Zor Olanı Söylemek

Zor Olanı Söylemek

Çok işitmişizdir: İslam’da bir ruhban sınıfı yoktur!

Bunu söylemek çok kolay.

İnsanların kafasında “ruhban” kelimesinin karşılığı yok çünkü.

Kimsenin oturup “ruhban” da neymiş diye araştıracak hali yok!

Zor olan bunu zihinlerde karşılığı olan kelimelerle ifade etmek.

Mesela şuradan başlayalım:

Rical-ül gayb” diye bir şey yoktur!

Bu da çok teknik. Bunun da halkın zihninde doğrudan karşılığı yok.

O zaman şunu söyleyelim:

Üçler, yediler, kırklar diye bir şey yoktur!

Ne Kur’an’da ne hadiste bulabilisiniz bunları. Tamamen uydurmadır.

Devam edelim.

Abdal, eren, evtâd, revâsî, nukebâ ve nucebâ, gavs, kutup diye bir şey yoktur!

Bu sıfatlar insanların kendi kendilerine uydurdukları sıfatlardır.

Kendisine “en büyük veli” denilenler de dahil olmak üzere kimsecikler gaybı bilemez.

Kerametleri kendilerinden menkul bazı seçilmiş kişilerin mânâ aleminden haber getirebildikleri yalandır, en iyi ihtimalle kendi kuruntularıdır!

Tayy-i mekân, bast-ı zaman diye bir şey yoktur.

Kendine Allah dostu denilen bazı kimseler bir takım süper güçlere sahip değillerdir. Doğal afetleri engelleyemezler, hava durumuna müdahale edemezler.

Mehdi, mesih falan gelmeyecektir.

Peygamberin soyundan gelmenin, “seyit olmanın” insanı taşıdığı bir üst varlık seviyesi yoktur.

Sevgili peygamberimiz tebliğ vazifesini tamamlayıp vefat etmiştir.

Temessüller, yakaza halinde peygamberimizle sohbet etmeler yalandır.

Rüyalarla amel edilmez. Rüyalar bırakın başkalarını, bizzat göreni bile bağlamaz.

Allah’la rüyada yahut uyanık halde görüşüp talimat aldığını söyleyenler ruh hastasıdır.

Ölmüş gitmiş sahabeler, dervişler, âlimler, devlet adamları paralel evrenden dünyayı idare etmezler. Toplantılar yapıp bir takım zevatın rüyaları vasıtasıyla talimatlar iletmezler.

Belli bir tarikatin filanca koluna mensup olmak kimseyi cehennemden korumaz.

Üzerine “ism-i şerif” diye nitelenen arapça kelimeler yazılmış büyülü kefenler de, “nal-ı şerif” diye satılan deri terlikler de cehennem ateşine karşı koruma sağlamaz. Ama onları pazarlayan şarlatanları zengin edebilir.

Allah bir takım kullarına seçilmiş olduklarını bilgisayar yazıcısından aldıkları çıktılarla bildirmez.

Vahyini peygamberlerine bile Cebrail a.s. vasıtasıyla gönderen Allah kimseye ilhamla kitap filan yazdırmaz.

Hiçbir ölmüş şeyh, yarım kalmış kitabını halefinin rüyasında dikte ettirerek tamamlayamaz.

Tövbe almak diye bir şey yoktur. Tövbe, araya kimseyi karıştırmadan Allah’a edilir.

Üstünlük sadece takvadadır ama bu üstünlük, karşılığını öbür dünyada bulacak bir üstünlüktür.

Bu dünyada hiç kimse ibadetiyle, ilmiyle, riyazetiyle, Allah ile sıradan insanlar arasında bir ara seviyeye yükselmez, sıradan insanların tabi olduğundan farklı ilâhi yahut fiziki kurallara tabi olmaz.

***

Bizim gelecek tepkileri göze alıp bu ve bunun gibi “acı gerçekleri” dile getirmemiz çok bir şey ifade etmez. Bunları diyanetin ve halkın itibar ettikleri alimlerin söylemesi gerekir. Hem de lafı dolandırmadan, istisnalar koymadan.

Yoksa bu bataklık daha çok hastalık üretecek.

Hür İrade Bir İllüzyon mu?

Hür İrade Bir İllüzyon mu?

SchopenhauerÜnlü Alman filozof Arthur Schopenhauer, 1839 yılında Norveç Kraliyet Bilimler Akademisi’ne sunduğu “Hür İrade Üzerine” (Ueber die Freiheit des menschlichen Willens) başlıklı makalesinde genel olarak insanların “hür irade” diye bir şeye sahip olmadıklarını ileri sürdü. Ona göre insan sadece bir takım öncül sebeplere ve muharriklere tepki veren bir varlıktı.

