Sapere Aude

Sapere Aude

Quintus_Horatius_FlaccusRomalı Horatius’un ta milattan önce 20 yılında söylediği, “Dimidium facti qui coepit habet: sapere aude” yani, “Başlayan yolun yarısını almıştır: Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” sözüne atıfla Immanuel Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” adlı denemesinde söylediği “Sapere aude! Habe Muth dich deines eigenen Verstandes zu bedienen! (Bilmeye cesaret et. Kendi anlayışını kullanma cesaretini göster.)” cümlesi, aydınlanma çağının felsefesini özetler.

İnsan ergin olmama durumundan kurtulacaktır. Yani “başkalarının” vesayetinden kurtularak “aydınlanacaktır”. Kendi aklını başkalarının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösterecektir.

Kulağa harika geliyor değil mi?

Fakat bu parlak ifadenin ardında birtakım problemler var!

Immanuel-KantAcaba insanların akıllarını kullanmamalarının yegâne sebebi Kant’ın dediği gibi tembel ve korkak olmaları mı?

Her şeyden önce teslim etmek gerekir ki akıl dediğimiz cihaz her insanda eşit kuvvette değil.

Herkeste aynı otomobilden yok. Kimininki kırık dökük eski bir Serçe, kimininki Ferrari! Acaba mesafe almak isteyen kimseler, kendi arabaları ile gitmekten korktukları için değil de arabalarının onları menzile ulaştıramayacağını bildikleri için toplu taşıma vasıtalarını tercih ediyor olamazlar mı?

Madem teşbihi otomobil ile yaptık oradan devam edelim.

Aracınız ne kadar iyi olursa olsun. Çalışmak için yakıta ihtiyaç duyar. Deposu boş bir Ferrari ile deposu boş başka bir araç arasında menzile ulaştırma kabiliyeti açısından bir fark yoktur.

Aklın yakıtı bilgidir.

Bilgiye erişimi kısıtlı, bilgi kaynaklarından habersiz yahut onlara karşı tamamen ilgisiz bir adam dünyanın en iyi muhakeme yeteneğine ve en kuvvetli hafızasına sahip olsa ne fayda?

Kalitesiz yakıt motoru bozar. Otomobili yolda bırakır.

Yakıtın kalitelisini nasıl ve nereden bulacağız?

Her türlü vesayeti reddederek kendi kararlarımızı almaya karar verdiğimize göre, kaliteli yakıtı nerede bulabileceğimizi “birilerine” sormak gibi bir seçeneğimiz de yok.

Ve nihayet asıl soru: Velev ki en iyi otomobile sahibiz, en kaliteli yakıtı da bulduk, depomuzu da doldurduk, nereye gideceğiz?

Quo Vadis? Fe eyne tezhibun?

Rehber istemiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Doğru olduğunu ancak “tahmin edebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

Post modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili aslında.

Aklımızı yegâne yol göstericimiz seçtik ve kendimize asla başka rehber kabul etmiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Fakat aklımız karışık, hatta bazen birbirine zıt yönleri işaret edip duruyor.

Doğru olduğunu ancak “zannedebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

İlmi en hakiki mürşit bellersek “doğru yolu” bulacağımızı, (artık her neresiyse) menzilimize onun rehberliğinde varacağımızı sandık.

Bugün iyiden iyiye tartışılan aydınlanma fikrini bir elbise gibi toplumun üzerine giydirerek toplumu dönüştürebileceklerini zannettiler yarı aydınlarımız bir zamanlar.

Sadece makyajla başka birine dönüştürülebileceğimize inanan, zorba bir çocuk kafasının mağdurları olduk.

Bir rasyonelleşme tiyatrosunun aklını karıştırdığı figüranlar…

Vesayete karşı aklımızı kullanmayı öğrenmek için güdülmemiz gerektiğine (!) inanan vasilerin zihinleriyle, hisleriyle hatta genleriyle oynadığı ucubeler…

Kim bilir, bugünkü müthiş zihinsel savruluşlarımızın sebeplerinden bazılarını da belki burada aramak lazım.

Post-modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili oldu.

Post-moderniteyi de tıpkı modernite gibi coşkuyla kucakladık!

Daha modernleşmeyi doğru dürüst kavrayamamışken, kavrayamadığımız şeylerin aslında değerlerinin itibari olduğu fikri ile rahatladık.

Teknoloji, internet ve özelde sosyal medya, insanımızın darmadağın zihnini hiçbir zaman olmadığı kadar görünür kıldı. Yazmak çizmek eskiden iyi kötü entelektüellere mahsus bir faaliyetken artık toplumun her kesimi “yazar” hâle geldi. Okumadığı halde yazan, kanaat sahibi olmak için “bilmeye”, bir altyapı edinmeye ihtiyaç duymayan insanlarımız âdeta istila ettiler mikro blogları, yorum sayfalarını.

Yazılanları okumak, insanlarımızın nasıl akıllarıyla değil, hisleriyle “düşündüğünü” görmek için kâfi.

Bir kanaate, bir fikre, bir ideale sahip olduğu illüzyonuna kapılmış, kendisini o “meşkuk ideali” uğruna kan dökmeye bile hazır hisseden insanlarımızın çokluğu dehşet verici.

Aklımı özgürleştiriyorum zannederken, hislerinden mamul dizginlerini efendilerinin eline verdiğini fark edemeyen yığınları gözlemliyoruz.

