Kamuda bilgi işlem felaketi – 3: Bilgi İşlem Yöneticiliği Meselesi

Kamuda bilgi işlem felaketi – 3: Bilgi İşlem Yöneticiliği Meselesi

bilgiişlemdairebaşkanıÜlkemizde “bilgi işlem yöneticiliği” sadece kamuda değil özel sektörde de tam oturmamış, çok ciddi meseleleri olan bir konudur.

Bizde, ister kamuda ister özel sektörde olsun, işini iyi yapan, kendisinden memnun olunan bir çalışanı elde tutmanın yolu onu terfi ettirmek ve idareci pozisyonuna getirmek gibi görülür. Böylece daha yüksek bir maaşa, kendisine ait bir odaya, bir masaya ve dolaba kavuşacak olan çalışan, taltif edilmiş olmaktadır. Çok yaygın uygulama alanı bulan bu yaklaşım, özellikle bilgi işlem gibi teknik alanlarda çalışanlar söz konusu olduğunda felakete yakın neticeler doğurmaktadır.

Her şeyden evvel parlak bir yazılımcıyı yahut sistemciyi idareci yaptığınızda parlak bir teknik adamınızı kaybetmiş olursunuz. Çünkü yeni pozisyonunda iş tanımı değişen çalışanınız artık eskiden başarıyla yaptığı işlerle doğrudan uğraşamayacaktır. Üstelik –kabul etmek gerekir ki- teknik adamlar genellikle sosyal ilişkiler kurmada zayıf, empati becerileri fazla gelişmemiş, bırakın başkalarını, kendilerini idare etmede bile zaman zaman sıkıntılar yaşayan kimselerdir! Bu yüzden başarılı bir teknik adamı terfi ettirdiğinizde kötü bir idareci kazanmış olmanız ihtimali hiç de düşük değildir.

Günlük mesaisinde kod yazan, test yapan, hata ayıklayan “zehir gibi” bir yazılımcıdan, yönetici koltuğuna oturtulduğu andan itibaren bütçe ve zaman planlaması yapması, ihale süreçlerini takip etmesi, bürokratik yazışmalar yapması, altında çalışanları motive edip onların idari problemlerini çözmesi, gelişmeleri üstündeki teknik olmayan yöneticilere anlayabilecekleri bir dile çevirerek izah etmesi beklenecektir.

Yönetim teorisinde “Peter prensibi” olarak bilinen kavram bu vaziyeti çok güzel izah eder:

Hiyerarşik bir organizasyonda, bir makama getirilecek kişinin, o makamda icra edeceği vazifeye uygunluğu değil de bir önce çalıştığı pozisyondaki başarısı ölçü alınırsa, her çalışan, ta ki başarısız olana dek terfi ettirilmiş olur ve nihayet işletmedeki her pozisyon, bulunduğu pozisyonda başarısız olduğu için artık terfi edemeyen kişilerle doldurulmuş olur. Böylece organizasyondaki her yönetici koltuğunda başarısız bir çalışanın oturması garanti edilmiş olur!

Aslında temel problem, maaşın hiyerarşide işgal edilen pozisyonla orantılı olması gerektiğine dair genel kabulde yatmaktadır. Bir memurun amirinden fazla gelir elde etmesi kültürümüzde “kabul edilemez” bir durumdur. Hâlbuki hiyerarşideki pozisyonla alınan maaşın orantılı olması gerektiği fikrini zihinlerimizden bir çıkartabilsek, işini çok iyi yapan bir çalışanı idareci yapmak yerine maaş artışıyla ve idarecilere tanınan bazı imkânlarla ödüllendirmenin daha verimli bir alternatif olduğunu görebiliriz. Bu şekilde teknik personel hem en sevdiği ve en iyi yaptığı işte, en verimli olduğu pozisyonda üretmeye devam etmiş hem de başka alanlarda yönetici koltuklarına oturmaya başlayan akranlarıyla aynı seviyede maddi kazanç sağlamış olacaktır.

