Dijital Yerliler ve Dijital Göçmenler

Dijital Yerliler ve Dijital Göçmenler

1999 yılında, yeni bir asrın eşiğinde, Matrix filmi vizyona girmiş ve gündemimizi haylice meşgul etmişti. Kimine göre vurdulu kırdılı Hollywood filmlerinin etkileyici bir örneği, kimine göre subliminal gnostik/mesiyanik mesajlar içeren tehlikeli bir eser, kimine göre içinde tasavvufi mesajlar bulunabilecek ilginç bir sinema filmiydi Matrix. Üzerinde çok şey yazılıp çizildi ama Matrix’in birkaç yıl sonra hepimizi içine alacak “sosyal medya” ile ilgili müthiş bir kehanet olduğunu kimsecikler tahmin edemedi.

matrix-reality-disconnect-from-itBütün şöhretine rağmen filmi seyretmemiş olanlar için özetleyelim. Kahramanımız Thomas Anderson huzursuz bir “hacker”, yani -bu kelimeye o günlerde bulunan karşılıkla ifade edersek- bilgisayar korsanıdır. Kendisine ulaşan kanun dışı bir grubun yöneticisi olan Morpheus ona “gerçek” bir hayat sürmediğini, bütün yaşadıklarının sadece zihninde tetiklenen elektriksel etkileşimlerden ibaret olduğunu, gerçekte bir küvette bir tür koma halinde yatarken makinelere ihtiyaç duydukları enerjiyi sağlayan bir tür “pil” olarak kullanıldığını anlatır ve gösterir. Bunun üzerine Morpheus’un ekibine katılmaya karar veren kahramanımızın yeni hedefi, kendisi gibi farkında olmadan köleleştirilen, sömürülen ve an be an takip edilen insanları kurtarmak haline gelir.

Bugün birçok insan için hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelen Facebook bu filmden sadece beş sene sonra 2004’te kuruldu. 2006’da genel kullanıma açıldı. Facebook, filmde tasvir edilen “Matrix” ile müthiş benzerlikler taşıyordu.

fb-matrixDaha önce de bir takım sosyal medya mecraları vardı ama bu yeni “toprakların” geniş kitlelerce asıl keşfi facebook ile oldu denilebilir. Yeni teknolojilere adapte olmakta zorluk çekmeyen gençler hızla bu yeni mecrada yerlerini almaya başladılar. Arkadaşlıklar, şakalaşmalar, aşklar, fikir kavgaları hatta “dürtmeler” olanca hızıyla gerçek dünyadan sanal dünyalara taşınmaya başlandı. Onları önce mütereddit orta yaşlılar, sonra torunlarının yardımıyla meraklı ihtiyarlarlar takip etti.

İnsanlar hayatlarını -hem de gönüllü olarak- yavaş yavaş Facebook Matrix’ine taşıyorlardı.

Gerçekten sanala, şimdiye kadar benzeri görülmemiş çapta ve hızda bir göç hareketi başlamıştı. Sanal dünyanın cansız silisyum damarları “sosyalleşme” aşısıyla canlanıyordu. Bu yeni dünyanın bu zamana kadar göç edilen topraklardan farkı, kaşiflerinin değil ama mucitlerinin olmasıydı. Bir avuç mucidin yanısıra ilk “yerleşimciler”, bir müddet sonra “yerli” muamelesi görmeye başlayacaklardı.

Western filmlerinde resmedilen kanunsuz “vahşi batıdan” çok daha “vahşi”, çok daha “kuralsız”, çok daha “acımasız” bir mecraydı bu yeni mecra. İnsanların ardlarında bıraktıkları gerçekliğin hemen hiçbir kuralı bu alemde geçerli değildi. Bu yeni “topraklarda” temel adab-ı muaşeret kurallarına uymak şöyle dursun, çocuk pornosundan, kiralık katil tutmaya, bomba imalatından uyuşturucu satışına kadar her şey yapılabiliyordu.

agent_smith_by_tep0senMatrix filminin yapımcıları olan Wachowski Biraderlerin “Ajan Smith” ismiyle müşahhas hale getirdikleri karakterle de hiç geç olmadan tanıştık. Onlar da işin devlet ve güvenlik tarafında duruyorlar, gizliden gizliye sanal dünyanın tüm sakinlerini izliyorlar, bu zamana kadar en kudretli krallara, tiranlara, diktatörlere bile nasip olmamış bir gücü avuçlarında tutuyorlardı.