Hislerin hükümran olduğu topraklarda mantıki tutarlık aranmaz. Birbirleriyle taban tabana zıt hisler bile aynı anda aynı bünyede varlık gösterebilir. Aynı kişiye hem nefret hem hayranlık beslenebilir mesela. Ömür boyu öfkelenilen ideolojiye bir anda âşık olunabilir.

Orwell’in çift düşünce sistemi “double-think” bu topraklarda mümkündür.

Bir hayalet gemi misali her rüzgârla, her akıntıyla sürüklenen bir kitleyiz. Bu dümeni kırık, çapası kopuk geminin eninde sonunda karaya oturması mukadder görünüyor.

Post modern düşüncenin meşrulaştırdığı, rasyonelleştirdiği, kabul edilebilir kıldığı bir zihinsel kaosla karşı karşıyayız.

Herkesin fikri, kararı, tutumu saygıdeğer.

Kime düşmüş yargılamak!

Detone ses yok; Nasreddin Hoca misali herkes başkalarının aradığı perdeyi çoktan bulmuş.

Ayıp yok, yanlış yok, kötü yok. Sadece saygı duyulması icap eden tercihler var.

Güçlünün haklı oluşunun müdafaasına gerek kalmadı zira “haklı” diye bir şey yok artık!

“Hukuk siyasetin köpeğidir” cümlesinin alenen telaffuzunu mümkün kılan bir vasattayız.

İnsanlık “Sapere Aude” çağrısına uyarak her vesayeti reddetti. Aklı tanrılaştırınca Allah’a inanmaktan ve dolayısıyla Allah’ın ipine sarılmaktan vazgeçmek de kaçınılmaz bir neticeydi. Bu tercihin insanoğlunu taşıdığı ufukların hiç de vaat edildiği gibi “parlak” çıkmadığı aşikâr. Akılın rehberliği, insanlığı -sanılanın aksine- iktidarın ve neticede kaba kuvvetin yegâne belirleyici olduğu bir cangıla taşıdı.

Süslü sözlerin, sözüm ona yüksek ideallerin, artlarında gizledikleri sanılan şeyin aslında var olmadığı gün be gün daha iyi anlaşılıyor.

Kralın çıplak olduğu her geçen gün biraz daha belli oluyor.

Belki de bu kaos yeni bir düzene gebedir.

Belki şer gördüğümüzde hayır vardır.

Belki bazı insanlar unutup kaybettikleri Allah’ın ipini tekrar aramaya çıkarlar.

Kim bilir?

Reklamlar

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Dünyada yaşayan son canlıları taşıyan devasa bir tren. Dışarıda hava o kadar soğuk ki hiçbir canlının yaşamasına imkân olmadığı söyleniyor. Gündüz yok. Gece yok. Sadece kar ve buz var. Zaman yerini mekâna terk etmiş. Sabit bir hızla, hiç durmaksızın dünyanın çevresini turlayan trenin tam bir yılda tamamladığı turda geçtiği yerlere göre zaman ölçülüyor.

Trenin yolcuları iktisadi sınıflarına göre yerleştirilmişler. İdareci sınıf en önde, lokomotifte seyahat ediyor. Zenginler hemen lokomotifi takip eden modellerde gayet lüks şartlarda bir yolculuk sürdürüyorlar. Sonra orta sınıflar geliyor. Trende ön vagonlara hizmet sağlayan sınıfların vagonları takip ediyor. Nihayet fakirlerin vagonları katarın kuyruğunda yer alıyor. Açlığın, sefaletin, kirin pasın hüküm sürdüğü ışıksız bir hayatın yaşandığı balık istifi yoksulluk vagonları…

Bu distopik kurgu, il olarak Jacques Lob ve Jean-Marc Rochette isimli iki sanatçının 1982 yılında yayınladıkları “Le Transperceneige” isimli bir çizgi romanda hayat bulmuş. Hikâyeyi dünya çapında tanınır hale getiren ise 2013’te Güney Kore’li yönetmen Bong Joon Ho’nun çektiği Snowpiercer isimli filmi olmuş.

Filmde ihtiyar bir akıl hocasının yönlendirmesiyle ön vagonlara karşı bir yürüyüş, başka bir deyişle devrim başlatan kuyruktaki fakir vagon insanlarının hikâyesi anlatılıyor.

Devrim çok kanlı bir şekilde de olsa başarıya ulaştığında kahramanımız bütün yaşadıklarının bir senaryo olduğunu ve mevcut sistemin hayatiyetini sürdürmesi için kurgulanmış bir hikâyenin figüranı değilse bile oyuncusu olduğunu farkediyor.

Bong Joon Ho, filminde seyirciye pek kolay anlaşılır, pek aşikâr bir analoji sunuyor.

Aslında Matrix ve The Road gibi filmlerden, Animatrix serisindeki İkinci Rönesans bölümünden, “tabiata insanlarca yapılan müdahalenin getirdiği felaket” temasına oldukça aşinayız.

Fakat filmde anlatılan iki felaket var.

Güya küresel ısınmayı durduracağız diye göğe yaydıkları gazlarla dünyayı felakete sürükleyip hemen hemen tüm canlıların neslini tüketen insanoğlu, kalan bir avuç insanın varlığını devam ettirmek için olmasını kaçınılmaz gibi gösterdiği bir sosyal düzen kurmuştur.