Schopenhauer, bu konudaki görüşlerini “Makaleler ve Aforizmalar” isimli eserinde şöyle bir aforizmayla özetlemişti:

İnsan istediğini yapmakta hürdür fakat ne isteyeceğini öngörmek insanın elinde değildir.”

libetSchopenhauer’dan yaklaşık bir asır sonra, 1983 yılında Benjamin Libet isimli Amerikalı bilim adamı dünyayı şoka sokan bir keşif gerçekleştirdi. Libet, biyoelektromanyetizmanın insan bilinciyle ilintili olarak nasıl çalıştığını inceliyordu. Gelişen elektronik hassas ölçüm cihazlarıyla yaptığı deneylerle, bir şeyi yapmaya karar vermemizle onu yapmamız arasında yaklaşık 350 milisaniyelik bir gecikme olduğunu ortaya koydu. Biz daha bir fiili gerçekleştirmeyi istediğimizin farkına varmadan önce beynimiz o fiilin emrini veriyordu. Yani gerçekte bir karar, biz daha onu almadan yürürlüğe girmiş oluyordu.

Bu buluş özgür irade kavramının temelden sorgulanmasına yol açtı.

Libet özgür iradeyi reddetmiyordu. Özgür iradenin sadece, şuurumuzun bir isteğimizin eyleme dönüşmesine izin vermek ya da bunu engellemek için karar verirken kullandığı bir çeşit veto gücü halinde var olduğunu ileri sürdü.

Yani Libet’e göre ne isteyeceğimizi kontrol edemiyorduk ama o isteği hür irademizle reddetmek ya da kabul etmek için saniyenin üçte biri kadar zamanımız vardı.

Amerikalı sosyal psikologlar Dan M. Wegner ve Thalia Wheatley, 1999 yılında American Psychologist dergisinde “Aşikâr Zihinsel Nedensellik, İrade Tecrübesinin Kaynakları” (“Apparent Mental Causation, Sources of The Experiences of Will”) başlıklı bir makale yayınladılar. Bu makale çok ciddi tartışmalara sebep oldu zira araştırmacılar makalelerinde Libet’in bulgularından bir adım öteye geçerek “hür irade” diye bir şeyin hiç mevcut olmadığını ileri sürüyorlardı!

Wegner ve Wheatley, makalelerinde, hayatımızda hür irademizle kararlar aldığımızı “sandığımızı”, aslında hür iradenin beynimizin ya da şuurumuzun bize oynadığı bir oyundan başka bir şey olmadığını söylüyorlardı.

Araştırmacılara göre herhangi bir seçimi şuursuzca yaptıktan “sonra” beynimiz tarihi yeniden yazarak o seçimi kendimiz yapmış gibi inanmamızı sağlıyordu.

Makalede şöyle bir örnek veriliyordu: Hiçbir esintinin olmadığı bir günde bir parkta oturduğunuzu düşünün. Bir ağaç dalına bakıyorsunuz, aklınızdan şimdi bu dal hareket edecek diye geçiriyorsunuz ve o anda hareket ediyor. Başınızı çevirip başka tarafa bakıyorsunuz ve sonra tekrar dönüp dala bakıyorsunuz. Şimdi hareket edecek diyorsunuz ve dal yine hareket ediyor. Bu her seferinde böyle olursa bir süre sonra dalı kendinizin hareket ettirdiğini düşünmeye başlarsınız. Bu örnek ağaç dalı için biraz garip gelse de elimizi kolumuzu oynatmamızın bundan bir farkı yoktur. Ağaç dalı ne kadar bizim irademizle hareket ediyorsa elimiz kolumuz da o kadar bizim irademizle hareket etmektedir!

Araştırmacılar ellerimizi kollarımızı hareket ettirmemizin dalı hareket ettirdiğimizi “sanmamız” gibi bir illüzyondan ibaret olduğunu, aslında kolumuzu kaldırmaya karar vermediğimizi, kolumuzu kaldırdıktan sonra buna karar verdiğimize inandığımızı iddia ediyorlardı. Çeşitli deneylerle de iddialarını destekliyorlardı.

Wegner ve Wheatley’den Yaklaşık onyedi sene sonra Yale Üniversitesi’nden Adam Bear ve Paul Bloom isimli iki araştırmacı Wegner ve Wheatley’in iddialarını yeni bir deneyle test ettiler.

Red-Dot-Illusion_rev01Deneye katılan her kişinin önüne bir bilgisayar monitörü koyuldu. Ekranda beş tane beyaz nokta görünüyordu. Katılımcılara bu beyaz noktalardan birinin kırmızıya dönüşeceği söylendi ve onlardan hangi noktanın kırmızıya dönüşeceğini tahmin etmeleri istendi.

