Muhalif Akademisyenlerin Çay Sohbeti

Muhalif Akademisyenlerin Çay Sohbeti

– Hocam bak sana bir şey söyleyeceğim ama kızmaca darılmaca yok!
– Yok, kardeşim ben sana darılmam. Söyle.
– Şimdi sen böyle ateşli ateşli eleştiriyorsun ya iktidarı…
– Evet?
– Yanlışlarını sayıp döküyorsun, tarihten girip psikolojiden çıkıyorsun…
– Evet?
– Hiç düşündün mü? Acaba o iktidar imkânlarından seni de biraz yararlandırsalar yine de böyle eleştiriler geliştirir miydin?
– Ne demek istiyorsun?
– Yani, diyorum, mesela şöyle tatlı bir proje görevi alsaydın devletten. Yahut seni genel müdür menel müdür bir şey yapsalardı. Altına gıcır bir makam arabası çekselerdi, mızmızlanmaya devam eder miydin?
– Ne biçim soru bu? Aşk olsun sana! Yani ben yağlı iktidar nimetlerinden uzak kaldığım için mi sızlanıyorum?
– Ne olur yanlış anlama. Sen böylesin demiyorum. Basit bir sorgulama, bir zihin deneyi benimkisi…
– O zaman senin mantığına göre tüm muhalifler iktidar pastasından pay alamadıkları için mi muhalif?
– E biraz öyle…
– Çok materyalist bir yorum değil mi bu?
– Belki… Ama elini vicdanına koy da söyle yanlış mıyım?
– Yanlışsın hocam.
– Peki, az önce göç politikaları konusunda bir sürü attın tuttun. Şimdi bir telefon gelse, İç İşleri Bakanımız arıyor olsa, seni Göç Politikaları Genel Kurulu’na uzman konuşmacı olarak davet etse?
– Sevinirim tabi! Ama gider çatır çatır eleştirilerimi sıralamaktan da geri durmam yani!
– Sonra sana o toplantıda yaklaşan yetkililer deseler ki “ülkemizin göç politikalarına yön verecek bir strateji dokümanı hazırlamanı istiyoruz.”
– Eee, iyi işte… Ne var bunda?
– “Tabi böyle bir belge masa başında oturarak hazırlanmaz. Sana saha ziyaretleri için bir otomobil tahsis edeceğiz. Uçuşlar ayarlayacağız. E tabi yurt dışında bu işler nasıl yapılıyor gidip yerinde görmen için de uluslararası geziler yapman lazım.” deseler.
– Bunlar zaten olması gereken şeyler.
– “Bir de Sayın Bakanımız, kendi danışmanı olmanızı ve göç politikaları ile ilgili toplantılarında yanında olmanızı rica ediyor. Bunca emek, yorgunluk karşılıksız olmaz tabi. Emeklerinizin karşılığı olamaz ama bu çalışmanız için size dolgun bir ücret vereceğiz.” deseler?
– Elimden geleni yaparım.
– Dur dur bitmedi… Çalışsan çabalasan bildiğin tüm doğruları aktardığın strateji dokümanını ortaya çıkartsan ama sonra baksan ki senin çalışmanın kapağını kaldıran yok. Strateji mtrateji kimsenin umurunda değil. Sana kulak asan yok.
– Veryansın ederim. Dağıtırım ortalığı!
– Yapamazsın! İtibarlı danışmanlık pozisyonun devam ediyor. Paran da tıkır tıkır yatıyor?
– Önce istifa, sonra verdikleri parayı iade ederim!
– Yüzde yüz emin misin bunu yapacağından?
– …
– Kimse, sınanmadığı günahın masumu değildir derler.
– Güzel sözmüş.
– Aslında iktidarı, zenginliği, şöhreti avuçlarında hissettikten sonra, doğru bildikleri uğruna bunlardan vazgeçmeyi göze alabilen o kadar az insan var ki…
– Zor tabi… Ama gerçek inancı gösteren bir turnusol kâğıdı aynı zamanda.
– Nasıl yani?
– Dile getirdiğin görüşler, paraya, güce, şöhrete sahip olunca değişiyorsa, boş laftan ibarettir. Gerçek inancını gösteren değil, alttan alta taptığın dünyaya erişimini kolaylaştıran basit bir araçtır sadece. Öte yandan kaderin bir cilvesiyle gelen iktidarın, seni bir canavara yahut konformist bir zavallıya dönüştürmesine izin vermiyorsan inancında samimisin demektir.
– Hocam söylesene, hayatında doğru bildiklerin uğruna vazgeçtiğin, elinin tersi ile ittiğin en büyük nimet neydi?
– Araştırmaya vakit bulamadığım için ikinci öğretim dersi vermeyi reddetmiştim! 🙂
– Bu mudur yani! 🙂
– Maalesef… Ya senin?
– Üniversite kampüsündeki lojmanda kalabilmek için rektöre yalakalık yapman lazım dediler yapmadım! 😐
– Hocam bu konuda dökülüyoruz. Farkındasın değil mi?
– Sanırım “inandıklarımız adına yaptığımız ciddi fedakârlıklar” listemize bir şeyler eklemeden fazla atıp tutmamak lazım.
– Aynen hocam. Aynen… O liste bomboşken bu hayata göz yummak ise büyük talihsizlik.
– Allah korusun.
– Amin.

Reklamlar

Lilliput’ta Gulliver olmak

Lilliput’ta Gulliver olmak

Bugün en meşhur çocuk klasiklerinden biri sayılan “Gulliver’in Maceraları” Jonathan Swift isimli İrlandalı yazarın 1726 yılında kaleme aldığı bir eserdir. Sanılanın aksine, Swift bu kitabı çocuklar için yazmamıştır. Gulliver’in Maceraları aslında alegorik bir siyasi hicivdir. Kitabın ilk baskıları, bütün o sembolizm sığınağına rağmen, ceza korkusuyla ağır bir otosansüre uğramış, hatta müstear isimle basılmıştır.