İşte ikinci felaket budur.

Tabiatı ıslah edeceğim derken altüst eden insan, sosyal düzeni en güzel şekilde tasarlayacağım diye yola çıkıp zalimane ve ahlaksız bir düzen kurmuştur ki bunlar insanın aklına Bakara suresinin 11 ve 12. Ayetlerini getirir:

Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.

Bu “kötü” düzenin mütemadiyen yeniden üretilmesi gerekir.

Filmde trenin hayatı, dünyayı, ülkeleri sembolize ettiğini görmek zor değil. Trendeki minyatür dünyada kurulan iktisadi-beşeri sistemin da cari kapitalist sisteme işaret ettiği açık.

Son vagonlarda kendilerine yer bulan “fakirlerin” zihinlerini şekillendiren bir fikir var: “Lokomotifi kontrol edersek dünyayı kontrol ederiz. Dünyayı kontrol edersek kendimizi bu açlıktan, fakirlikten kurtarabiliriz.”

Gerçek dünyada bu “idealin” iki versiyonu var. Bunlardan birincisi çok çalışarak, çok gayret ederek, hem iktisadi hem teknolojik hem de beşeri sahalar da teker teker sınıf (yahut vagon) atlayarak “lokomotife” ulaşma fikri.

Filmde bu naif “ham hayalin” önüne kalın bir çizgi çekilmiş. Böyle bir yol olduğuna dair illüzyona bile gerek görülmemiş. Geriye o ideali gerçekleştirmenin sadece kanlı versiyonu kalıyor: Şiddet, kan, terör yoluyla lokomotifi ele geçirmek.

Peki, bu kanlı alternatifi adeta empoze eden idareciler neden bu riski alıyorlar?

Hiçbir işlerine yaramayan, üstelik bir de kendileri için tehlike arz eden “fakirleri” taşımaya ve beslemeye neden devam ediyorlar?

Filmde bu soruya verilen cevapları incelemeye devam edeceğiz.

Twitter: @salihcenap

Sosyal Mutantlar – 3

Mutant-Cell-Pearl-l[1]

Uzunca bir zamandır birçok mütefekkir ve münevverimiz derin içtimâî kafa karışıklığımıza dikkat çekiyor. Ama bunlardan pek azı iletişim vasıtalarından fırlatılan “sosyo-aktif” telkin bombaları eşliğinde yürütülen sosyo-kültürel gen ameliyatlarından bahsediyor.

Bu temaşa ettiğimiz, “sosyal mutantların” derdine derman arayan “sosyal mutantların” trajedisidir. Zira derde derman arayanlar da aynı telkin bombardımanının altındadır.

Unutturulmuş hayat pratiklerini, hala sağlam kalabilmiş hücrelerindeki DNA’larında bulmayı ümid edenler çoğu kez şuursuz yalpalarla çoktan kaybettikleri bir zamanın peşine düşüyorlar. Bozulmamış öze dönmek, bir zamanların sıhhatli bakışını yeniden kazanabilmek için çırpınıyorlar. Sosyal mühendisler ve onların “kötü genlerinden muvaffakiyetle arındırılırmış mutantları” ise hiç vakit kaybetmeden bu zorlu arayışı, kullanışlı kelimelerle yaftalıyorlar: irticaî, çağdışı, demode!

Bazen halimizi, verilen psikiyatrik ilaçların ve yoğun telkinlerin tesiriyle hafızasını kaybeden bir kimsenin haline benzetiyorum.

Bu kimse biran önce “kendine gelmek” istiyor.

Fakat doktorlar ve tüm çevresi ona kendisine gelmesinin bir felaket olacağını telkin ediyor.

En başta “hasta” olduğu için bu tedaviye başlandığını, tedavi kesilirse hastalığın nüksedeceğini anlatıp duruyorlar.

Ama sözüm ona hasta kendini bu tedavi altında da hiç iyi hissetmiyor.

Çünkü ilaçlar oryantasyonunu bozuyor.

Sürekli başını döndürüyor.

Dikkatini toplamasına imkân vermiyor.

Halüsinasyonlar görmesine sebep oluyor.

Geçmişini hatırlamasına mâni oluyor.

O kadar uzun süren terapiden sonra bu kişinin kendisi de “eski haline” dönebileceğine dair umudunu yavaş yavaş kaybediyor.

Ne korkunç bir manzara…

Bu dakikadan sonra bir iyileşme mümkün mü?

Yoksa “hasta” bir akıl hastanesinde mi tamamlayacak ömrünü?

Eğer “hasta”, bir insan olsaydı sanırım yapacak bir şey kalmamış diyebilirdik.

Ama “hasta” denilen, koca bir medeniyetse iş değişiyor.

Bir kenara atıp ölmesini bekleyebileceğiniz bir şey değil “medeniyet”.

Öyle ya da böyle kendini mütemadiyen yeniden üreten bir organizmadan bahsediyoruz.

Form değiştirse de başkalaşsa da yaşamaya devam eden bir organizmadan…

Şimdi sormamız gereken soru şu:

Bu medeniyeti, onu öldürmek, olmadı hep hasta yatağında tutmak için çabalayan doktor görünümlü katillerin ellerinden almak için sosyal mutantlar olarak ne yapabiliriz?