Filmdeki esas unsur olan, insanların içinde uyutuldukları sanal mecrada sömürülmelerinin de sosyal medya zeminindeki karşılığı aşikârdı: sosyal medya siteleri bizlerden para istemiyor oldukları halde dünyanın en büyük kârlarını elde ediyorlardı. Sanal çağın, dijital düzenin “aforizması” ortaya çıkmıştı:

“Eğer ürün için bir ödeme yapmıyorsan, o zaman üzerinden kâr edilen ürün bizzat sensin demektir.”

* * *

facebookFacebook bizim Matrix’imiz. Öylesine renkli, canlı, hareketli bir sanal gerçeklik ki bu, ondan mahrum geçirdiğimiz saatlerde kendimizi -bu filme de ilham veren- Jean Baudrillard’ın deyimiyle “gerçekliğin çölünde” hissediyoruz.

Gelişen teknolojinin insanların ceplerine yerleştirdiği, bir zamanların casusuluk filmlerinde bile fantezi sayılan dijital kameralar, dünyamızda yaşanan kanlı savaşların en acı enstantanelerini sosyal medya vasıtasıyla evlerimizin içine kadar taşıyor. Şiddetin pornografisi en muhafazakâr hayatları bile ucundan köşesinden işgal emeye başlıyor. Yanmış bedenler, kopmuş vücut parçaları, hatta kafa kesme videoları, zihnimizle “sörf yaparken” sağımızda solumuzda “görüverdiğimiz” alelâde manzaralara dönüşüyor.

Normal hayatta asla sosyalleşemeyeceğimiz, fiziken bir arada bulunmayacağımız gerçek insanların sanal âlemdeki versiyonlarıyla zihnen bir araya gelip, kâh dost kâh düşman oluyoruz.

İsimlerimizin başına T.C. yazarak, siyasilerin birbirleriyle çelişen sözlerinin yanyana koyup yayınlayarak, ya da profil resmimizi değiştirerek büyük bir siyasi mücadelenin bayraktarlığını yaptığımıza inandırıyoruz kendimizi.

Meşhur bir simânın yanına yazılmış uydurma lafları beğenip paylaşarak kültüre/irfana kendi “naçizâne” katkımızı yaptığımızı, sanal dünyadaki arkadaşlarımıza derin mesajlar verdiğimizi düşünüp mutlu oluyoruz.

Tamamen uydurma bir metni kopyalayıp çoğaltarak hukukî bir görevi yerine getirdiğimize, sırf bunu yaptığımız için “sanal topraklarda” yaptıklarımızdan gerçek hayatta kanunen sorumlu tutulmayacağımıza inanıyoruz.

Bir tekerlekli sandalye yahut ameliyat masasında yatan bir çocuk resminin yanına yazılmış sözlerin doğruluğuna hiç şüphesiz inanıp o mesajı paylaşarak bir çocuğa tekerlekli sandalye kazandırdığımızı sanıyoruz.

“Peygamber efendimizin ayak izini kaç kişi beğenir” ya da “kahraman komandomuzun resmini paylaş hainler çatlasın” türünden kâh aptalca, kâh artniyetli provakasyonların gönüllü yayıcıları oluyoruz.

Suriye’de çekilmiş bir savaş fotoğrafını Şırnak’a aitmiş gibi, aslında hiç varolmamış, dijital olarak üretilmiş bir savaş aracı fotoğrafını ülkemizin ürettiği gizli bir silahmış gibi paylaşıyoruz.

Jean Baudrillard’ın “bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin, modeller aracılığıyla türetilmesi” şeklinde tanımladığı “hipergerçek” yani simülasyon tam da bu.

Ve biz sosyal medya sakinleri olarak -tıpkı Matrix sakinleri gibi- bir hipergerçeklikte yaşıyoruz.

* * *

TwitterSanal dünya her geçen gün genişliyor ve gerçek dünyadan mütemadiyen göç alıyor. Gerçek dünyadan neredeyse tamamen elini ayağını çekip sosyal medyada yaşamaya başlayan insan sayısı azımsanamayacak kadar artmış vaziyette. Sosyal medya denilen yeni mecraya neredeyse o mecrayı icad edenlerle eş zamanlı olarak taşındık denilebilir. 2015 yılında ülkemiz nüfusunun neredeyse yarısının Facebook kullanıcısı olduğu açıklandı. Daha 2011 yılında Twitter’da en çok kullanıcısı olan beşinci ülke olmuştuk bile.

Bu yeni mecraların, bu acayip sanal toprakların yeni bir dili, yeni kuralları, yeni problemleri var. Asırlardır süren inkırazın çocukları olarak nasıl sanayi devriminin getirdiği yeniliklere intibak sıkıntısı yaşadıysak, dijital devrim karşısında da elimiz ayağımız birbirine dolaşıyor.

