“Inception” Notlarım ve Çağrışımlar

Internette Christofer Nolan’ın “Inception” filmi hakkında yazılmış uzun uzun değerlendirmeler, yorumlar bulunuyor. Bu yazılanları tekrarlamadan bu insanı derin düşüncelere sevk eden filmle ilgili orjinal olduğunu düşündüğüm tespitlerimi kayda geçirmek istedim.

Önce, filmde yakaladığım bazı mitolojik ve dini referanslardan bahsetmek istiyorum.

Ariadne

Filmde Ellen Page tarafından canlandırılan Ariadne karakteri, doğrudan Yunan mitolojisinden alınmış. Ariadne, Zeus’un torunu. Zeus ve Europa’nın oğlu Girit Kralı Minos ile Güneş-Titan Helios’un kızı Kraliçe Pasiphae’nin kızı. Filmle bağlantısı ise Ariadne’nin “labirentin sahibesi” yahut “labirentin tanrıçası” diye anılması. Filmde de Ariadne, labirenti tasarlayan kişi olarak gösteriliyor. Aslında mitolojik hikayenin filme oturan tarafları da dikkat çekiyor. Hikâyeye göre Girit’te hüküm süren güçlü kral Minos, deniz tanrısı Poseidon’dan ona kurban etmek üzere bir boğa vermesini ister. Posedion boğayı Minos’a verir. Fakat hayvan, Minos’un hoşuna gider ve Minos, verilen boğa yerine başka bir boğayı kurban eder. Poseidon bunu fark ettiğinde çok sinirlenir ve Minos’un karısını boğaya âşık eder. Minos’un karısı Pasiphae, bu boğadan,  boğa başlı, kuyruklu ama insan bedenli Minotor isimli canavarı doğurur. Minotor herkese zarar verdiğinden Daidalos isimli bir mimara Labyrinthos adlı, içinden kimsenin çıkamayacağı bir yapı inşa ettirilir ve minotor oraya kapatılır.

Girit Kralı Minos, oğlu Atina’da öldürüldükten sonra Atina’ya saldırır. Atinalılar, saldırının durması karşılığında, her dokuz yılda bir, yedi genç erkek ve yedi bakire kızın Minotor’a kurban edilmesini önerirler ve önerileri kabul edilir.

Theseus kurban edilecek erkeklerden biri olarak seçilince, kaderine boyun eğmek yerine Girit’e gidip Minotor’u öldürmeye karar verir. Ariadne Girit’de Minotor’a verilecek kurbanları ziyaretinde Theseus’a aşık olur. Evlilik sözü karşısında Theseus’a, labirentte yolunu bulması için bir ip yumağı verir. Theseus bu ipi labirentte ilerlerken arkasında bırakarak yolunu bulur ve Minotor’u öldürür.

Filmi seyredenler, efsane ile film arasındaki paralellikleri hemen farkedeceklerdir. Labirentin “sahibesi” Ariadne filmde de Cobb’un ve ekibinin, kendi tasarladığı labirentte yollarını bulmalarına ve Cobb’un kendi Minotor’u haline gelen Mal‘u öldürmesine yardım ediyor.

Yusuf

Filmde Dileep Rao tarafından canlandırılan Yusuf karakteri de hiç şüphe bırakmayacak şekilde Hz. Yusuf’a bir gönderme yapıyor. Hz. Yusuf aleyhisselama verilen mucize bilindiği üzere rüya tabir edebime kabiliyeti. Rüyaların genel olarak Hz. Yusuf kıssasında önemli bir yeri bulunuyor. Bu kıssa küçük farklılıklarla Kur’an-ı Kerim’in yanısıra İncil ve Tevrat’da da geçiyor. Kuran-ı Kerim’in 12. suresi olan Yusuf suresinin 4. ayeti  ile başlayan kısım şöyle:

(4) Hani Yûsuf babasına, “Babacığım! Gerçekten ben (rüyada) on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana boyun eğiyorlardı” demişti. (5) Babası, şöyle dedi: “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma. Yoksa, sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” ﴾6﴿ “İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nimetlerini tamamladığı gibi sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” ﴾7﴿ Andolsun, Yûsuf ve kardeşlerinde (hakikati arayıp) soranlar için ibretler vardır. 

Burada özellikle son ayetteki “Yûsuf ve kardeşlerinin hikâyesinde (hakikati arayıp) soranlar için ibretler vardır.” ihtarı beni çok heyecanlandırdı… Hakikat arayıcılarının yolu, sanki bir şekilde rüyalar alemine uğruyormuş gibi görünüyor.