Salih Cenap Baydar

Twitter:@salihcenap

Sosyal Mutantlar – 1

Mutant-Cell-Pearl-l[1]Son yıllarda, genetik mühendisliği sahasındaki keşifleri, bir yandan merak, bir yandan da dehşet içerisinde izliyoruz. Bilim adamları, bitki genleri üzerindeki epeyce oynayıp hatırı sayılır bir tecrübe elde ettikten sonra şimdilerde araştırmalarının istikametini hayvanlara çevirmiş görünüyorlar.

İnsanoğlu, gözünün önünde, avucunun içinde öylece durduğu halde sırrını hala büyük ölçüde çözemediği genetik bilmeceye hırsla cevap arıyor.

Gazeteler, klonlanan hayvanların hikâyelerini büyük bilimsel zaferler olarak arka sayfalarına taşıyıp duruyor. Bir yandan da fantezi üretmeye mütemayil çizgi roman çizerleri, macera romanı yazarları “değiştirilen” hayvanlarla ilgili hikâyeler telif ediyorlar. Radyoaktif sızıntı gibi “gayri tabîi” sebeplerden değişim geçirerek başkalaşan canlılara “mutant” deniyor.

Teenage-Mutant-Ninja-Turtles[1]Bir aralar çocukları çizgi filmleri, oyuncakları ve sinema filmleri ile meşgul eden “Ninja Kaplumbağalar” işte böyle mutantlardı. Orijinal isimleri “Teenage Mutant Ninja Turtles” idi. Yani “Genç Mutant Ninja Kaplumbağalar”.  Meşhur çizgi kahraman “Örümcek Adam” da yoğun radyoaktiviteye maruz kalarak değişmiş bir örümcek tarafından ısırıldıktan sonra tabiatüstü güçlere kavuşmuş bir mutanttır. Amerika’da çizgi roman endüstrisinin lideri DC Comics şirketinin çizerleri, birçok eserlerinde iyi mutantlarla kötü mutantların mücadelesi üzerine kurulu bir dünyanın hikâyesini anlatırlar.

Bazı kimseler kurgu romanlarda değil, doğrudan yaşadığımız dünyada geçen ve insanlar üzerinde yapılan gayri kanunî genetik çalışmalarla ilgili çeşitli komplo teorileri üretiyorlar. Modern dünyada, firavunlaşan “devlete” duyulan güvensizlik, bu tür kurgulara şüpheyle karışık bir gerçeklik aşısı sağlıyor. Devletlerin dev bütçelerle gizli olarak, insanlar üzerinde gen çalışmaları yaptırdığı fikri hiç de garip gelmiyor birçok kimseye.

Genleriyle oynanarak “değiştirilen” insanlar fikri, romancıların, senaristlerin elinde bir fantezi olsa da bu konuda fanteziyi çoktan aşmış bir gerçeklikten bahsetmek mümkün: Sosyo-kültürel genleriyle oynanarak “mutantlaştırılmış” insanlar, hatta insan kitleleri.

Bu “değişimi” daha iyi anlayabilmek için genlere yapılan biyolojik müdahalenin mahiyeti üzerinde fikir sahibi olmak gerekir.

DNA zincirini teşkil eden sadece dört molekül, mahiyetini tam olarak kavramaktan çok uzak olduğumuz bir lisanda canlıların karakteristik özelliklerini belirliyor. Gözümüzün rengi, saçlarımızın kıvırcık mı düz mü olacağı, burnumuzun küçük mü, büyük mü, kalkık mı, patlıcan gibi mi olacağı hücrelerimizin içinde bize mahsus bilgi bankalarında saklanıyor. Şimdilerde iyice gelişen teknolojinin tanıdığı imkânlarla insanın gen haritası çıkarılmaya çalışılıyor. Hangi genin hangi özelliğin oluşmasında etkin olduğu belirlenmeye çalışılıyor. Teknoloji artık genlere müdahaleye de imkân tanıyor. Bitkiler üzerinde yapılan çalışmalarda mühim mesafeler hâlihazırda kat edilmiş durumda. Zaten genetik çalışmalara muhalif olanlara karşı en çok kullanılan argümanların başında bu çalışmaların vaat ettiği imkânlar geliyor.

Genetikçiler daha az suyla yaşayabilen çöl bitkilerinin genlerini bazı sebze ve meyve genlerine adapte etmeyi; çabuk büyüyen, dev boyutlara gelen bitkilerin genleri de aynı maksatla kullanmayı; neticede çöl iklimlerinde bile yetişebilen insan boyunda mısırlar, her bir tanesi karpuz büyüklüğünde fasulyeler elde ederek dünyanın birçok bölgesinde insanları açlıktan kurtarmayı vadediyorlar.

mutant-carrots1[1]Ancak ne yazık ki tablo anlatıldığı kadar parlak değil. Her şeyden önce bilim adamları genlerle oynadıkları zaman tam olarak neyi değiştirdiklerinden emin olamıyorlar. Belki neredeyse kâmil bir küre görünümünde, kan kırmızısı domatesler üretmek mümkün oluyor ama bu sefer de domatesin tadı bozuluyor. Daha kötüsü, Allah’ın insanlara ikramı olan lezzet ve sıhhat dolu meyve sebzeler kanserojen zehirlere dönüşebiliyor. Genlerle yani hilkatin kodlarıyla oynamak bir anlamda tanrılığa soyunmak mânâsına geliyor. Neticede ise elde edilen, bir takım ucubeler oluyor!