Yaşadığımız süreç pasif ama yoğun bir maruz kalma şeklinde tezahür ediyor. Üretemediğimiz, doğru düzgün katkı sağlayamadığımız ama öte yandan uzak da kalamadığımız teknolojiye çoğunlukla sadece “maruz” kalıyoruz. Böyle olunca da, tam kavrayamadığımız, elimize bir haritasını geçiremediğimiz dijital sularda avare avare dolaşmaktan, itilip kakılmaktan kurtulamıyoruz. Bunun yanında kuralları henüz teşekkül eden sanal dünyada “haydutluk” yapmaktan da geri duramıyoruz. Sosyal medya uzmanı denildiğinde Facebook için sahte “like”, Twitter için sahte “bot” hesapları satan kimselerin akla geldiği başka ülke var mıdır bilmiyorum.

Sosyal medyayı çok hızlı haber alınacak, tepki geliştirilecek yahut geniş kitlelerin yönelişlerini anlamak üzere analiz edilecek yeni bir sanal hayat sahası gibi değil, manipüle edilecek, karıştırılacak, istismar edilecek bir mecra gibi anlıyoruz.

Big DataTeknoloji üreticilerinin sosyal medyada üretilen devasa veriyi analiz edebilmek için boğuştukları “big data” konseptiyle henüz dedikodu seviyesinde alâkadar oluyoruz.

Yeni sanal topraklara diğer ülkelerin insanları gibi yerleşemiyoruz. Sanal dünyanın illegal, işsiz, niteliksiz ve yaramaz göçmenleriyiz sanki. Halbuki bu yeni dünyada şerefimizle, haysiyetimizle, özgül ağırlığımızla var olmak gibi bir derdimiz olmalıydı.

Zararın neresinden dönülse kârdır diyerek derhâl işe koyulmamız gerekiyor. Bu alemde “zaman”, bildiğimiz tüm konvansiyonel topraklardakinden daha hızlı akıyor. Sanal alemde hukukumuzu oluşturmak ve işletmek atılacak adımlardan ilki sayılmalı. Tüketici pozisyonundan kendimizi çıkartamadığımız müddetçe bu “Matrix’e” enerji sağlayan bir bataryadan öte fonksiyonumuz olamayacağı ortada. Bu şekilde “büyük biraderin” tarassuttundan âzâde olamayacağımız da aşikâr. Bu noktadan hareketle kendi “milli” alternatif sosyal medyalarımızı oluşturmak için stratejiler üretmek mecburiyetindeyiz.

Dijital dünyada iletişim etiğimizi oluşturmak hatta bu konunun dinî vechesini dahî ihmal etmemek de diğer mühim bir husus. Belki de daha hiç gecikmeden bir “internet ilmihali” üretmemiz lazım. Ferdlerin ahlaki terbiyesi için sanal irfan merkezleri, “dijital seyr-i sülûklar” tasarlamamız lazım. Sahih kaynaklara -ikinci üçüncü elden değil- doğrudan erişim imkânı ile mücehhez, yeni toprakların dilinden ve usullerinden haberdar “internet vaizleri” yetiştirmemiz lazım.

Sanal topraklar zihinlerin birbiriyle doğrudan etkileşime geçtiği bir zemin. O yüzden toplumların asırlara yayılan zihinsel ve duygusal değişimleri artık çok daha kısa süreler içerisinde yaşanabilir hale geliyor. Tarihin görmediği hızda dönüşümlere kapı açan bu vaziyet aynı anda hem büyük bir tehdit oluşturuyor hem müthiş bir fırsat sunuyor. Eğer bu fırsatı kullanabilirsek belki kaçırdığımızı sandığımız trenleri yeniden yakalama imkânını bulabiliriz.

Atalar “insan düştüğü yerden ayağa kalkar” demişler ama idrak ettiğimiz bu “acayip zamanlarda” belki işler biraz değişmiş olabilir. Belki gerçek hayatta düştüğümüz yerden bu sefer sanal topraklarda ayağa kalkabiliriz. Kim bilir!


Bu yazı Hece Dergisi’nin “DİJİTAL/SAYISAL KÜLTÜR ÖZEL SAYISI’nda yayınlanmıştır.

Âlimlerin İnternetle İmtihanı

Yine İslami meselelerin çokça tartışıldığı günler yaşıyoruz. Gerçek İslam nedir, temsilcisi kimdir, kim değildir gibi içinden çıkılması zor sualler havalarda uçuşuyor.

Bu tartışmalar arasında, profesör unvanını taşıyan bazı kimselerin açık açık, halkın Kur’an meallerini, hatta tefsirlerini okumasının sakıncalı olduğunu ifade ettiğini işittik.