Mikro Yöneticiler

Özel sektörde ve kamuda bilgi işlem yöneticiliği pozisyonlarını işgal edenler –torpille gelenleri bir tarafa koyarsak- genelde iyi programcı, iyi sistemci oldukları için terfi ettirilmiş çalışanlardır. Bu kişilerin idarecilik vasfı taşımamalarından kaynaklanan problemlerin yanı sıra, sıyrılmayı başaramadıkları teknik adam kimliklerinin sebep olduğu problemlerden de söz etmek gerekir. Bu problemlerden en önemlisi yönetim teorisinde “micro management” olarak kavramsallaştırılan, yöneticinin yapılan işi her türlü teferruatıyla takip etmesi, aşırı kontrol gayreti ve her aşamasında işe dâhil olma çabasıdır.

Kendisi başarılı bir yazılımcı olduğu halde artık kod geliştirme fırsatı bulamayan çiçeği burnunda müdür, çalışanlarının her yaptığına karışmaya, kararlarına müdahale etmeye, yaptıklarını beğenmemeye hatta zaman zaman oturup yapılanları baştan yapmaya kalkışır. Verdiği işin çalışanlarınca söylenenden çok daha az zamanda halledilebileceğine inanır ve bunu ispata çalışır. Bunları yapmak zaman istediğinden tüm ekibin mesai saatleri genişler, akşam ve hafta sonu mesaileri gündeme gelir. Çalışanlar arasında huzursuzluk gitgide artar. Planlanan proje takvimindeki hesaplar bozulmuş olur üstelik hem yapılan işin kalitesi hem yazılımcıların motivasyonları düşer.

Ya Dayıların Ya Geçen Yılların Yönetici Yaptığı Memurlar

Madalyonun öteki yüzündeki “torpille gelen” yahut bürokrasinin cilvesiyle, sadece kıdem aldıkları için kendilerini bilgi işlem birimlerinin başında buluvermiş idarecilerinin sebep oldukları sıkıntılardan bahsetmemek olmaz. Bu tür idareciler yapılan işin mahiyetinden pek az haberdar olduklarından çalışanları mümkün olduğunca sıkıştırmayı, zorlamayı iyi idarecilik sayarlar. Çok kısa süreler içerisinde çok fazla işin tamamlanması için çalışanlarına baskı yaparlar. İşi bilmediklerinden çalışanlarının verimli çalışıp çalışmadığından, kendilerini aldatmadığından bir türlü emin olamazlar. Genelde çalışanları arasından en güvenilir bulduklarını dinleyerek karar vermeye çalışırlar ki bu yaklaşım onları seçtikleri çalışanlarının kuklası haline getirir. Ellerindeki yegâne başarı kıstası, projenin çalışır haldeki nihai çıktısıdır. Bilişim projelerinde o nihai ürüne ulaşmak uzun ve detaylı bir süreç olduğu için ekiplerine yansıtmaktan çekinmedikleri sürekli bir tatminsizlik ve huzursuzluk hâli yaşarlar. Yaptıkları işi meslekleri olarak benimsemediklerinden başka bir birimin idareciliğine geçmek için mütemadiyen çaba gösterirler. İşi sahiplenmeyişleri, çalışanlarının getirdikleri problemleri kavrama ve çözme noktasındaki acziyetleri ekiplerinin performansına ciddi şekilde tesir eder.

Devlet Kesesinden Devri Âlem

Kamuda bilgi işlem yöneticiliği demek hem yurt içinde hem yurt dışında devlet kesesinden bol seyahat imkânına kavuşmak demektir. Birçok bilgi işlem dairesi başkanını, sanki o bitmek tükenmek bilmez “iş” gezilerinin, uluslararası fuar ziyaretlerinin, konferansların, teknoloji incelemelerinin yaptıkları işe bir katkısı varmış gibi seyahat ederken bulursunuz. Yapılan gezilere dair değerlendirme raporları, bilgi notları hazırlamak zahmetine dahi katlanmazlar çoğu zaman. Ancak bu geziler, yavaş yavaş teşekkül etmeye başlayan bilgi işlem yöneticileri “kastında” sosyalleşme, yahut İngilizcesi ile söylersek “networking” fırsatları yaratır. Senenin neredeyse yarısını yurt içi-dışı seyahatlerde geçiren bazı kamu yöneticileri arasında, yurt dışı seyahatlerde bir araya gelip, o konferans senin, bu toplantı benim ülke ülke gezen arkadaş grupları teşekkül etmiştir.

Peki, bu idareciler yönettikleri işin “omuriliği” sayılan ve hızla yenilenen yüksek teknolojileri takip etmek için okumaya, araştırmaya nasıl zaman buluyorlar diye sormak bu anlattığım manzara karşısında artık abes kaçacaktır.