Maalesef “tanrıyı oynayanlar” kirli ellerini insanların beyinlerine ve kalplerine de uzatmaktan çekinmiyorlar. Biyoteknoloji sahasında girişilen mahut “mühendislik” çalışmalarına tekabül eden çalışmalar, beşerî ilimler sahasında da, yürütüldü ve halen yürütülüyor. Domatesin genleriyle oynamak hakkını kendisinde bulan batı medeniyeti, sosyal mühendislik çalışmaları çerçevesinde küçüklü büyüklü toplulukların sosyo-kültürel genleriyle oynamakta bir mahzur görmedi. Genetik mühendislerinin mikro-enjeksiyon usullerine mütekabil içtimai müdahale ve telkin usulleri geliştirildi. Bu usuller gerçekten de kitlelerin sosyo-kültürel genlerine müdahaleyi mümkün kıldı. Elde edilen netice, domateslerde elde edilenden çok da farklı olmadı: “mühendislerin istedikleri istikamete sevk edebildikleri zombi toplulukları!” Kılık kıyafetleriyle tam arzulanan kalıba uyan ama ne düşüneceğini, nasıl düşüneceğini şaşırmış, zihni muvazenesini kaybetmiş zavallılar. Sosyo-kültürel genlerinin mutasyonu sonucu zihinleri kalıplanmış, kalıplanırken de ağır tahribat görmüş sosyal mutantlar!

Bu konuya devam edeceğiz…

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (5)

Elimde imkân olsa, bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim!

Sinekli Bakkal romanı hakkındaki mütalaalarımızın son bölümüne gelmiş bulunuyoruz.

Sinekli BakkalHalide Edip Adıvar’ın insanı sürükleyen, harikulade bir üslupla anlattığı hikâyede zaman zaman “kültür”, “medeniyet” ve hatta “inanç” gibi “zor” konulara bu kadar mahirane bir şekilde girmesi ve akışı bozmadan, didaktik anlatım tuzaklarına düşmeden bu tür meseleleri, hadiseler örgüsü içinde tartışabilmesi takdire şayan. Mesela avamın, cahil halkın inanışları ile Rabia’nın inanışını inceden inceye mukayese edip aradaki benzerlikleri ve farkları gösterdiği şu satırlar çok dikkat çekici:

Penbe, Rabia ile beraber mutfağın üstündeki odada yatardı. Yükten yatağını çıkarır, kızın yatağının yanma serer, köşedeki mum iskemlesinin üstüne zeytinyağ kandilini yakar, yatağa girerdi. Fakat Rabia yatmadan uyumazdı. Kızın yatsıyı kılışını seyreder ve her akşam bu uzun zahmetli işi düşünmeden yapışına şaşardı. Kendisi ömründe namaz kılmış değildi. Bu dinsizliğinden değil, belki tembelliğinden ileri geliyordu. Hem o kadar büyük ve yükseklerdeki Allah zavallı bir Çingene’nin namazını ne yapsın! Eğer insanın Allah’tan bir dileği olursa, evliyalar ne güne duruyor? Türbelere kandiller yakmıyor mu? Pencerelerine bez parçaları bağlamıyor mu? Namaz kılmak, dua etmek Allah’tan bir şey istemek değil mi? Evliyalar dirilerin dileklerini Allah’a anlatmakla mükelleftirler. Buna mukabil diriler onlara kurban kesiyor, karanlık türbelerin ışığını temin ediyor. Penbe’nin bir isteği olunca bir taraftan da bakıcılar, büyücüler vasıtasıyla perilere, cinlere başvururdu.

Onlara ne kadar horoz götürmüş, ne kadar kırmızı krepte bağlı lohusa şekerleri taşımıştı. Penbe’ye göre, cinler, periler, dirilerle daha sıkı münasebette her dakika her evin içinde, her işle alâkadardırlar. Onların gönlünü etmek biraz daha kolaydı. Çünkü göze görünmeseler de yaşıyor, dolaşıyorlar hâlbuki evliyalar türbelerinden hiç çıkmıyor. Garip olarak Çingene Penbe, perilere karşı biraz daha hürmetkâr, onlardan daha çok çekinirdi. Her lâkırdıda yakasına tükürür. “İyi saatte olsunlar” derdi. Fakat adak adayıp da bir şey istediği bir evliya işini çabuk görmezse homurdanır dururdu. Tezveren Dede’ye son gittiğim zaman fikrini çok açık söylemişti.

— Güya adın Tezveren, hani ya? Cinler, periler daha çabuk iş görüyorlar. Tevfik beni alsın diye sana ne kadar mum adadım. Herifi bir de sürgüne yollattın. Bari herifi çabuk getir. Ben Çingeneyim diye yapmıyorsan Rabia’yı düşün. Beş vakit namazında bir hafız.