Gerekli altyapısı olmayan kimselerin Kur’an’ı anlayamayacaklarını, avam için dört-beş kısa surenin bilinmesinin yeterli olduğunu söylediler. Büyük Osmanlı medeniyetinde altı yüz sene boyunca Türkçe meal-tefsir yazılmadığını, bunun da kendi fikirlerini desteklediğini iddia ettiler.

Kur’an’ı, üzerinde sadece “ehli” olan âlimlerin konuşabildiği akademik bir çalışma alanı gibi görmek isteyenlerin iddiaları aslında hiç de yeni sayılmaz.

Geleneğimizde “âlim” kimselerin ilimlerinin derinliğini anlatmak ve cahil “avam tabakalarını” ilahiyat tartışmalarından uzak tutmak için anlatılan efsaneler çoktur.

Hayatı boyunca hiç uyumayıp ya ibadetle, ya okumayla sabahları getiren büyük âlimler, bütün tabii ilimleri mükemmelen kavradıktan sonra batıni ilimlerde derinleşen şeyhler, hem fıkıh, hem hadis, hem tarih, hem felsefede ordinaryüs sayılan üstatlar vs. ile ilgili ne hikâyeler vardır. Bir okuyuşta bin sayfalık kitapların her kelimesini ezberleyenler, milyon tane hadisi ravi zincirleriyle birlikte ezberden sayabilenler, en ağır kitapların sayfalarını para sayar gibi çevirerek okuyanlar yetmez, bir de bu “seviyede” olanların buluşup fikirlerini birbirlerine anlattıkları “manevi” toplantılar, sanal kongreler olduğu anlatılır.

Bunun ardında hangi psikoloji vardır? Samimi bir fitne endişesi mi? Zümre dayanışması mı? Rant paylaşmama çabası mı? Ruhbanlık hevesi mi? Akademisyen kibri mi? Uzun uzun tartışmak gerekir.

Ardında hangi düşünce olursa olsun, asırlardan süzülüp gelen bu geleneksel yaklaşımın artık sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum.

Bilgi kaynaklarının sınırlı ve zor ulaşılabildiği, ilim tahsilinin, zekânın yanı sıra maddi güç ve uygun lojistik şartlar istediği dönemler geride kaldı. Bu eski dönemlerin bakiyesi anlayış, ancak devekuşu misali kafalarını kuma gömen taraftarlar bulabilir.

İnternet, bilgiye dair hemen herşeyi değiştirdiği gibi bu tür yaklaşımları da geçersiz kıldı.

Artık o “büyük” âlimlerin ilimlerini borçlu oldukları kaynaklar okuma yazma bilenlerin bir “tık” ötesinde. Hele hele dil bilenler için hem orijinal kaynaklar, hem onların çeşit çeşit şerhleri, tenkitleri küçücük gayretlerle, zahmetsizce erişilecek yerlerde. Sadece “bizim” bakışımız da değil, hak sayılmış sayılmamış tüm diğer mezheplerin, ilmiye sınıfının muteber bulmayıp ademe mahkum ettiği kimselerin görüşleri, hatta düşmanların, oryantalistlerin bakışları bile “avamın” erişimine açılmış vaziyette.

El hak! Herkesin kullanımına açılan bilgi ummanın dalıp da içinden işe yarar, sağlıklı bilgiler çıkartabilmek için bir altyapı, bir disiplin şart, “istinbat” için bilgi, gelişmiş bir muhakeme kabiliyeti, ilmi metodolojiler vs. lazım ama şu da bir hakikat ki perde kalktı ve o metodolojilere göre avam için çıkarımlar yaptığını ileri süren çok kimsenin tartışılmaz mevkileri sarsılıverdi. Çünkü onların o yorumlarının karşısında aynı derecede sağlam temellere dayanan başka yorumların da mevcut olduğu görüldü. Yahut o “yorumlardan” bazı yorum sahiplerinin rant devşirdiği anlaşıldı! Ya da “kelli felli” âlim kisvesinde bazı kimselerin sadece papağan misali eskilerin yorumlarını tekrarladıkları, akıllarını devreye hemen hemen hiç sokmadıkları ortaya çıktı.

İnsanların en azından bir kısmı, ölüp gittiklerinde verecekleri hesap esnasında “ama ben filanca âlimden şöyle işitmiştim” türünden mazeretlerin nasıl geçersiz olacağını şimdiden kemiklerine kadar hissediyorlar. Üstelik kendilerine mutlak hakikat diye öğretilen şeylerin bir kısmının sübjektif yorumlar olduğunu da fark ediyorlar.

Din adamlarımız artık halka yorumlanmış bilgi satma tekelini ellerinde tutamayacaklarını görmeli, bu boş hevesten vazgeçmelidirler.