Para, para, para…

Kamu için özel sektör tarafından gerçekleştirilen bilişim projelerinde üretilen değerin ölçülmesi ve fiyatlandırılması sıkıntılı bir konudur. Geliştirilen bir otomasyon, kamuya on bin dolara da yüz milyon dolara da satılabilmektedir. Ne yazık ki bu fiyatlar, otomasyonun geliştirilmesinde kullanılan insan kaynağı, otomasyonun kurum için özel geliştirilip geliştirilmediği, bakım idame hizmetinin niteliği vs. gibi teknik ve objektif kıstaslar çerçevesinde değil, firmaların satış elemanlarının kamu bilgi işlem yöneticileriyle kurdukları diyaloglar çerçevesinde şekillenmektedir. Bu yüzden, atacakları bir imza ile çok büyük kamu kaynaklarını özel sektör firmalarına aktarabilecek konumda olan kamu bilgi işlem yöneticilerinin çevreleri, bir takım “kirli” niyetlerle onlara yaklaşmaya çalışan kimselerle dolar. Bu kimselerin kamu bilgi işlem yöneticilerine sundukları, başta “masum” gibi görünen küçük hediyeler, çikolatalar, masa süsleri, deri çantalar, yavaş yavaş tablet bilgisayar, dizüstü bilgisayar gibi daha kıymetli hediyelere evrilir. “O” kapı bir kez açıldıktan sonra özel sektörce döşenen makam odaları, finanse edilen yurt içi yurt dışı seyahatler ve artık burada yazmaya dilimizin varmadığı bazı promosyonlar ile kirli ilişkiler kurulur. Kamudaki teftiş mekanizması maalesef bilgi işlem konusunda doğru çalışmamaktadır. Çünkü işin tabiatı gereği, teknik bilgisi olmayan bir müfettişin satın alınan bilgi işlem hizmetin gerçek değerini takdir edebilmesi mümkün değildir ve ne yazık ki bu konularda donanımlı müfettişlerimiz yok denecek kadar azdır. Müfettişler ancak yukarıda anlattığımız türden “şüpheli” diyalogların izini sürebilirler. Müfettişlerin teknik bilgi eksikliklerinden kaynaklanan yanlış ithamları ise zaten iş yapmakta ayak sürüyen kamunun iyice durmasına, riski gören memurların tamamen işten el çekmesine sebep olmaktadır.

Görüldüğü gibi kamuda bilgi işlem felaketinin önemli ayaklarından biri de “bilgi işlem yöneticileri”. Devletin hiç vakit geçirmeden bilgi işlem ihalelerinde takip edilmesi gereken protokollerden tutun, bilgi işlem yöneticisi atama standartlarına varıncaya kadar pek çok konuda düzenlemeler yapması, tedbirler alması gerekmektedir. Artık hemen her kamu kurumunda onlarca bilişim projesi yapılırken ve gelecekte de bu projelerin sayısının hızla artacağı ortadayken, bilişim projeleri konularında uzmanlaşmış müfettişlere ve gerçek bilişim yöneticilerine ne kadar büyük ihtiyaç olduğu görülmelidir.

Daha önceki yazımızda vurguladığımız gibi “yazılım geliştirmek” kamunun işi değildir. Devlet yazılım geliştirme işlerinden derhal ve kat’i surette elini çekmelidir. Özel sektörün astronomik maaşlarla istihdam etmek üzere arayıp bulamadığı, nitelikli bilgi işlem yöneticilerini kamuda istihdam edebilmek ham hayaldir. Devlette görev alacak bilgi işlem yöneticilerinden sadece iki hususta anlamlı ve verimli bir katkı beklenebilir: 1. Piyasaya ihale edilecek bilgi işlem projelerinin idari anlamda takibi ve mevcut sistemlerin gözlenmesi. 2. arıza yapan donanımların tamir ettirilmesi gibi işlerde görevlendirilecek küçük birimlerin organizasyonu. Bunların ötesindeki beklentiler gerçekçi olmaktan uzaktır.