Penbe’ye göre, Rabia’nın tuttuğu yol bambaşka. O ne türbeye gidiyor, ne de bakıcıya. Doğrudan doğruya kendisi dua ediyor. İşte gene seccadesini yayıyor. O, Rabia’nın harekâtını hep duvardaki uzun, ince gölgesinde seyreder. İşte namazda. Uzun, siyah gölge eğiliyor, diz çöküyor, başını yere koyuyor, kalkıyor. Beyaz badana üstünde bitmeyen, tükenmeyen siyah gölge oyunu! Nihayet dua ediyor. Rabia, dizlerinin üstünde, elleri açık, yüzü yandan, bıçak gibi keskin çizgileri ile nasıl bir dilek ateşi ile yanıyor? Nasıl “İşte vazifemi yaptım, sen de istediğimi ver” der gibi uzun uzun dua ediyor. Avuçları hep açık, gökten inecek inayeti kapmak için. (s.229)

Sinekli Bakkal romanından bahsederken unutulmaması gereken hususlardan biri de arz ettiği müthiş edebi lezzet. Halide Edip romanında öylesine tasvirler yapıyor ki adeta sizi koltuğunuzdan havalandırıp muhteşem bir manzaranın karşısına taşıyıveriyor. Bir misal verelim:

Kafes kalkık. Camın ötesi Boğaziçi. Odanın üstünde rüzgâr saçakları, su borularını birbirine katıyor. Siyah bulut yığınları bir karanlık akıntısı gibi havadan geçiyorlar; barut renginde sular azgın azgın akıyor; karşı yakanın zarif kıvrıntıları, nemli ve kurşunî bir duman içinde hayal meyal seçiliyor. Kızın gözleri ve kulakları bunları takip ediyor, fakat kafası başka yerde. (s.247)

Bizi bir öğlen vaktinde İstanbul’da dolaştıran başka bir misal:

Galata Köprüsü’nü yürüyerek geçtiler. Tepelerinde İstanbul’un öz göğü bir Bizans mozaiği, bir tavus gibi mavi, bir tek bulut yok. Gökyüzünde kaynayan sarı ışık kazanı yere altın şua akıtıyor. Her şeyin üstünde bu altın aydınlık. Sol taraflarında Haliç. Üstünde yelkenler, direkler sarı ışıkta titreşiyorlar. Sağ taraflarında Boğaziçi vapurları, kayıklar, salapuryalar yeşil suların üstünde oynaşıyor. Köprü’nün üstünden askerî bir bando geçiyor. Bütün halk ayağını uydurmuş arkasından yürüyor.(s.312)

İstanbul’da, adeta sayfalardan süzülerek yükselen, gümüş sisli bir sabah rüyası:

Karanlık dağıldı. Şehrin üstü inci beyazlığında bir dumana bürünmüş. Minareler, kuleler, uçlu, uçsuz bütün şekiller rüyada görülen şeyler gibi uzak, silik. Suların kurşunî yüzü uykuda. İstanbul, gümüş sisli bir sabah rüyası görüyor.

Galata rıhtımı… Üstünde siyah esvaplı adamlar, rıhtımın kenarında bir sürü sandal ve salapurya. Kürekçiler kürekleriyle oynuyor, sabırsızlanıyor, siyah esvaplı adamlar uzaktan gelen araba seslerini dinliyorlar. Birbiri ardınca bir sıra kapalı araba geldi, durdu. Siyah esvaplı adamlar araba kapılarının açtılar, içlerinden kara çarşaflı, eli bohçalı, çocuklu, çocuksuz kadınlar, birkaç ihtiyar erkek ve Mevlevî dedesi çıkardılar. Arabalardan çıkanlar birbirine sokuldular, elleri dolu olanlar omuz omuza, boş olanlar elele, birbirine yapışıp kuvvet almak isteyen, canlı bir ıstırap kümesi gibi sandallara, salapuryalara indiler.

Rıhtımda ayak sesleri kesildi. Kayıklar kurşunî suların üstünde yayıldı, açıldı… Selimiye önünde demirleyen şevket-i derya’ya doğru yol aldılar. (s.204)

Elimde bir imkân olsa bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim. Belki edebiyat derslerinde bir okul dönemi boyunca talebelere romanda tartışılan mevzuları konuşturur, bu meseleler ekseninde münazaralar tertip ederdim.

Ben bahsettiğim işaret fişeğini yolladım. Bu romanı okumadıysanız mutlaka okunacak kitaplar listenize alın. Edebiyatımızın kıymeti yeterince bilinememiş bir şaheserinden habersiz kalmayın.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (4)

Kafamızdaki, kalbimizdeki cehennem kargaşalığı

İster roman olsun ister bir film senaryosu, beğenilen kurgularda karakterler mutlaka ruhî veya zihnî bir dönüşüm geçirirler. Anlatılan hadiselerin üzerinde hiçbir tesir yapmadığı karakterler biraz karikatür gibi kalır. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eseri de bu altın kurala uyuyor ve romanın ana karakterlerinden piyanist Peregrini, Müslüman olmasıyla bile neticelenmeyecek müthiş bir dönüşüm geçiriyor. Tabi bu tür bir “dönüşüm” yavaş ve sancılı oluyor. Güzel tahlil edilip anlatılan bu dönüşüm Sinekli Bakkal’a adeta can veriyor. Hemen misallendirelim. Müslümanlığı seçen piyanist Müslüman Rabia’yı, bizim fikir ve his dünyamızı kavramakta epeyce zorlanır:

— Bu dalgaları martta görmeli, Rabia. Kudurmuş gibi kafalarını kayalarda parçalarlar. Öyle yaman bir saldırışları, ahenkleri vardır.

— Bir gün sakin, telâşsız bir şeyden hoşlandığını işitmedim, Osman.