Burada bilgiye, ipuçlarına dayalı bir tahmin söz konusu olmadığından katılımcılar -bizdeki amiyane deyimle- “kafadan atacaklardı”. Sonra da tutturup tutturmadıklarını söyleyeceklerdi. Normalde teorik olarak beş seçenek olduğu için doğru tutturma ihtimali olan yüzde yirmi oranı hemen gözlemlendi. Fakat “tahmin” için verilen süre azaltıldıkça “tutturduğunu” söyleyenlerin oranı artmaya başladı. Zaman kısaldıkça beyin devreye giriyor ve hiç alakası olmadığı halde katılımcıların doğru seçimi yaptıklarına inanmalarını sağlıyordu. Tahmin için verilen zaman uzadıkça bu “illüzyon” ortadan kalkıyordu ki bu da katılımcıların araştırmacıları ve kendilerini aldatmadığının bir deliliydi. Katılımcılar samimi olarak doğru cevabı tutturabildiklerine inanıyorlardı.

Burada bahsedilen iddialar, sinirbilim ya da psikoloji sahasında bir takım bilimsel tartışmaların çok ötesinde bir anlam taşıyor. Çünkü eğer bu iddialar doğruysa insanlığın üzerine kurulu olduğu bir çok temel kabulün yeniden sorgulanması gerekiyor. Hatta beeli bir bakış açısından bakılırsa, iyilik-kötülük, doğru-yanlış gibi kavramlar bile ortadan kalkıyor. Eğer seçimlerimizi hür irademizle yapmıyorsak, bilinç altımızın biraz geçmiş tecrübelerimize, biraz genlerimize, biraz da çevresel şartlara göre yaptığı seçimi kendimiz yaptık sanıyorsak yaptıklarımızdan nasıl sorumlu tutulabiliriz?

Bu argümanın son yıllarda Amerikan mahkemelerinde suçlu avukatlarınca kullanılmaya çalışılması da gayet enteresan. Avukatlar katil ya da hırsız müvekkillerini şöyle savunmaya çalışıyorlar: “Eğer kolumuzu hareket ettirmek gibi basit bir kararı bile biz veremiyorsak cinayet yahut hırsızlık gibi son derece karmaşık bir eylemden nasıl sorumlu tutulabiliriz. Sorumlu olsa olsa beynimiz, genlerimiz, yetiştirilme tarzımız ve çevremiz olabilir!”

Özgür irade diye bir şey olmadığına inananlar bu sebepten ölüm cezasını yanlış buluyorlar. Beynindeki ya da genlerindeki bir sıkıntının neticesi seri katil olan biri, başka insanlara zarar vermemesi için hapsedilebilir ama nasıl bir kasırgayı ya da depremi sebep olduğu yıkımdan dolayı cezalandırmak söz konusu değilse o kişiyi idam etmek de söz konusu olmamalı diyorlar.

Bu meselenin başka veçheleri de var.

Kuantum fiziğinde ortaya çıkartılan o meşhur “gözlemci gözleneni değiştirir” ilkesi burada da iş başı yapıyor.

Deneyler gösteriyor ki özgür iradeye sahip olduğuna inanmayan insanlar suç işlemeye, bencilliğe ve depresyona daha eğilimli oluyorlar. Kendi iradesi ile kararlar alıp uyguladığına inanan insanlar ise kurallara uyma, işte başarılı olma, yardımsever ve cömert olma konularında diğerlerinden daha önde oluyorlar.

Özgür iradenin olmadığını savunan bilim adamları buradan hareketle ikiyüzlü sayılabilecek bir pozisyon alarak şunu söylüyorlar: “Hür irade diye bir şey yok ama insanların bunu bilmesi dünyayı yaşanacak bir yer olmaktan çıkartır. Bencillik, acımasızlık, kötülük ve her türden suç artar. O yüzden bu gerçeğin kitlelerce bilinmemesinde fayda vardır!”

Bilimsel temellere dayandırılmış ve geniş kitlelerce benimsenmiş bir nihilizmin tüm toplum üzerinde yıkıcı bir etki yapacağı konusunda bu bilim adamları haklı görünüyor ama belki Müslümanlar olarak meseleye bizim de sunabileceğimiz farklı bir perspektif olabilir.

İşin doğrusu bahsedilen bu yaklaşımın arkasında deterministik, naturalist ve netice itibariyle dinsiz bir hayat kavrayışı var. İnsanların hür -ya da cüz’î- iradeye sahip olmadığı bir dünyada dinden de bahsedilemez. Zira bu mantığa göre doğru ya da yanlışı seçmek diye bir şansımız yoksa insanlar yaptıklarından sorumlu tutulamazlar.

Öte yandan bu kavrayış insanı, fatalistik yahut bizdeki karşılığıyla “cebriyyeci” bir varlık algısına da götürülebilir. Yani yapıp ettiklerimizin önceden belirlenmiş bir kaderin kazasından ibaret olduğu ve bizim onlar üzerinde hiçbir etkimizin bulunmadığı düşüncesine.