Totem

Kahramanların gerçeklik hissini kaybetmemek için tutundukları nesnelere totem ismi verilmesi bence oldukça dikkat çekici zira “totem” aynı zamanda pagan Afrika kabilelerinin tapındığı putlara verilen isim. İçiçe katlanarak çoğalan rüyalar aleminde “gerçeklik hissinin” kaybolması çok kolay görünüyor. Leonardo Di Caprio’nun oynadığı Cobb karakteri gerçekliğe, intihar eden eşi Mal’un şuurlu bir şekilde unutmayı -inkârı- tercih ettiği totemi üzerinden bağlanıyor. Halbuki filmde totemlerin taklit edilememeleri açısından şahsi ve mahrem olması gereği vurgulanıyor. Burada hangi rüya katmanında olursak olalım bağlanacağımız bir hakikâte, bir referans noktasına sahip olmanın akıl ve ruh sağlığımız açısından önemine dikkat çekilmiş. Bizi sarmalayan “çoklu gerçekliklerin” bize sundukları alternatifler ne olursa olsun “hakikati” bulmak için güveneceğimiz  manipüle edilmemiş bir mizan, bir terazi ihtiyacı söz konusu.

Aynalar

Filmde iç içe aynalar yardımıyla sınırlı bir alanda sonsuzluk illüzyonunun  yaratılması motifini görünce aklıma Risale-i Nur’da yıllar önce bu misalin aynısıyla  karşılaştığım geldi. Dönüp o metni bulunca hayretim iyice arttı. Çünkü Bediüzzaman aynaları sadece mekansal derinlik illüzyonuna değil, aynı zamanda zamansal bir sonsuzluk illüzyonuna misal misal olarak kullanıyordu. Lem’alar isimli eserin 17. Lem’a’sının 4. remiz kısmında aynen şunlar yazılmış:

Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden (aynadan) olduğu için, birbiri içinde in’ikâs (yansıyıp) edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.
Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.
Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden Lâ ilâhe illâllah kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

Aslında doğar doğmaz hepimiz, fikir ekilen bir tarla, fikir aşılanan bir ağaç misali büyü(tül)meye başlıyoruz. Gerçeklik algımız, doğru bildiklerimiz beynimize “ekilen” fikirlerden ibaret oluyor. Bu “ekilmiş fikirleri” o denli hakîkât sayıyoruz ki, onlar uğruna ölmeyi bile göze alabiliyoruz.

Mesela Anadolu’da Müslüman-Türk bir ailenin değil de Kudüs’te yerleşimci Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelseydik, yahut gözlerimizi dünyaya Sırbistan’da ırkçı bir anne babanın bebeği olarak açmış olsaydık bugün mutlak hakikat diye yapıştığımız “gerçekliğimiz” bize nasıl görünürdü? Hala Kudüs’teki yerleşimci Yahudilerin ırkçı zalimler olduğunu, Sırp milliyetçilerinin akli dengesini kaybetmiş, kan dökmekten zevk alan insan kasapları olduklarını düşünür müydük?

Aslında insanın bir yetişkin olduğunda kendisini tanımladığı fikirlerin, özelliklerin hangileri doğuştan gelir, hangileri “ekim” sonucu oluşur meselesi, tam çözülmüş bir mesele değildir. En eski köklerini Aristo’da bulduğumuz, daha sonra İbn-i Sina, İbn-i Tüfeyl ve nihayet John Locke tarafından işlenen ve “tabula rasa” olarak kavramlaşan düşünce, insanın beyninin doğumda boş bir levha olduğu, bütün zihinsel birikim ve “bilginin” kişisel tecrübe ve dış dünyanın algılanması (Inception terimleriyle söylersek fikir ekimleri) neticesi oluştuğunu söyler. Halbuki Kuran-ı Kerim’de Rum suresinin 30. ayetinde Allah bize şunu bildiriyor:

“O halde sen yüzünü bir muvahhid olarak dine yönelt. Allah’ın insanları yaratmasında esas aldığı o fıtrata uygun hareket et.” (Rum Sûresi, 30/30)

Demek ki yaratılışta fıtrat denen bir şey var. Tek tanrı inancının fıtratın bir unsuru olduğunu görüyoruz. Dedikodu, yalan, cinayet, hırsızlık, işkence, sömürü gibi (bu kötülükleri yapan tarafta olsa bile) sağlıklı sayabileceğimiz her insanın rahatsız olduğu ortak bir şeylerin olması, yaratılıştaki öze (fıtrat?) işaret edebilir. Bu konuda Hz. Muhammed’in şu sözü aklımıza geliyor:

Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

Buradan -şu an için- şöyle bir neticeye varıyorum: İnsan dimağı bir tamamen “tabula rasa” değildir. Doğuştan bize bahşedilen bazı müspet hususiyetlerle doğarız ancak ailemiz ve çevremiz daha bebekliğimizden başlayarak yoğun bir çabayla “fikirlerini ekerek” bize kendi gerçekliklerini empoze ederler. Ekilen düşünceler bizi değiştirir, şekillendirir, hatta bize, fıtratımıza aykırı bir gerçekliği bile benimsetebilir.