Yeni açılan internet pazarında, cerbezeli, karizmatik, ağzı laf yapan herkes heybesindekini satmaya kalkacaktır ve kör atın kör alıcısı olur hesabı, alıcılar da bulacaktır.

Bu dakikadan sonra gerçek âlimlere düşen, insanları ellerinden tutup, kendi varabildikleri zihinsel menzillerde dolaştırmak yerine, bilebildikleri en yüksek zirvelere çıkartıp, görebildikleri tüm ufukları haritalarıyla birlikte onlara vermeye çalışmak olmalıdır. Herkes kendi yoluna gidecek, herkes kendi hesabını verecektir. Bunun için âlimlerin ikinci önemli vazifesi de insanlara “ilim ummanında” boğulmayıp, hayatta kalma becerilerini öğretmektir.

Twitter: @salihcenap

Internet Denilen Karanlık Sular

İnternet son yirmi senede insanoğlunun binlerce yıllık yeryüzü macerasının şeklini baştan aşağı değiştirdi. Bu tesir ne sanayi inkılabının, ne atom bombasının, ne televizyonun tesiriyle mukayese edilebilir. Meşhur IBM şirketinin son verilerine göre 2014 senesinde, Allah’ın her günü 2,5 kentilyon baytlık yahut bilgisayar terimiyle söylersek 2,5 eksabaytlık veri üretildi. Kentilyon kelimesi bugünlerde okullarda öğretiliyor mu bilmiyorum. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa bize en çok on beş sıfırlı “katrilyon” öğretilmişti.  Kentilyon bin tane katrilyon demek. Bir baytı kabaca bir harf gibi düşünürsek bu, Şekspir’in ömrü boyunca yazdığı 43 eserindeki harf sayısının yaklaşık 500 milyar katı harfe tekabül eden verinin 2014 yılının sadece bir gününde üretildiği anlamına geliyor. Yine IBM firmasının rakamlarına göre bugün dünyada mevcut toplam verinin yüzde doksanı son iki yılda üretildi.

DataNeverSleeps_2.0_v2

2014 senesinde dünyadaki internet kullanıcı sayısı iki buçuk milyara yaklaştı. Google’da bir arama yaptığınızda sizinle aynı dakika içinde aynı sayfaya bakan ve arama yapan 4 milyon insan var.  Her 60 saniye içinde 2,4 milyon insan facebook’ta bir şey paylaşıyor, 204 milyon email gönderiliyor.

1994 senesinde Türkiye’nin en profesyonel radyolarından birinde çalışıyordum. Radyomuzun arşivini teşkil eden binlerce kaset, CD, bant, plak ve DAT (Digital Audio Tape) içerisinde kendimizi çok şanslı sayıyorduk. Bir kütüphaneyi andırırcasına, duvarlar boyunca dolaşan ve yerden tavana uzanan raflara itinayla dizilmiş, etiketlendirilmiş kasetlerin görüntüsü dün gibi aklımda. Şimdi tüm o devasa arşivin tamamı serçe parmağımızdan küçük, 15-20 gram ağırlığında bir flash disk içine sığdırılabiliyor. Bir istek parçası için arşive koşup, ilgili kaseti bulup, istenen parçanın başına kadar ileri sardığımız günlerden parça isminin birkaç harfini tuşladığımızda dinlemeye başladığımız günlere geldik.

Bugün “bulut” ismi verilen teknolojiler sayesinde o küçücük flash disklere bile ihtiyaç kalmadı. Sağlam bir internet bağlantınız ve güçlü bir medya arşivi sağlayıcınız varsa, milyonlarca esere birkaç saniye içinde erişmek için tek ihtiyacınız sıradan, ucuz bir bilgisayar.

Ama tabi veriye böyle kolay ve hızlı ulaşabiliyor olmanız, otomatik olarak daha iyi bir radyocu olacağınız anlamına gelmiyor. Hâlâ yayınınıza damga vuracak, onun kalitesini belirleyecek seçimleri sizin yapmanız gerekiyor. Elinizin altında duran milyonlarca alternatif parça, ne çalacağınızı bilmediğiniz müddetçe pek bir fayda sağlamıyor.

Montaigne’in dediği gibi “hedefi belli olmayan bir gemiye hiçbir rüzgâr yardım edemez”. Ne yönden ve ne kadar şiddetle eserse essin…

Bilgi tarih boyunca neredeyse her zaman güç anlamına gelmiştir. Bugünün “güçlüleri” bu dev verilerle adeta güreşiyorlar. Ne olup bittiğini anlamak, yarın çıkacak fırtınalardan önceden haberdar olmak adına adeta tüm kelebeklerin kanat çırpışını dinliyorlar. Bu maksatla süper bilgisayarlarda çalışan akıl almaz algoritmalar, analiz yazılımları geliştiriyorlar.