— Sükûn? Sükûnun denizde ne işi var? Düşün, kim bilir üstünde kaç milyon adam ölmüştür! Kim bilir şimdi üstünde kaç milyon avare cesetsiz ruh dolaşıyor…

Osman’ın elleriyle havayı göstererek, sırf şairane bir lâf diye söylediği bu sözler, Rabia’nın muhayyilesini harekete getirdi.

— Buraya geleli perşembe, pazartesi ölülere Yasin okumayı bile unutuyorum.

— Ölülerle senin ne alış verişin var, Rabia. Sen diriler için okuyorsun… Sen…

— Her sabah namazından sonra inşallah denizde ölenler için ayrı bir Yasin okuyacağım.

— Rabia, Rabia, bu eski, bu ölü şeylere gene dalma… Fakat Rabia onu artık işitmiyordu. Hafızasında solan eski sevgililer, eski şeyler dirilmiş, ona sitem ediyorlardı. Etrafını sevmek, etrafını düşünmek, bu Dede’nin bilerek, Tevfik’in bilmeyerek ona öğrettiği biricik hakikat… Biricik, insana sükûn veren, haz veren şey. Hâlbuki o, tam bir aydır hep kendisiyle, kendi saadetleriyle meşguldü. Bu sabah o saadet, Rabia’ya biraz bayat, biraz tatsız geldi. (s.340)

Halide Edip’in, bir müddet sonra kafası ve kalbinde ahenk ve sükûnu, “Osman” olduğunda yakaladığını anlayan piyaniste söylettikleri de hayli şaşırtıcı:

Karanlıkta uzun uzun bir ses inledi. Sırtın üstündeki taş binadan geliyordu. Bütün pencerelerinde aydınlık var.

— Bu ne, Osman?

— Org, Robert Kolej’de çalıyorlar.

Rabia, ilk defa org sesi işitiyordu. Ve bu ses içini kavradı. Şimdiye kadar dinlediği, hatta en çok sevdiği Garp musikisinde bile ekseri o staccato, o birbirinden ayrılan sesleri azıcık yadırgardı. Hâlbuki bunda, bir perdenin ötekine geçişi hissedilmiyor. Birbirine örülmüş gibi bağlanan mütemadi sesler… Kendi Kuran okuyuşunu hatırlatıyor.

— Eğer oğlumuz olursa ben bu mektebe veririm.

— Allah esirgesin!

— Niçin Osman?

— Oğlunu Sinekli Bakkal olmayan her şeyden esirge, uzak tut, Rabia. Esasen damarlarında karışık kan olanların içlerindeki daimi didişme, çarpışma kendilerine yetişir!

— Fakat sen bizim tarihimizi okumadın mı, Osman? Hepimizin damarlarında o kadar başka başka kanlar var ki… Hâlbuki hiç birimizin içinde öyle bir didişme yok.

— Yalnız kan değil, iki gözümün nuru… Bir de hars, medeniyet başkalığı vardır. Belki o, kandan çok insanları birbirinden ayırır. İnsanların kafasında, kalbinde bir cehennem kargaşalığı yapar…

Sustu. Rabia onun içindeki kıyameti teskin etmek istiyormuş gibi omuzuna dokundu, okşadı.

Ben oğlumun kafasında, kalbinde ahenk, sükûn isterim. Başka başka taraflara çeken tesirlerden onu muhafaza etmek isterim. (s.336)

Burada anlatılan kafa sükûneti, kalp ahengi, bugün bile pek çoğumuzun peşinde koşup yakalayamadığı bir büyük nimet. İç huzuru, kendimizle ve hayatla barışıklık, tevekkül gibi kavramlar çoğumuz için uzak ve tatlı çocukluk hayalleri haline gelmedi mi? Peregrini’in kaçıp kurtulmak için çırpındığı ruhi maraz, kafamızdaki, kalbimizdeki cehennem kargaşalığı, belki de batılılaşma gayretlerimiz esnasında bozulan zihinsel-kültürel genetiğimizin bir tezahürü.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (2)

Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran bir fırıldak!

Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eseri hakkındaki mütalaalarımızı paylaşmaya devam ediyoruz.

Kur’an okumak için götürüldüğü bir paşa konağında, romanın başkahramanı küçük hafız Rabia’nın kabiliyetinin farkına varılır. Bu kabiliyetin “ziyan” olmaması için himaye edilmesi, müzik ve piyano dersleri alması gündeme gelir. Fakat bu paşa konağının ortasından da tüm romana konu teşkil eden doğu-batı, eski-yeni zelzelelerinden birinin fay hattı geçmektedir. Zaptiye nazırı Selim Paşa, kadim Osmanlı medeniyetine gönülden bağlı bir bürokratken, oğlu Hilmi batı özentisi içinde, kendi medeniyetinden neredeyse nefret eder hale gelmiş bir gençtir. Onların anlaşmazlıklarından çok güzel mesajlar süzer Halide Edip. Bu baba ve oğul arasında, Ivan Turganyev’in meşhur Babalar ve Oğullar romanında Yevgeniy Vasilyiç Bazarov ile babası Vasilyev Ivanoviç Bazarov arasındaki çekişmeyi hatırlara getiren bir tartışma geçer. Mevzu, küçük hafızın kim tarafından nasıl eğitileceğidir. Hilmi, kızı dinsiz İtalyan piyanist Peregrini’yi teslim etmek isterken Selim Paşa buna şiddetle karşı çıkmaktadır. Derken mevzu bir medeniyet tartışmasına dönüşüverir:

Sinekli Bakkal— Avrupa sahnelerinde icrayı sanat eden kadınları hep Peregrini mi yetiştirir?