Hür irade konusunda kafa yoran Müslümanlar doğal olarak ilk kaynak olarak Kur’an-ı Kerim’e başvurmak zorundalar. Kur’an-ı Kerim’de insanların hür iradeleriyle seçim yapabileceklerini söyleyen ayetler var. Örnekleyecek olursak:

Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
(Şems, 7-9)

Biz Kur’an’ı, insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu peyderpey indirdik. De ki: “Ona ister inanın, ister inanmayın.
(İsra, 106-107)

De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.”
(Kehf, 28)

Şüphesiz bunlar bir öğüttür. Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
(Müzzemmil, 19)

İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
(Nebe, 39)

Dileyen onu düşünüp öğüt alır.
(Abese, 12)

Öte yandan bahse konu tartışmaları Müslümanlar açısından son derece ilginç hale sokan başka ayetler de var:

O, âlemler için, içinizden dürüst olmak isteyenler için, ancak bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
(Tekvir, 27-29)

İşte bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine ulaştıran bir yol tutar. Allah’ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(İnsan, 29-30)

Bu ayetlerden çok farklı çıkarımlar yapılabileceği ortada.

Hür iradenin reddi konusu hemen hicri I. Asırda müslümanların gündemine giriyor. Ca’d b. Dirhem ve Cehm b. Safvan, insanın fillerinde zorunluluk altında olduğunu, insanın iradesinin ve gücünün olmadığını ileri sürüyorlar. Onlara göre göre insanlar fiillerinde bir mecburiyet altındadırlar, yani kendi fiillerini meydana getirirken hür bir irade ve güce sahip değillerdir. Ca’d b. Dirhem, Cehm b. Safvan ve cebr düşüncesini benimseyen diğer Cebriyye’cilere göre Allah’ın dışında hiç kimsenin, ne fiili ne de ameli olabilir. Ameller yaratılmışlara ancak mecaz yoluyla izafe edilebilir. Allah kişinin rengini, şekil ve bedenini yarattığı gibi fiillerini de yaratır. Kulun mecazi anlamda bir gücü bulunmakla birlikte bunun fiilin meydana gelmesinde herhangi bir etkisi yoktur. Ağaçların meyve vermesi, suyun akması, güneşin doğması neyse insanın fiilleri de odur.

Hicri II.asrın başlarında ortaya çıkan Mu’tezile akımının imamları ise insanın fiillerini hür iradesiyle ve kendi gücüyle meydana getirdiği iddiasındaydılar. İnsanın fiillerinde hür olduğu fikrinin ilk temsilcilerinden Ma’bed el-Cüheni, Gaylan ed-Dımışki’ye ve daha sonra Amr b. Ubeyd ve Vasıl b. Ata’ya göre; kader diye bir şey yoktu, bütün işler insanın kendi iradesiyle yapılır, insan kendi eylemlerini kendi bilgisiyle bizzat kendisi takdir ederdi. Allah’ın ezelde insanın fiillerini takdir etmesi, insan fiilleri üzerinde herhangi bir müdahalede bulunması söz konusu değildi. Allah insana özgür bir irade verip fiillerinden dolayı onu sorumlu tutmasaydı, Allah’ın insanları suç işlemeye zorlayıp, sonra da bundan dolayı insanları cezalandıracağı bir durum söz konusu olurdu ki, bu Allah’ın adaletiyle bağdaşmayacak bir sonucu doğururdu.

Emevi’ler devrinde yükselen bu kaderiyye-cebriyye tartışmalarının pratik/siyasi bir anlamı vardı. Emevi’ler işledikleri günahları, yaptıkları zulümleri meşrulaştırmak, biraz da halkta oluşan infiali hafifletmek için cebriyyeci görüşleri ileri sürmüşlerdi. Kendilerini şöyle savunuyorlardı: Böyle oluyordu çünkü Allah böyle yazmıştı. Olanlara isyan etmek kadere isyan anlamına gelirdi. O yüzden yapılacak tek şey yaşananları sineye çekmekti.

Hür iradenin yahut cüz’î iradenin varlığı ve boyutları konusu oldukça netameli bir mevzu. Bu zor kelâm problemi İslam dünyasında asırlar boyu tartışılmaya devam etti.

İlk İslâm filozofu sayılan Kindî, insanın kalbine doğan düşüncelerin tesiriyle harekete geçen iradesine bağlı olarak fiillerini meydana getirdiği görüşündeydi. Fârâbî ve İbn Sînâ’ya göre insanın iradî fiilleri onun niyet ve kastına bağlıydı, niyet fiilden önce mevcut olduğu halde kasıt fiil anında vuku buluyordu. İnsan fiillerinde hür olmakla birlikte bu hürriyet kâinatta hâkim olan küllî nizam ve kanunlarla sınırlıydı. İbn Rüşd’e göre ise Allah insana fiillerini gerçekleştireceği irade ve kudreti vermiş olduğu halde bu insanın bütünüyle hür olduğunu göstermezdi. Zira insan, tamamen ilâhî tasarrufa bağlı bulunan hâricî ve dâhilî sebeplere boyun eğmek mecburiyetindeydi.