Twitter: @salihcenap

Bilişim Vadisini mecburen yapacağız…

Bilişim Vadisini mecburen yapacağız…

mecburen

Gebze’de “Bilişim Vadisi” kurulacağı haberleri geçen hafta gazetelerin, televizyon haberlerinin ve İnternet sayfalarının popüler konularından birisi oldu. Mesela Sabah gazetesinin 8 Eylül 2014 tarihli haberi şöyleydi:

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, Türkiye’nin 2023 hedeflerini yakalaması noktasında Bilişim Vadisi’nin büyük katkı sağlayacağını belirterek, “Türkiye’nin ilk Bilişim Vadisi, Samsung, Siemens ve Oracle gibi teknoloji devlerinin buluşma noktası olacak” dedi. Bakan Işık, Türkiye’yi inovasyon alanında bir üst lige taşıyacak 3 milyon metrekarelik alana kurulan Vadi’nin, tüm çıpa firmaları bünyesine katmayı hedeflediğini söyledi. Işık, “Kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolara, çıkarabilmemiz için kiloda hafif, pahada ağır teknolojik ürünler üretip, satabilmemiz gerekiyor. Bunun yolu da Ar-Ge’den, yani Bilişim Vadisi’nden geçiyor” diye konuştu. Samsung, IBM, Siemens, Oracle, Turkcell, Arçelik, Akbank, Abank ve Netaş gibi teknoloji devlerinin Bilişim Vadisi’nde yer alması için görüşmeler gerçekleştirdiğini bildiren Işık, Oracle firmasıyla Bilişim Vadisi’nin kuluçka merkezinde yer alması konusunda anlaşma sağlandığını açıkladı. Işık, yakın zamanda da HP, Vakıfbank, Garanti Bankası, Kuveyt Türk, Halkbank ve Doğa Koleji ile Bilişim Vadisi’nde yer almaları hususunda toplantı yapılmasının planlandığını ifade etti.

Bu haberi okuyunca zihnimde yeniden şekillenen bir hatıra, dudaklarıma zaptedemediğim bir tebessüm yerleştirdi!

Yaklaşık bundan altı sene kadar öncesi olmalı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin yazılım şube müdürü olarak görev yapıyordum. TOBB, iş hayatının bir çatı kuruluşu olarak, devletin iş dünyası ile ilgili attığı her adımda istişarelere çağrılır, ve TOBB’un iş dünyasının görüşlerini temsili beklenir, hatta devletin üstlendiği bazı işleri yapma görevi TOBB’a verilir. Kamu bilişim politikalarıyla ilgili en üst istişare organizasyonu olan e-dönüşüm icra kurulu, yahut “yazılım sektör meclisi toplantıları” gibi organizasyonlara da teknik uzmanlığı olan idareci olarak ben katılıyordum. O günlerde, o zamanki adıyla “Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nda” “Bilişim Vadisinin Kurulması” konulu bir toplantıya katılmak üzere görevlendirildim.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığında toplantının yapılacağı yer, bakanlık binasının üst katlarından birinde, önünde uzayan Eskişehir yolunu tepeden seyreden, genişçe bir salondu. Salona vardığımda kalabalık bir katılımcı kitlesinin toplantının başlamasını beklediğini gördüm. Birçok kurum davet edilmişti. TÜBİTAK’tan görevliler, çeşitli üniversitelerden hocalar, çeşitli bakanlıklardan temsilciler hep oradaydılar. Yalnız kimse ne için toplandığımızı tam olarak bilmiyor, herkes diğer katılımcılara sorular sorarak niçin orada olduğunu anlamaya çalışıyordu. Elimizdeki davet yazısından “bilişim vadisi” anahtar kelimelerinden öte bir ipucu elde edememiştik.

Az sonra toplantıyı idare edeceği anlaşılan, emekliliği oldukça yaklaşmış, daire başkanı olduğunu öğrendiğimiz, tonton bir nine olacağı o zamandan belli olan bir hanımefendi salona gelip toplantı masasının en başındaki koltuğa yerleşti. Bizleri selamlayarak toplantıyı başlattı. İnce zincirlerle boynuna asılı, kalın çerçeveli, şişe dibi camlı gözlükleri vardı ve ağır ağır konuşuyordu. Sesi epeyce kalın sayılırdı ama sanki arada sırada biraz titrer gibi oluyordu. Herkes merakla ne diyeceğini bekliyordu. “Arkadaşlar” dedi. “Bilişim vadisini kurma görevini devletimiz bize verdi.” Sonra gözlüklerini düzeltip devam etti: “Bilişim vadisi nedir? Nasıl kurulur? Bu konuda bilgisi olan var mı?