Maalesef muktedirlerin veri ile ilişkisi sadece dinlemek, anlamak istikametinde değil. O verileri, belki anlamaktan da çok “manipüle etmek” istiyorlar. Çünkü “veriler”, kendileriyle henüz yeni haşır neşir olmaya başlayan ama onları süzemeyen geniş kitlelerin kolayca yönlendirilmesinde çok işe yarıyor.

Çocuklarımızın büyüdüğü dünya bizim büyüdüğümüz dünyaya hiç benzemiyor.

Bir zamanlar sadece toplumun bazı şanslı tabakalarının erişebildiği kıymetli bilgiler şimdilerde neredeyse zengin fakir herkesin evinin içine kadar servis edilir hale geldi. Bilgi ne pahalı ne ulaşılmaz artık. Şimdiki problem bilgiye ulaşmak değil, ne aradığını bilmek, bilgide boğulmamayı başarmak, doğru ve sağlam bilginin hangisi olduğunu tayin edebilmek ve ulaşılan çeşitli bilgileri sentezleyebilecek bir zihin yapısına sahip olabilmek.

Bırakın çocuklarımızı, yetişkinlerimizin bile kahir ekseriyeti bu melekelere sahip değil.

İnsanlar yavaş yavaş gerçek dünyadan sanal dünyaya taşınıyorlar. Artık çok kimsenin biri gerçek, biri sanal dünyada olmak üzere iki hayatı var. Gün geçtikçe sanal dünyada geçirilen vakit artıyor. Çünkü sanal dünya gerçek dünyadan daha eğlenceli. Her şey sanal dünyada daha kolay: bilgiye ulaşmak, haber almak, arkadaş edinmek, bir gruba katılmak ya da ayrılmak, araştırma yapmak, oyun oynamak, iletişim kurmak ve istenilen anda iletişimi kesebilmek gibi.

Aslında denizi yeni keşfeden birinin bir sandala atlayıp açılması ne kadar tehlikeliyse sanal âlemi yeni keşfeden birinin kendini sanal âleme böylesine kaptırması da o kadar tehlikeli. Bu âlemde “sörf yaparken” odasındaki sıcak koltuğunda oturuyor olmak, insanların zihinlerinin güvende olduğu anlamına gelmiyor.

Bir misal verelim. Facebook kullanıcıları mutlaka görmüştür. Sıkça paylaşılan şöyle bir metin var:

1 Ocak 2015 den itibaren sözleşme şartlarını değiştireceğini ilan eden Facebook’un yeni kullanım koşullarına cevaben, tarafıma ait her tür kişisel bilgi, görsel, karikatür, resim, fotoğraf ve videonun telif hakkının (Berner Konvansiyonu uyarınca) bana ait olduğunu beyan ederim. Bunların ticari kullanımı için daima benim onayım gerekli olacaktır!

Mevcut tebliğ uyarınca bunların ifşası, kopyalanması, dağıtılması, yayımı ya da bu profil ve/veya içeriği temel alınarak aleyhime diğer herhangi bir faaliyette bulunulmasının kesinlikle yasak olduğunu Facebook’a bildiririm. Bahse konu yasaklar, Facebook’un yönlendirmesi ya da kontrolü altında çalışan personel, öğrenciler, temsilciler ve/veya diğer her tür çalışan için de geçerli olacaktır. İşbu profil içeriği özel ve gizli bilgi niteliğinde olup, gizliliğimin ihlali yasalar kapsamında cezai işlem gerektiren bir durumdur (UCC 1 1-308-308 1-103 ve Roma Yönetmeliği

Üniversite mezunu, meslek sahibi, akıllı başlı birçok dostumuzun bu uydurma metni kopyalayarak kendilerini gerçekten sağlama alacaklarına inandıklarını müşahede ediyoruz. Ama kınanacak, ayıplanacak bir şey değil bu. Kimse onlara internette neye güvenip neye güvenmeyecekleri konusunda bilgi vermedi. Bakmayın ışıltısına! Herkesin uydurma sallar üzerinde el yordamıyla yolunu bulmaya çalıştığı tehlikeli ve karanlık bir okyanus gibi İnternet. İnsanımızın bu tehlikeli ummanlarda boğulmaması için ne yapmalı diye kafa yormamız lazım.

Salih Cenap Baydar

Twitter: @salihcenap

İnternet Girişimcilerine Acı Gerçekler

2013 yılının bu ilk günlerinde, yakın zamanlarda kafamı meşgul eden bir hususta görüşlerimi paylaşmak istedim. İkibinli yılların ortalarından itibaren Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’inki gibi hikayeler tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de “girişimcilerin” gözlerini parlatır oldu. Kısacık zamanlarda milyonlarca insana erişmenin getireceği zenginlik çok kimsenin rüyalarını süslüyor. Ancak….