Genellikle Cehmiyye ve Sûfiyye’nin oluşturduğu, hür irademiz olmadığını söyleyen Cebriyye’ye ait görüşlerin âlimlerin çoğunluğu tarafından hem aklî hem de naklî açıdan isabetli görülmediği anlaşılıyor. Zira bu yaklaşım ilâhî buyrukları anlamsız hale getirmek suretiyle şeriatı geçersiz kılıyor ve insanların iyi veya kötü işler yaptığını bildirip onlara çeşitli fiiller nisbet eden âyetlerle de açıkça çelişiyor.

Mu‘tezile’nin, ilâhî irade ve kudretin hiçbir etkisi bulunmadan insanın kendi kendine fiillerini yaratabildiğini iddiası da aşırı görülüp Sünnî âlimlerce şiddetle eleştirilmiş.

Orta bir yol tutmaya çalışan Eş‘ariyye de şiddetli eleştirilerden kurtulamamış. Mâtürîdî ve Mu‘tezilî âlimler, Eş‘ariyye’nin savunduğu fiil anlayışının aklî bakımdan tutarsız olan cebre götürücü bir nitelik taşıdığı hususunda birleşmiş görünüyor.

Peki Mâtürîdiyye’nin görüşleri? Mâtürîdiyye’nin yaratılmış bir varlık olan insanda Allah tarafından yaratılmayan bir cüzî iradenin bulunduğunu kabul etmesi, varlık ve yoklukla nitelendirilemeyen bir cüzî iradeye dayanarak insanın sorumluluğunu temellendirmeye çalışması da diğer kelam ekolleri tarafından eleştirilmiş.

Şimdi benzer bir tartışma tamamen başka bir yönden gündemimize dahil oluyor.

Anlaşılan o ki Allah bize bir hareket alanı, bir cüz’î irade vermiş. İstediğimizi yapabiliyoruz ama bir taraftan da bizim istememiz onun istemesine bağlı. Bazı alimler, Allah’ın iradesinin, bizim hür irademizle hareket etmemizi de sağlayabilecek şekilde tecelli edebileceğinin altını çiziyorlar! Yani Allah birşeyi dilemeden biz dileyemeyiz ama ya Allah kendi dilemeden bizim dileyebilmemizi murad ederse? Mesele çetrefilleşiyor…

Müslümanlar olarak hayatımızın her aşamasında “inşallah” kelimesini kullanarak -çoğu kez farkında olmadan- bu hakikati dillendirmiş oluyoruz. “İnşallah” Allah dilerse/murad ederse demek. Müslümanlar şunu yapacağım, bunu yapacağım, falanca iş şöyle olacak demek yerine “inşallah” diyorlar. Yani “inşallah” dediğimizde, ancak Allah dilerse/murad ederse öyle olur demiş oluyoruz!

Böylece başa döndük. Schopenhauer, “İnsan istediğini yapmakta hürdür fakat ne isteyeceğini öngörmek insanın elinde değildir.” demişti. İnsanın ne isteyeceğini belirlemenin, insanın yaratıcısı olan yüce Allah’a mahsus bir ayrıcalık olduğu aşikâr.

Burada temel problem, zaman denilen dördüncü bir boyut içinde hapis olan insanın o boyuttan tamamen bağımsız olan Allah’ın murad edişini kendi kısıtlı kavrayışıyla anlamlandırmaya çalışmasından doğuyor sanki. Cisimlerin yüksekliğinin olmadığı iki boyutlu bir dünyaya ait bir şeklin -mesela üçgenin- üç boyutlu dünyaya ait bir şekli -mesela küreyi- hiçbir zaman tam olarak kavrayamayacak olması gibi biz de sınırlı algımız ve kavrayışımızla kapasitemizi aşan bir işe soyunuyoruz.

Çeşitli bağımlılıkların tedavi süreçleri bize enteresan bir pencere açıyor. Kimi bağımlıların içlerinden gelen o isteği durdurma konusunda başarılı olduklarını, kimilerinin bağımlılıklarından asla kurtulamadıklarını görüyoruz. Yani mesela sigarayı bırakmayı can-ı gönülden istediği halde ömrü boyunca bunu başaramayan, bıraktım zannederken yeniden içmeye başlayan insanlar varken hayatının bir noktasında son sigarasını içip bir daha sigaraya dokunmayan insanlar da var. Bunu kuvvetli bir irade ile açıklamak makul görünmüyor. İnsanın iradesinin üzerinde bir irade olduğunu görmek gerekiyor.