Bir açıklama beklerken bu suallerle karşılaşan herkes afallamıştı. Bir şekilde proje hakkında salondakilerden daha fazla malûmat sahibi olduğu anlaşılan üniversite hocalarından birisi, gazetelerden, dergilerden elde edilebilecek seviyede bilgilerle Amerika’daki silikon vadisinden bahsetti. Yaşlı daire başkanı, kocaman gözlüklerini sık sık yukarı itip gözlerini ovuşturuyor, bu işin başına kalmasından duyduğu memnuniyetsizliği belli ediyor ama ikide bir, “devletimiz bize bu vazifeyi vermiş, mecbur yapacağız” diye tekrarlamaktan da geri kalmıyordu.

Diğer katılımcılar da bir kaç söz gevelediler fakat en “bomba” yorum o zamanki adıyla Bayındırlık ve İskân Bakanlığı katılımcısından geldi. Bu toplantıda neden Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın temsilcisi bulunduğunu merak edebilirsiniz. Belli ki bilişim vadisinin yapılabilmesi için gerçek bir vadiye ihtiyaç olabileceğini düşünen “yetkililer” işi şansa bırakmamış, gerekli olabilecek vadinin tahsisi işi için “ilgili” bakanlıktan temsilci de davet etmişlerdi. İşte bu temsilci söz alıp artık bu tür tahsisleri yapma görevinin bakanlıklarında olmadığını, filanca sayılı kanunla bu görevin filanca kurumlara devredildiğini anlattı. Konuşmasını bitirdiğinde yüzünde bir angaryadan kolayca kurtulmuş olma memnuniyetinin izlerini seçmek mümkündü.

Üçüncü tur çay servisi yapılırken toplantıda şu kararlar alındı. Orada bulunan heyet on beş gün sonra yeniden toplanacak, bir üniversite hocası “bilişim vadisi nedir” konulu bir çalışma yapıp heyete sunacaktı.

On beş gün sonraki toplantıda “bilişim vadisi” teknik şartnamesini yazdırılması işinin bir üniversite hocasına verilmesine karar verildi.

2008 yılında TOBB’daki görevimden ayrıldığım için bu “bilişim vadisi” çalışması nasıl devam etti, bizim “heyet” mi çalışmaları ilerletti, yoksa başka “heyetler” mi kuruldu bilmiyorum. Ama “bilişim vadisi” projesinin ancak altı sene sonra artık ete kemiğe bürünmüş bir proje olarak karşımıza çıktığını görmüş olduk.

Sayın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanımız ve bürokratları alınmasınlar ama maalesef heyecanla lanse ettikleri “Bilişim Vadisi” projesi, emekliliği gelmiş, kalın çerçeveli, şişe dibi camlı gözlüklerini boynuna asan tonton memure hanımınkinden çok da ileri bir vizyonun izlerini taşımıyor. En azından proje ile ilgili olarak kamuoyu ile paylaşılan detaylar için bunu söylemek yanlış olmaz. Neden böyle düşündüğümü anlatabilmek için bu konuda mütalaalarımı paylaşmaya devam edeceğim.

İnternet Girişimcilerine Acı Gerçekler

2013 yılının bu ilk günlerinde, yakın zamanlarda kafamı meşgul eden bir hususta görüşlerimi paylaşmak istedim. İkibinli yılların ortalarından itibaren Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’inki gibi hikayeler tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de “girişimcilerin” gözlerini parlatır oldu. Kısacık zamanlarda milyonlarca insana erişmenin getireceği zenginlik çok kimsenin rüyalarını süslüyor. Ancak….

Ne yazık ki iş artık hiç ama hiç kolay değil!…

Milyonlarca insana hitab edebilecek bir sistemin geliştirilmesi çok ileri düzey mühendislik bilgisi ve tecrübesi gerektiriyor. Özetle

 

“muhteşem bir fikrim var, bulurum yeni mezun birkaç yazılımcı, veririm üç beş kuruş, yazdırırım yazılımı…”

türünden düşüncelere sahip olanlar, hayallerine veda buselerini hemen verebilirler zira bu iş ne yeni mezun yazılımcıların yapabileceği bir iş, ne de üç beş kuruşa yapılabilecek bir iş!