Ne yazık ki iş artık hiç ama hiç kolay değil!…

Milyonlarca insana hitab edebilecek bir sistemin geliştirilmesi çok ileri düzey mühendislik bilgisi ve tecrübesi gerektiriyor. Özetle

 

“muhteşem bir fikrim var, bulurum yeni mezun birkaç yazılımcı, veririm üç beş kuruş, yazdırırım yazılımı…”

türünden düşüncelere sahip olanlar, hayallerine veda buselerini hemen verebilirler zira bu iş ne yeni mezun yazılımcıların yapabileceği bir iş, ne de üç beş kuruşa yapılabilecek bir iş!

Neden bu işin bu kadar basit olmadığını tüm cepheleriyle anlatmaya kalkarsam çok uzun bir yazı yazmam gerekir. Bu yazıda işin sadece teknoloji boyutunu, onun içinde de sadece yazılım mimarisi boyutunu ele almaya çalışacağım.

Muhteşem fikirlerimizi dünyanın kullanımına arz etmek için bir yazılım uygulaması geliştirmemiz gerekiyor. Yazılımın tıpkı yeni yapılacak bir bina gibi önce mimarisinin belirlenmesi gerekiyor. İşte ilk zorluk burada karşımıza çıkıyor: Öyle başdöndürücü gelişmeler var ki bırakın derinlemesine öğrenmeyi, neredeyse takip etmek bile çok zor. Sadece son bir sene içerisinde ortaya çıkıveren mimari bileşenleri ve yazılım trendlerini listeleyen bir çalışma rahatlıkla bir master tezi olabilir!…

Ciddi, gelecekte yeniden yazılması gerekmeden varlık gösterebilecek bir web 2.0 projesinin yazılım mimarisini şekillendirirken düşünülmesi gereken o kadar çok şey var ki! Mesela kimsenin düşünmediği en basit yerden başlayalım: “loglama“! Kod seviyesinde debugging amaçlı seviyesi belirlenebilir logging için mesela log4j, slf4j, logback gibi ilk anda aklıma gelen altenatif logging frameworkler var. Uygulama seviyesinde daha çok güvenlik amaçlı loglama (kim oturum açtı, ne işlem yaptı vs.) tamamen ayrı bir konu. Performansı düşürmeden, ayarlanabilir seviyelerde planlanmalı. Zira biliyoruz ki bu tür logları tutmak kanuni açıdan gerekli olabilir.

Güvenlik meselesi tamamen ayrı bir dünya. Authentication – Authorization için role based backend’ler kurgulanacak. Apache Shiro, Spring Security, JAAS gibi kendini ispatlamış framework’ler var ama hangisinin seçileceğini bilmek için ön çalışma sürecine ek olarak -hangisi seçilirse seçilsin- bir öğrenme süreci olacak. Arka tarafta openldap, active directory, OID gibi seçeneklerden birinin kullanılıp kullanılmayacağı da ayrı bir konu. Session management, SSL, encyrption gibi konulara hiç girmiyorum.

Artık neredeyse hiçbir modern uygulama klasik teknolojilerle kodlanmıyor. Servis odaklı mimari için de bir framework seçimi gerekiyor. REST, SOAP, WCF, RPC, JAVA RMI gibi seçenekler var. REST’i seçsen XML, JSON alternatiflerinden birini seçmek gerekiyor. Şu an RestEasy ya da Jersey gibi implemantasyonlardan birinin seçimi de önemli. Biri ya da diğerini tercih etmek için gereken araştırma-öğrenme sürecini yazmak lazım bir kenara.

Yoğun servis odaklı bir sistemde gelen mesajlar için bir queing mekanizması kullanmak artık şart. Asenkron çağrılarla gelen mesajların mutlaka işlendiğini garanti etmek için seçebileceğimiz messaging framework’ler içinde ilk aklıma gelenler ActiveMQ, OpenMQ, FuseMQ, RabbitMQ.

Ana platform için JAVA tarafında J2EE, Spring 3, EJB 3, JSF 2 gibi alternatifler var. Her biri kendi içinde derya deniz. Frontend tabi ki çok çok önemli. Kesinlikle HTML5 uyumlu bir javascript framework seçilmeli GWT, Primefaces, Sencha, Dojo, jQuery, YUI, Prototype, MooTools.. İşin mobil tarafı unutulmamalı: Sencha Touch, jQuery Mobile, vs….