Şimdi İngiliz edebiyatının temel taşlarından sayılan bu eseri asıl zeminine oturtarak bir yorum çıkartmaya çalışalım.

Eser, Lemuel Gulliver isimli doktorun, Lilliput ülkesindeki macerasıyla başlar.

Seyahat meraklısı Gulliver, bir deniz seyahati esnasında fırtınaya yakalanır. Bindiği gemi batar. Kendisini kıyısında baygın şekilde bulduğu garip ülke, en uzunu onbeş santimetre boyunda olan “insancıkların” ülkesi Lilliput’tur.

Aslında sıradan bir insan olduğu halde bu “küçük insanlar” ülkesinde deve dönüşür Gulliver.

lilliput

Lilliputluların kendileri küçüktür ama hırsları normal insanlarınkinden farklı değildir. Eser küçük insanların ihtiraslarını, küçücük anlamsız emelleri için birbirlerini öldürmeye kalkmalarını, küçücük dünyalarında başkalarına küçücük üstünlükler elde edebilmek adına şeytani komplolar kurmalarını çok güzel hicveder.

Biz şimdi dikkatimizi, “cüceler arasında devleşen insan” metaforuna verelim.

Gulliver, Lilliput ülkesinde bir dev olmak için özel bir gayret göstermemiştir. Onu dev yapan etrafındaki insancıkların küçüklükleridir.

Ülkemizin partilerini, sendikalarını, kamu kurumlarını, cemaatlerini, tarikatlerini, derneklerini gözümüzün önüne getirelim.

Bunların neredeyse hepsi birer Lilliput klonunu değil midir?

Başkan koca bir devdir.

Geri kalan tüm çalışanlar ise cüce.

Baştakinin “devliğini” etrafındakilerin “cücelikleri” sağlar ve pekiştirir.

Pekçok kurumda ikinci, üçüncü, dördüncü adamlar yoktur.

Sadece bir dev ve sayısız cüce vardır. Ara kademede kimsecikleri bulamazsınız.

Sadece bir başkan ve sayısız sekreter vardır. Başkan yardımcılıkları, genel sekreterlikler filan sadece kanuni zaruretler gereği sembolik olarak vardır. Üstelik bu makamlar, kendilerini işgal edenler açısından “tehlikeli” makamlardır. O koltukların sahipleri koltuklarını korumak istiyorlarsa mütemadiyen cüceliği kabul edişlerinin altını çizmek durumundadır.

Bu öyle bir desen ki, legal illegal tüm örgütlerimizde yakalanabilir.

Bir işçi organizasyonu olması beklenen sendikalar yirmi-otuz sene boyunca tek adamın adıyla anılan yapılara dönüşür.

Pek çok tarikatte, cemaatte bir etkinlik hiyerarşisi yoktur. Şeyhten, hocadan, imamdan sonra sözü geçen ikinci kişilerin varlığı söz konusu olsa bile bu kişiler sürekli gözaltında tutulur ve ilk fırsatta tasfiye edilirler.

En güçlü en yaygın cemaatlerde, tarikatlerde, bu adam liderden sonra söz sahibidir denecek kim vardır?

Abdullah Öcalan’ın serbest olduğu yıllarda PKK’da söz sahibidir diyebileceğimiz ikinci bir kişi var mıydı?

Ya siyasi partilerde durum farklı mı?

Hayır! Siyasi partiler de birer Lilliput’tur.

Büyüklüğünü çevresindekilerin küçüklüğü sayesinde pekiştiren liderler elbette nitelikli, insiyatif alabilen adamlarla yahut basitçe cüceleşmeyi reddedenlerle çalışmak istemezler.

Çünkü Lilliput ülkesinde Gulliver’in devliğini sürdürmesi için herhangi bir gayret sarfetmesine ihtiyaç yoktur.

Bunun için kılf da hazırdır: “partimizdeki herkes bu kutlu davanın birer neferidir!”

Ama nedense bu “herkese” lider dahil değildir. O tek komutandır ve generallerden, albaylardan, yarbaylardan, binbaşılardan, yüzbaşılardan nefret eder. Çevresi her an neferlerle dolu olsun ister.

İbrahim Tatlıses’in şarkılarında arka vokallere dikkat edin. Arka vokaller zaman zaman bir çocuk korosunu andırır. Dümdüz söylerler, en ufak bir gırtlak nağmesi veya süsleme yapmazlar. Çünkü onlar da o platformun cüceleridirler ve asıl vazifeleri cücelikleriyle devin devliğini pekiştirmektir. Tatlıses, her seferinde “dev sesiyle” o kupkuru, sönük ve soğuk okul korosunun üzerine çok parlak ve sıcacık bir güneş gibi doğup kalplerimizi fetheder.

İşte bu da Tatlıses’in Lilliput’udur.

Asıl hüner, çok nitelikli, çok güçlü vokallerle kolkola girip, kâh atışarak, kâh yarışarak ama nihayetinde tüm sesleri bir kalite zirvesinde buluşturarak ortaya bir şaheser koymak değil midir?

Asıl hüner, üstün kavrayış ve parlak zekâ sahiplerini bir araya getirip, bir ortak akıl orkestrasına şeflik etmek değil midir?

Sineklerin tanrısı olsanız ne çıkar?

Lilliput ülkesinde “dev” olsanız ne çıkar?

Salih Cenap

Twitter: @salihcenap


Bu yazı aslen http://fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.