Neden bu işin bu kadar basit olmadığını tüm cepheleriyle anlatmaya kalkarsam çok uzun bir yazı yazmam gerekir. Bu yazıda işin sadece teknoloji boyutunu, onun içinde de sadece yazılım mimarisi boyutunu ele almaya çalışacağım.

Muhteşem fikirlerimizi dünyanın kullanımına arz etmek için bir yazılım uygulaması geliştirmemiz gerekiyor. Yazılımın tıpkı yeni yapılacak bir bina gibi önce mimarisinin belirlenmesi gerekiyor. İşte ilk zorluk burada karşımıza çıkıyor: Öyle başdöndürücü gelişmeler var ki bırakın derinlemesine öğrenmeyi, neredeyse takip etmek bile çok zor. Sadece son bir sene içerisinde ortaya çıkıveren mimari bileşenleri ve yazılım trendlerini listeleyen bir çalışma rahatlıkla bir master tezi olabilir!…

Ciddi, gelecekte yeniden yazılması gerekmeden varlık gösterebilecek bir web 2.0 projesinin yazılım mimarisini şekillendirirken düşünülmesi gereken o kadar çok şey var ki! Mesela kimsenin düşünmediği en basit yerden başlayalım: “loglama“! Kod seviyesinde debugging amaçlı seviyesi belirlenebilir logging için mesela log4j, slf4j, logback gibi ilk anda aklıma gelen altenatif logging frameworkler var. Uygulama seviyesinde daha çok güvenlik amaçlı loglama (kim oturum açtı, ne işlem yaptı vs.) tamamen ayrı bir konu. Performansı düşürmeden, ayarlanabilir seviyelerde planlanmalı. Zira biliyoruz ki bu tür logları tutmak kanuni açıdan gerekli olabilir.

Güvenlik meselesi tamamen ayrı bir dünya. Authentication – Authorization için role based backend’ler kurgulanacak. Apache Shiro, Spring Security, JAAS gibi kendini ispatlamış framework’ler var ama hangisinin seçileceğini bilmek için ön çalışma sürecine ek olarak -hangisi seçilirse seçilsin- bir öğrenme süreci olacak. Arka tarafta openldap, active directory, OID gibi seçeneklerden birinin kullanılıp kullanılmayacağı da ayrı bir konu. Session management, SSL, encyrption gibi konulara hiç girmiyorum.

Artık neredeyse hiçbir modern uygulama klasik teknolojilerle kodlanmıyor. Servis odaklı mimari için de bir framework seçimi gerekiyor. REST, SOAP, WCF, RPC, JAVA RMI gibi seçenekler var. REST’i seçsen XML, JSON alternatiflerinden birini seçmek gerekiyor. Şu an RestEasy ya da Jersey gibi implemantasyonlardan birinin seçimi de önemli. Biri ya da diğerini tercih etmek için gereken araştırma-öğrenme sürecini yazmak lazım bir kenara.

Yoğun servis odaklı bir sistemde gelen mesajlar için bir queing mekanizması kullanmak artık şart. Asenkron çağrılarla gelen mesajların mutlaka işlendiğini garanti etmek için seçebileceğimiz messaging framework’ler içinde ilk aklıma gelenler ActiveMQ, OpenMQ, FuseMQ, RabbitMQ.

Ana platform için JAVA tarafında J2EE, Spring 3, EJB 3, JSF 2 gibi alternatifler var. Her biri kendi içinde derya deniz. Frontend tabi ki çok çok önemli. Kesinlikle HTML5 uyumlu bir javascript framework seçilmeli GWT, Primefaces, Sencha, Dojo, jQuery, YUI, Prototype, MooTools.. İşin mobil tarafı unutulmamalı: Sencha Touch, jQuery Mobile, vs….

Mobil uygulamalar, IOS, Android ve artık Windows 8 platformları için Native Os App olarak ayrı ayrı mı geliştirilecek. HTML5 tabanlı bir çözüm mü olacak? PhoneGAP gibi hem crossplatform hem native bir yol mu seçilecek…

Abartmamak için service orchestrationESB konularına girmiyorum ama UltraESB, FUSEESB, Apache Camel, Apache ServiceMix, Mule, WSO2, Talend alternatifleri bir yerlerde bekliyor.