Mobil uygulamalar, IOS, Android ve artık Windows 8 platformları için Native Os App olarak ayrı ayrı mı geliştirilecek. HTML5 tabanlı bir çözüm mü olacak? PhoneGAP gibi hem crossplatform hem native bir yol mu seçilecek…

Abartmamak için service orchestrationESB konularına girmiyorum ama UltraESB, FUSEESB, Apache Camel, Apache ServiceMix, Mule, WSO2, Talend alternatifleri bir yerlerde bekliyor.

ORM kullanılıp kullanılmayacağı önemli bir karar. Hibernate 4 en kuvvetli aday ama performans üzerinde olumsuz etkisi ortada. MyBatis ya da Apache DBUtils gibi tam ORM sayılmayan daha lightweight kütüphaneler tercih edilebilir. Tabi relational database kullanacaksak. Şu an trend NoSQL veritabanları yönünde. Meşhur Bigdata konsepti gündemdeyken artık  MySQL-MariaDB, PostrGreSQL, MsSQL, Oracle, DB2 gibi veritabanları pek tercih edilmemeye başladı. Yeni adaylar sayıca bayağı çok: MongoDB , Cassandra, CouchDB, Redis, Riak, HBase, Couchbase, Neo4j, Hypertable, ElasticSearch, Accumulo, VoltDB, Scalaris.

Bu yazdıklarım sadece JAVA tarafındaki alternatifler. PHP ve .Net tarafında bu derece haberdar değilim doğrusu. Ruby On Rails hatta Python gibi popülerlik atağındaki teknolojileri daha da az biliyorum. Mesela son zamanlarda bir Node.js humması var ki şu anda daha yeni yeni bakmaya başladım…

Yazılım mimarisinin belirlenmesi derken kastettiğim bu kadar çok alternatif arasından doğru seçimleri yaparak kimliklendirme, yetkilendirme, loglama, servis, ui, ve temel db işlemleri gibi herşeyin standardize edildiği bir integrated framework’un hazırlanması. Bütün bunlar görüldüğü gibi, “yeni mezun yazılımcı çocukların” falan altından kalkabileceği şeyler değil. Hatta çok tecrübeli bir mühendisin dahi altından kalkabileceği şeyler değil. Birkaç tane ateş gibi, meraklı, araştırmacı, neyin ne olduğunu bilen, işin belli bir kısmına iyice odaklanmış, mesleğini seven, tecrübeli mühendisi bir araya getirmek ve birlikte çalıştırabilmek lazım. Bunun için bol bol para ve ayrıca da zaman lazım. 2000’lerin başlarında, hatta ortalarında olsaydık belki Zuckerberg tarzı (bir developer + bir iş geliştirmeci ile) bir mucize gerçekleştirme şansımız daha fazla olabilirdi ama artık milyonların aktif kullanıcının yoğun kullanımını hedefleyen web 2.0 projeleriyle rekabet edebilecek yeni sosyal medya projeleri çok ciddi yatırım gerektiriyor maalesef. Sosyal medya olarak değerlendirilecek, yani milyonlar değilse bile yüzbinleri kendine çekebilecek fikirlerin düşük bütçelerle hayata geçirilmesi çok zor.

İşin kötüsü tüm bunların sağlanması da başarıyı garanti etmiyor. Yüksek bütçeler, tecrübeli mühendisler ve yüksek motivasyon sağlansa da başarıyı yakalamak biraz şans işi. Google Plus, arkasında google olmasına rağmen beklenen başarıyı yakalayamadı mesela. Ne maddi destek sıkıntısı vardı, ne teknoloji, ne tanıtım… Ama olmadı işte…

Şu an bir kamu kurumunun altyapısının tasarlanması için bu konularda kafa patlatıyor, araştırmalar yapıyorum. Devletin projelerine bakıyorum hepsi rezil durumda. Yöneticiler vaziyetten habersiz… Mesela son zamanda ortaya çıkan redhack’in YÖK EDYS’sini patlatması hadisesine bakın. Güvenlik işini, dünyadan habersiz junior adamlara bırakırsanız işte aynen böyle madara olursunuz. Bunun, sizin “muhteşem fikrinizin dünyayla buluştuğu” bir sosyal medya sitesinde yaşandığını, insanları gizli ya da sınırlı olarak koyduğu kişisel bilgilerinin ortaya döküldüğünü düşünsenize! O gün o site biter…

Kimsenin hayallerini yıkmak istemem ama bu yola çıkacak olanlar en azından ne ile uğraştıklarını bilsinler istedim. Bir twitter, bir facebook, bir instagram kurgulamak, öyle Joomla ile WordPress ile web sitesi kurmaya ya da (.net’ci arkadaşlar alınmasın ama) Visual Studio’da sürükle bırak yöntemleriyle web uygulaması yapmaya benzemez.

Salih Cenap Baydar – http://www.baydarbilisim.com