Bu o kadar böyle ki hayatımızda ortaya koyduğumuz hiçbir iradenin garantisi yok!

Kırk yıllık koyu dindar bir Müslüman bir anda ateist olabileceği gibi Allah’a inanmayı kendince çok sağlam delillerle ömrü boyunca reddetmiş biri bir anda Allah’a inanmaya başlayabilir.

Kimbilir belki de “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” duasının Resulullah’ın en sık tekrar ettiği dualardan birisi olmasının sebebi de budur.


Bu yazı fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.
(http://fikircografyasi.com/makale/hur-irade-bir-illuzyon-mu)

http://www.scientificamerican.com/article/is-free-will-an-illusion/

 

http://www.dailymail.co.uk/news/article-3567709/Free-ILLUSION-created-brains-new-study-finds.html

 

http://blogs.scientificamerican.com/bering-in-mind/scientists-say-free-will-probably-doesnt-exist-but-urge-dont-stop-believing/

 

http://blogs.scientificamerican.com/mind-guest-blog/what-neuroscience-says-about-free-will/

 

http://www.theatlantic.com/magazine/archive/2016/06/theres-no-such-thing-as-free-will/480750/

 

http://www.independent.co.uk/news/science/free-will-could-all-be-an-illusion-scientists-suggest-after-study-that-shows-choice-could-just-be-a7008181.html

 

http://www.naturalism.org/worldview-naturalism/tenets-of-naturalism

 

http://cogsci.ucd.ie/introtocogsci/docs/Agency-1999.pdf

 

http://www.theguardian.com/law/2012/may/29/will-neuroscience-change-criminal-justice

 

https://en.wikipedia.org/wiki/Benjamin_Libet

 

http://dusundurensozler.blogspot.com.tr/2008/05/mutezile-mezhebinde-insanin-fiilleri_09.html

 

http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=130060

Bu Haliyle Bu Binada Oturamayız

Bu Haliyle Bu Binada Oturamayız

Laz müteahhitlerin sevdiği gibi sürekli kaçak kat çıkılan bir bina tasavvur edelim. Binada oturuyoruz ama binanın her tarafından garip sesler geliyor. Bir inceletiyoruz ki inşaatta deniz kumu kullanmışlar, yeterli demir yok, beton kalitesiz, su tesisatı paslanmış, musluktan akan sular hastalık taşıyor, elektrik tesisatı her an kısa devre yapıp yangın çıkartabilir.

Aklımıza derhal iki soru geliyor:

1.Bu bina ıslah olur mu?

2.Bu binayı yıksak, sağlam olduğuna emin olduğumuz temelleri üzerine daha iyisini yapabilir miyiz?

Şurası açık ki birşeyler yapmazsak bina kendiliğinden yıkılıp gitmek üzere. Gerçi şu anki standartlarından rahatsız olmayan ev sakinleri yıkıntılar arasında da yaşamayı sürdürebilir ama yıkılan evde yaşamayı kabul etmeyip evi terkedecek olanlar da az değil.

Bahsettiğim “bina”, bugünkü İslam algımız, kavrayışımız ve yaşayışımızdır.

Kimse kendini kandırmasın. Acı gerçekle yüzleşelim: bu bina yıkılmak üzeredir!

21. asırdaki İslam kavrayışımız ne adalet üretiyor, ne iyilik, ne refah ne de estetik.

Binaya her asırda eklenmiş “kaçak katlar” ve “kaçak tesisatlar” artık mütemadiyen hastalık üretiyor.

Binanın tabanından gelen tertemiz su, üst katlarda yaşayan bizlere ulaşıncaya kadar kirleniyor.

2000’li yılların “sakinlerine” bakıyorsunuz o mikroplu suları içe içe hastalanmışlar.

Bir tarafta IŞİD’çılar ellerinde kanlı kılıçlarla kafa kesiyor.

Öbür yanda taliban sünnete uyuyoruz diye sakalsız dolaşmayı yasaklıyor, put yıkıyoruz diye 1500 senelik heykelleri havaya uçuruyor.

Bir kısım tarikat mensupları saçma sapan şarkılarla danslara kendilerinden geçmeyi dindarlık sanıyor.

Diğer bir kısım “müridan”, bir takım biçare adamları, kerameti kendinden menkul şeyhleri tanrı edinip tapıyor.

Bir takım namussuzlar dini bir geçim kapısı yapmış, din satarak kitlelerin iliğini sömürüyorlar.

Beri tarafta ise ahir zaman/mehdi uydurmalarıyla beyni yıkanmış bir grup, haşhaşileri yeniden tarih sahnesine çıkartıyor.

Birşeyler yapmak, birşeyleri değiştirmek mecburiyetindeyiz.

***

Bina metaforumuzda temel kazıklarına karşılık gelen temel prensiplerimizi hatırlamamız lazım.