ORM kullanılıp kullanılmayacağı önemli bir karar. Hibernate 4 en kuvvetli aday ama performans üzerinde olumsuz etkisi ortada. MyBatis ya da Apache DBUtils gibi tam ORM sayılmayan daha lightweight kütüphaneler tercih edilebilir. Tabi relational database kullanacaksak. Şu an trend NoSQL veritabanları yönünde. Meşhur Bigdata konsepti gündemdeyken artık  MySQL-MariaDB, PostrGreSQL, MsSQL, Oracle, DB2 gibi veritabanları pek tercih edilmemeye başladı. Yeni adaylar sayıca bayağı çok: MongoDB , Cassandra, CouchDB, Redis, Riak, HBase, Couchbase, Neo4j, Hypertable, ElasticSearch, Accumulo, VoltDB, Scalaris.

Bu yazdıklarım sadece JAVA tarafındaki alternatifler. PHP ve .Net tarafında bu derece haberdar değilim doğrusu. Ruby On Rails hatta Python gibi popülerlik atağındaki teknolojileri daha da az biliyorum. Mesela son zamanlarda bir Node.js humması var ki şu anda daha yeni yeni bakmaya başladım…

Yazılım mimarisinin belirlenmesi derken kastettiğim bu kadar çok alternatif arasından doğru seçimleri yaparak kimliklendirme, yetkilendirme, loglama, servis, ui, ve temel db işlemleri gibi herşeyin standardize edildiği bir integrated framework’un hazırlanması. Bütün bunlar görüldüğü gibi, “yeni mezun yazılımcı çocukların” falan altından kalkabileceği şeyler değil. Hatta çok tecrübeli bir mühendisin dahi altından kalkabileceği şeyler değil. Birkaç tane ateş gibi, meraklı, araştırmacı, neyin ne olduğunu bilen, işin belli bir kısmına iyice odaklanmış, mesleğini seven, tecrübeli mühendisi bir araya getirmek ve birlikte çalıştırabilmek lazım. Bunun için bol bol para ve ayrıca da zaman lazım. 2000’lerin başlarında, hatta ortalarında olsaydık belki Zuckerberg tarzı (bir developer + bir iş geliştirmeci ile) bir mucize gerçekleştirme şansımız daha fazla olabilirdi ama artık milyonların aktif kullanıcının yoğun kullanımını hedefleyen web 2.0 projeleriyle rekabet edebilecek yeni sosyal medya projeleri çok ciddi yatırım gerektiriyor maalesef. Sosyal medya olarak değerlendirilecek, yani milyonlar değilse bile yüzbinleri kendine çekebilecek fikirlerin düşük bütçelerle hayata geçirilmesi çok zor.

İşin kötüsü tüm bunların sağlanması da başarıyı garanti etmiyor. Yüksek bütçeler, tecrübeli mühendisler ve yüksek motivasyon sağlansa da başarıyı yakalamak biraz şans işi. Google Plus, arkasında google olmasına rağmen beklenen başarıyı yakalayamadı mesela. Ne maddi destek sıkıntısı vardı, ne teknoloji, ne tanıtım… Ama olmadı işte…

Şu an bir kamu kurumunun altyapısının tasarlanması için bu konularda kafa patlatıyor, araştırmalar yapıyorum. Devletin projelerine bakıyorum hepsi rezil durumda. Yöneticiler vaziyetten habersiz… Mesela son zamanda ortaya çıkan redhack’in YÖK EDYS’sini patlatması hadisesine bakın. Güvenlik işini, dünyadan habersiz junior adamlara bırakırsanız işte aynen böyle madara olursunuz. Bunun, sizin “muhteşem fikrinizin dünyayla buluştuğu” bir sosyal medya sitesinde yaşandığını, insanları gizli ya da sınırlı olarak koyduğu kişisel bilgilerinin ortaya döküldüğünü düşünsenize! O gün o site biter…

Kimsenin hayallerini yıkmak istemem ama bu yola çıkacak olanlar en azından ne ile uğraştıklarını bilsinler istedim. Bir twitter, bir facebook, bir instagram kurgulamak, öyle Joomla ile WordPress ile web sitesi kurmaya ya da (.net’ci arkadaşlar alınmasın ama) Visual Studio’da sürükle bırak yöntemleriyle web uygulaması yapmaya benzemez.

Salih Cenap Baydar – http://www.baydarbilisim.com