— Onu demek istemedim… Tabiî size bu noktayı anlatmak müşkül. Avrupa musikisinin incelişini nasıl tarif edeyim, zevkine varamazsınız ki…

— Kim demiş? Ecnebî trupları geldiği vakit, Tepebaşı’ndan ayrıldığım yoktur. Daha doğrusu Zaptiye Nazırı sıfatıyla halkın bu yabancı metâlara ne kadar rağbet ettiklerini görmek için… Sonuna kadar dinlemek biraz müşkül ama züppe güruhu bir alay seyirci var ki, onları görmek cidden her sıkıntıya değer. Herifler kendilerinden geçiyorlar…

— Hakiki musikiden anlayan herkes tabiî…

— Hakiki musiki mi dedin? Eğer kapitülâsyonlar olmasa, muzikacıları da, seyircileri de enselerinden yakalayıp Beyoğlu kaldırımlarına fırlatırım. Şimendifer düdüğü gibi öten bir sürü yarı çıplak, hayâsız, kart frenk karısı… Sar’aya tutulmuş gibi gözleri evlerinden uğruyor, bir alay mart kedisi gibi çığrışıyorlar. Toptaşı saz çalmaya, şarkı söylemeye kalksa, bu işi biraz daha adamakıllı yapardı.

— Anlamadığınız bir mevzuu niçin münakaşa ediyorsunuz? /../ Garb’ı Garp yapan musikileri… Onlarda hayat var, fen var…

— Bizimkinin ne kusuru var?

— Halkın tembelliği, uyuşturucu kanaati, yüksek sınıfların boş ve düşük bir sefahate dalmaları hep bu bizim inleyen, ağlayan musikimizin tesirinden. Kadınlarımızın kafasızlığı, zilleti…

— Kadınları bu bahse sokma. Bizimkiler, her halde frenk karılarından daha edepli, daha hanım… Onların erkeğinde de, karısında da ben, yüzsüzlükten, aç gözlülükten başka bir şey görmedim. Paşa durdu, öksürdü, sonra köpürdü:

— Bir Müslüman milletinin an’anesini, medeniyetini neden her vesile ile tahkir ediyorsun?

Medeniyetimiz yok ki tahkir edeyim. Ziya Paşa’nın dediği gibi, sizin tahkir ettiğiniz küfür diyarı mamureler kâşanelerle dolu; mülk-i İslâm baştan başa virane..

Kâşaneleri başlarına yıkılsın. O imansız, padişah haini herif gibi sen de medeniyeti kâşane, mamure farzediyorsan sana yuf!

Paşa sustu; esnedi. Nereden bu peltek oğlanla münakaşaya girişmişti? Hiç değer miydi? Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran bir fırıldak!

— Küçük hafızın tahsilini ben dilediğim hocaya yaptırırım. Sen çocuk sahibi olduğun vakit, istediğin gibi yap. Korkarım, çocukların Asım Bey’in kukla kızlarına benzeyecek… Bonmarşe bebeği gibi… Karnına basınca mama, papa, diye öten kuklalardan. (s.49)

Halide Edip, mazmunlarla, istiarelerle edebiyat okuyucusuna nasıl da zengin tedailer sunuyor… Bonmarşe bebeği kavramını bugüne taşısak ilk üretildiği gündeki manasını halen muhafaza ettiğini görebiliriz. Bugün de etrafımızda sayısız “Kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran fırıldak” yok mu? Hakikatin acı tarafını da eksik bırakmayıp dile getirelim: Bugün hepimiz biraz öyle değil miyiz?

Medeniyet Kâşane midir?

Medeniyeti “mamureler, kâşaneler” farzetme meselesini ele alalım. Hilmi, Ziya Paşa’nın meşhur,

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm”

beytiyle başlayan gazeline bir gönderme yapıyor. Selim Paşa hiddete kapılıp Ziya Paşa’ya biraz haksızlık etse de bunun arkasında padişaha gönülden bağlılığının olduğunu anlıyoruz.

Kâşane büyük, çok süslü, çok gösterişli ev ya da saray demek. Mamure de imar kelimesi ile aynı kökten türeyen bir kelime. Gelişip güzelleşmesi, hayat şartlarının uygun duruma getirilmesi için üzerinde çalışılmış olan, bakımlı, imar edilmiş, mamur yer anlamına geliyor.

Bugün “kâfiristandan esen her rüzgâra kafasını kaptıran fırıldaklara” Selim Paşa misali bir hiddetle karşı çıkanlar artık siyaseten güçlüler. Ama artık medeniyet denildiğinde, onların bile çoğunun akıllarına maalesef sadece kâşaneler, mamureler geliyor. “İmansız herifler gibi” onlar da medeniyeti kâşane, mamure farzettiklerinden aslında koskoca bir “yuf” hak ediyorlar! Bilmem hal-i pür melalimizi daha iyi ne anlatır…

Halide Edip Adıvar’ın renkli çağrışımlarla okuyucusunu gezdirdiği düşünce ufuklarından bahsetmeyi sürdüreceğiz.

Twitter: @salihcenap