Eğer, gerçeklik diye bildiğimiz şeyler çevremizin beynimize ektiklerinden ibaret ise, “gerçekliğimiz” kaçınılmaz şekilde çevremizin irfanı ile sınırlı olacaktır. Mesela hayatında köyünden çıkmamış ve televizyon seyretmemiş bir babanın çocuğuysak, dünyanın en iyi futbolcusunun harman yerinde diğer çocuklardan daha iyi oynayan köy delikanlısı olduğu “gerçeği” bizin gerçeğimiz olacaktır. Bu sözüm ona “gerçeğin” gerçek olmadığını anlamanın yani aşılmasının yolu babamızın yahut bizim köyden çıkmamız, yahut bir televizyon bulup maç seyretmemiz olacaktır. Bu gerçekleştiği halde, eğer babamızın gerçekliğine bir kutsiyet atfediyorsak iş çok daha zorlaşacaktır. Çünkü eninde sonunda öğreneceğimiz hakikat bizi kutsalımızı reddetmekle yeni “gerçekliği”, yani tedavüldeki hakîkâti inkar etmek arasında bir seçime zorlayacaktır.

Tedavüldeki hakîkât ifadesini tercih etmemin sebebi o “hakîkâtin” de tedavülden kalkma ihtimaline dikkat çekmektir. Nasıl tüm maddelerin dört ana unsurdan teşekkül ettiğine dair kadim Yunan “gerçekliği”, atomun keşfi ve maddenin temel unsurunun atom olduğuna dair “gerçekliğin” ortaya çıkmasından sonra mânâsını yitirdiyse. Atom altı parçacıkların keşfiyle de atomun parçalanamaz olduğu “gerçeği” tedavülden kalkmıştır. Yarın hangi gerçekliğimizin istihza mevzuu olacağı belli değildir.

Bu söylediklerimden bütün inançların boş, bütün bilinenlerin “an için doğru sayılabilecek” geçici doğrular olduğu gibi bir netice çıkıyor ki buradan rahatça Nihilizm’e sürüklenmek işten bile değil. Böyle bir ruh halini “sağlıklı” diye tavsif etmek mümkün değil. Gerçekliklerden birini mutlak gerçeklik olarak seçip pozisyon almak, akıl ve ruh sağlığımızın muhafazası için şart gibi. Çeşitli gerçeklikler, -başkalarının rüyaları- içinde dolaşırken her şeyi ölçüp biçebileceğimiz. Kendi gerçekliğimiz kurallarına göre sınayabileceğimiz bir ölçüye (totem?) ihtiyacımız var. Bu konuda yine en iyisi bir Müslüman olarak Kur’an-ı Kerim’e müracaat etmek. Rahman suresinde Allah insanı yarattıktan sonra ona “beyanı” yani düşünüp ifade etmeyi öğretti deniyor ki bu kabiliyet insana doğrudan paralel “gerçekler” kurgulama imkanı veren bir kabiliyet.

Rahmân Kur’an’ı öğretti. ﴾1-2﴿ İnsanı yarattı. ﴾3﴿ Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti. ﴾4﴿ Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir. ﴾5﴿ Otlar ve ağaçlar (Allah’a) boyun eğerler. ﴾6﴿ Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu. ﴾7﴿ Ölçüde haddi aşmayın.

Dikkat çekmek istediğim nokta, Rahman suresinin bu ilk ayetlerinin ardından gelen yedinci ayette belirtilen “ölçü” yahut Kur’an’da geçtiği asıl haliyle “mizan” kelimesi. Mizan ölçme tartma işlerinde kullanılan bir tür terazi olarak anlatılıyor. Şu anki perspektifimizden baktığımda ise kendimizi içinde bulduğumuz yahut maruz kaldığımız farklı gerçekliklerde -rüyalarda- yolumuzu şaşırmamamız, oryantasyonumuzu kaybetmememiz  için bir tür pusula gibi anlıyorum.

Zenci lider Martin Luther King‘in 1963’te yaptığı meşhur konuşma “Bir rüyam var.. (I have a dream)” diye başlar.  Aslında Marx’ın da, Adam Smith’in  de ideolojileri birer rüya, yahut paralel gerçekliklerdir. Her gün bunlar gibi yüzlerce paralel gerçekliğin taarruzuna uğrarız. Her rüya hakikatten mühim parçalar barındırır. Eğer barındırmasa zaten gerçeklik hissi yıkılacağından sürdürülemez. Ama insan yapısı en mükemmel “rüya” bile hakîkâtin eksik bir taklidi olmaktan ileri gidemeyecektir.

Bizi, sayısız paralel gerçekliğin lunaparkında kaybolmaktan, birbirimizin sahte dünyalarını yok etmek için gerçek savaşlar vermekten, nihilizm denilen cehennem çukuruna düşmekten koruyacak yardım eli yine yüce kitabımızdan uzanıyor:

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz. (Âl-i İmran 103)

Salih Cenap Baydar

Reklamlar