İster bu binayı ıslah etmeyi, ister yıkıp yeniden yapmayı seçelim, mesele temel kazıklarına gider dayanır.

Binamızın üzerine oturduğu sağlam temelleri (prensipleri) kemiren batınilik/hurufilik kurtçukları ya da sulandırarak zayıflatan sufi inhirafları gibi ne varsa kurtulmamız gerekir.

Daha somutlaştıralım.

Bizim prensiplerimiz bellidir. Hemen birkaç tanesini hatırlatalım:

Allah’tan başka tanrı tanımamak, hocalarımızı, liderlerimizi, cemaatlerimizi, kitaplarımızı, emellerimizi ya da parayı tanrı edinmemek.

Doğru söylemek, sözünde durmak, yalancı şahitlik ya da hile yapmamak, kimselere iftira etmemek, kimseyi ne amaçla olursa olsun aldatmamak.

Akrabaya, muhtaca, mazluma yardım etmek.

Haramı helal, helali haram saymamak.

Çalmamak, çaldırmamak, rüşvet vermemek, rüşvet almamak.

Adil olmak, kul hakkı yememek, ne uğruna olursa olsun kimseye haksızlık yapmamak.

Emaneti (velev ki Müslüman olmasa bile) ehline vermek.

***

Temel prensipler zaman ve şartlara göre değişmez.

Yalan her zaman ve her halde yalandır.

Kul hakkının yenebileceği hiçbir özel şart olamaz.

Bugün kim bir takım sebepler, gerekçeler uydurarak temel prensiplerin etrafını dolanıyorsa bu dinin düşmanı bellenmelidir. İsterse bunu din adına yaptığını iddia ediyor olsun.

Bugün kim “mânâ âlemi” dediği bir paralel evrenden haberler getirdiğini, Allah ile peygamber ile görüştüğünü, mesajlar aldığını söylüyorsa ya akıl hastasıdır ya yalan söylüyordur.

Bu tür hezeyanlara zemin hazırlayan tüm literatür hızlıca elden geçirilmeli, “prensiplerle” çelişen ne varsa kangren olmuş uzuv misali kesilip atılmalıdır.

FETÖ Mağdurları İçin Rehabilitasyon Programı

FETÖ Mağdurları İçin Rehabilitasyon Programı

35 sene boyunca sabırla, ince ince tasarlanmış bir darbe girişimini çok şükür ardımızda bıraktık.

Aşırı dindarlık maskesi altında çarpıtılmış bir itikadın nasıl müthiş yıkımlara yol açabileceğine gözlerimizle şahitlik ettik.

Tarih sayfalarına geçecek, asırlarca unutulmayacak bir hikâye bu.

Şimdi artık önümüze bakma zamanı.

Bu travmayı nasıl atlatacağımızı düşünme zamanı.

Görülen o ki FETÖ denilen bu örgütün açık/gizli yüzbinlerce mensubu var.

Hücre yapılanması gereği bunlar çoğu yerde birbirlerinden, diğer hücrelerin neler yaptığından haberdar değil.

Herşeyden önce başta milletine kurşun sıkan darbeciler olmak üzere hücreleri koordine eden tüm üst düzey yöneticilerin, terör örgütü liderinden aldıkları emirleri altlarına iletenlerin kesin olarak tespit edilip en ağır şekilde cezalandırılmaları şart.

Cezaevlerinde bunların uzunca bir müddet tecritte tutulmasında fayda var.

Örgütte “mahrem” diye, “hususi” diye nitelenen “pis” işlere bulaşmamış, sadece örgüte insan ve para kaynağı sağlamak için koşturan alt düzey yöneticilere ve örgüt mensuplarına gelince…

Bunlardan çalıntı sorularla sınav kazanma, bulundukları devlet kurumlarında haksızlık yaparak örgüt mensuplarına yer açma gibi suçlara bulaşanlar tespit edilmeli ve adil şekilde cezalandırılmalıdırlar. Mesela hırsızlıkla girdikleri devlet işlerinde aldıkları tüm maaşlar kendilerinden tazmin edilmelidir.

Ancak irtibatları “himmet” vermek, toplantılara katılmak, Fetih suresi ya da cevşen okumak ya da twitleri ikiye katlamak seviyesinde kalmış kesim için kitlesel bir rehabilitasyon programı yapılmalıdır.

Herşeyden önce bu aldatılmış ama suça karışmamış insanları yeniden topluma kazandırmamız gerektiği kabul edilmeli, prensip olarak benimsenmelidir.

Onları itmenin, ötekileştirmenin topluma bir faydası yoktur, bilakis derin toplumsal yaralar açma riski vardır.

Bu insanlar da bir noktada bir kült hareketi olan “cemaatin” mağduru sayılmalılardır.

