sallar üzerinde el yordamıyla yolunu bulmaya çalıştığı tehlikeli ve karanlık bir okyanus gibi İnternet. İnsanımızın bu tehlikeli ummanlarda boğulmaması için ne yapmalı diye kafa yormamız lazım.

Salih Cenap Baydar

Twitter: @salihcenap