Hızla saygın din adamları, psikologlar ve sosyologlardan bir heyet teşkil edilip bu insanlara nasıl ulaşılacağı belirlenmelidir.

Bu şekilde tespit edilen cemaat mensupları, haftada en az iki kez toplu terapi seanslarına gitmeye mecbur edilmelidirler. Seanslara katılım yakından takip edilmelidir. Seanslara katılmayı reddeden örgüt mensuplarının derhal devletle ilişikleri kesilmelidir.

Amerikan dizilerinde gördüğümüz “anonymous alcoholics” toplantıları gibi her katılımcının bir uzman gözetiminde cemaatte gördüklerini, yaşadıklarını diğerleriyle paylaşması düşünülebilir.

Bir bağımlılıktan kurtulmanın aşamaları olduğu gibi kişiyi senelerce ruha işlenilmiş yanlış itikatlardan, adım adım örülmüş gönül bağlarından, maddi manevi yatırımlarla pekiştirilmiş bağlılıklardan kurtarmanın da aşamaları belirlenmelidir.

Mesela örgüt üyelerinin aldatılmış olabileceklerinden en azından şüphe etmeleri, bir takım sorgulamalara girişmeleri bir aşama olabilir. Zorlamayla kişileri bağımlılıktan kurtarmak mümkün değildir.

Ortaya çıkan darbeci asker ifadeleri “karıncayı bile incitmez” bildikleri cemaatin böyle kan dökmesinin örgüt mensuplarını sarstığını göstermektedir.

Örgütün bu durumlarda devreye soktuğu inkâr mekanizması bu kez başarılı olamamıştır ancak sempatizanlar bu inkâr söylemine yeterince uzun süre maruz kalırsa kandırılabilirler. Bu yüzden hemen herkesin bildiği bilgiler değil ama ancak cemaatin içinde yüksek pozisyonda olanların bilebileceği bir takım bilgilerin, yer, mekan ve kişi isimlerinin geçtiği itirafların videoları yayınlanmalı. İfadelerin işkence altında alındığı tezviratı bertaraf edilmelidir. Darbecilerin örgüte mensup olmayan birinci dereceden akrabaları ve yakın arkadaşlarının ifadeleri de alınıp yayınlanmalı, bu kişilerin kendilerini arkasına gizledikleri Kemalist, alevi, solcu, ateist, devrimci, hatta ülkücü, İslamcı, imam hatipli kimliklerinin deşifre edilmesi sağlanmalıdır.

Senelerce süren birlikteliğin, beyin yıkamanın kalıcı, ağır ruhi ve itikadi problemlere yola açabileceği göz önünde tutulmalıdır. Bu süreç sonunda insanlar ağır depresyonlara girebilir, inançlarını yitirip dinden bile çıkabilir. Neticede dinini bu örgütten öğrendiğini söyleyen insanlar örgütün gerçek yüzünü gördüklerinde dinden soğuyabilirler. Bu insanlara başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dinin ana/sahih kaynakları tanıtılmalıdır.

Rehabilitasyon aşamasında kişiler cemaat propagandasından kesinlikle uzak tutulmalıdır. Bu süreçte cemaatle tekrar temasa geçenlere caydırıcı cezalar konulmalıdır.

Bahsedilen süreçte kişilerin itikadi, ruhi problemlerini anlatmaları, sorular sormaları teşvik edilmelidir. Yetkin, başta hadis, fıkıh ve siyer uzmanları olmak üzere umumi kabul görmüş din alimlerimiz, bu insanların sorularını açık yüreklilikle cevaplamalıdırlar.

Çoğu akademisyen tarafından bir “ekmek kapısı” zannedilen akademimizi “derde deva sadre şifa” üretimler yapma noktasına taşımak hususunda bu büyük bir fırsattır.

İki sene içinde özellikle psikoloji, sosyoloji ve ilahiyat bölümlerinde kültler, lider kültü, cemaat sosyolojisi, şakirt psikolojisi, mesih bekleme psikolojisi, kült örgüt travması sonrasında rehabilitasyon gibi hususlarda akademik araştırma ve saha çalışmaları yapılması çok önemlidir. Mehdilik/mehdiyet, masumiyet, keramet, velayet, ruyetu’r-rasul, ruyetullah, keşf, ilham, İslam’da geçerli sayılan bilgi kaynakları gibi konularda yüzlerce makale üretilmesi, halka açık konferanslar, sempozyumlar düzenlenmesi sağlanmalıdır.

Ne cumhuriyetimiz bir muz cumhuriyetidir ne devletimiz bir kabile devletidir.

Ne bizi Hutu’larız ne tüm cemaat sempatizanları Tutsi’lerdir.

Büyük devlet olmak, köklü bir devlet geleneğine sahip olmak iddiamız böyle tedbirler alıp uygulayabilmemizi mümkün kılmıyorsa boş sözlerden ibarettir.