Twitter’a “bela” mı dediniz? Daha hiç bir şey görmediniz…

Müthiş bir teknoloji devrimi yaşıyoruz. Gelişen teknoloji hayat tarzımızı baştan aşağı hem de hızlıca değiştiriyor. Eski kuşak değişime ayak uydurmak şöyle dursun, değişimin mahiyetini bile kavramakta zorlanıyor.

Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan da kitlelerin hislerine tercüman olmaktaki ispatlanmış ustalığına rağmen maalesef bu sefer işin mahiyetini kavramakta zorlananlar arasında yerini alıyor. Teknoloji konusuna alabildiğine uzak. Sanki ileri teknoloji mevhumu, gündemine ciddi surette ancak belediye başkanı olduktan sonra, o da mecburen, girmiş gibi görünüyor. Yeni teknolojinin kullanıcısı ya da meraklısı değil. Demirel, Erbakan, Özal çizgisinden alışık olduğumuz “mühendis kökenli” başbakanlardan olmaması bunda ciddi rol oynuyor olabilir. Teknolojinin önemini ve hayatımızda yeni mevziler kazanarak yayılmasını, kazandığı önemi kavrayabiliyor ama hepsi o kadar. “Hizmet için teknoloji gerekiyorsa parası neyse verirsin, teknisyenler, mühendisler gelir yaparlar” düşüncesinde.

Başbakana bu hadiseler çıkmadan çok önce twitter’ı neden kullanmadığı sorulduğunda “orada hakara makara yaparlar” demişti. Bunun üzerine “#hakaramakara” trending topic olmuş, Erdoğan’ın ne olup bittiğinden o zaman da doğru düzgün haberi olmamıştı. Çok partili dönemde hiçbir başbakana nasib olmayan gücüne rağmen kontrol edemediği sosyal medya platformundan nihayet “twitter denen bir bela var” diye bahsetmesi aczini ilandan başka bir şey değil.
Sosyal medya aslında “z kuşağı” olarak adlandırılan, internetin yetiştİrdiği çocuklar denilen bir neslin medyası. Bu nesli teşkil edenler, 2000 sonrası doğanlar sayılsa da bence tüm 90 doğumlular da bu kategoride ele alınmalı. Bugün sokaklardaki hareketin bel kemiğini bu nesil oluşturuyor. Sosyal medyanın asıl etkilerini bu çocuklar büyüdükçe daha çok hissedeceğiz. İnsanların sosyalleştiği kahve, cami, ev gezmesi, lokal, bar, stadyum gibi mekânlar bu neslin hayatında yerlerini sanal karşılıklarına bırakıyorlar. Yepyeni ve geleneksel karşılıKlarından çok daha müessir, sanal sosyalleşme mekanları doğuyor. Bu sanal mekanlar maalesef son derece sağlıksız bir iletişim bataklığı oluşturuyor. Bu zemini sağlıksız diye tavsif etmemin sebepleri şunlar:
  1. İnsanlar, başta göz teması, ve ses tonu olmak üzere iletişime geçtikleri kişi hakkında kendilerine fikir verecek bir çok yardımcı unsurdan mahrumlar.
  2. Geleneksel iletişimde konuşmanın vuku bulduğu paylaşılan mekan olgusu yeni ortamlarda mevcut değil. Taksim’den mesaj atan birine diğeri Amerika’dan anında cevap veriyor.
  3. Sosyalleşilen kişilerin belirsizliği hem istismara hem iletişim kazalarına sebep oluyor. Eskiden asker-polis telsizini dinleyerek güvenlik güçlerinin hareketlerini önceden öğrenmeye çalışılırdı. Şimdi herkes herkesi dinleyebiliyor, dahası kimliği belirsiz olduğundan manipüle de edebiliyor. Mesela bir eylemci, mesajlarını polis ve savcıların da okuyacağını düşünemeyebiliyor ya da filanca sokakta toplanıyoruz mesajının aslında polis tarafından atılmış olabileceğini fark edemeyebiliyor.
  4. Geleneksel sosyalleşme ortamlarında o an konuşmayan kişilerin de bir ağırlığı, ortam üzerinde bir tesiri vardır. Mesela büyüklerin, hocaların, anne babaların olduğu bir ortamda, küçükler ağız dalaşı yapmaz, küfürleşmez. Ama sosyal medyada bu tür insanları varlığı bilinse bile diyaloglar esnasında unutuluyor. Toplumsal hiyerarşiler alt üst oluyor. Yaşlı, genç, profesör, cahil, alim, zalim bir tür dijital maskenin ardında eşitleniyor. Fikirlerin ağırlıkları da öyle… 16 yaşındaki bir yeni yetme ordinaryus profesöre marksizmi anlatmaya kalkabiliyor. Bir başkası bilmeden kız arkadaşının annesine sövebiliyor. Bunun en güzel örneği insanları güldüren şu diyalog oldu herhalde:
    ​​​​birgül
  5. Sosyal medya büyük bir topluluğun sosyalleştiği yer gibi sunulsa da aslında tek kişinin bir tür sanal söz bulutuna cümleler (k)attığı bir ortam. Yani bir grubun üyeleri arasında çoklu bir etkileşimden ziyade iki “entity” arasında vücud buluyor “muhavere”. İnsanlar kendilerini bu “muhavere bulutunun” üreticisi saydıklarından çok güvende hissediyorlar ama fark etmeden etki ettiklerinden çok daha fazla etkileniyorlar.
  6. “Etki” ve “Tepki” en kıymetli kriter haline geliyor. En fazla retweet’lenen, ‘like’ alan ya da yorumlanan yazıların sahipleri oluşturdukları etki-tepki boyutunca tatmin elde ediyorlar. Söylenen sözün kıymeti içeriğinden bağımsız hale geliyor.
  7. Ne kadar kabiliyetli olursanız olun 140 karakter bir fikri ifade etmek için kifayetsiz. Fikirler değil fikir gibi görünen kanaatler, hisler ifade ediliyor. Bir çok yeni yetmenin ideolojik eğitimi (!) bu şartlarda tekmil ediliyor.
  8. Burada bir fikrin üretiminden çok yayılması söz konusu. Tek bir tıklamayla kendilerine gelen mesajı tekrarlayanlar, o üzerine hiçbir şey katmadıkları cümle ya da fotoğrafı tekrarladıklarında kendilerini fikrî bir aidiyet kazanmış, tarafını dünya aleme bildirmiş, fikrini (!) cengâverce savunmuş hissediyorlar ve sosyal bir tatmin yaşıyorlar. Çoğundan retweet ettiği cümleyi zihninden tekrar yazması istense, ya da paylaştığı fotoğrafı tasvir etmesi istense bunu yapacak donanımdan mahrumlar.

1999 yılında Matrix filmi çıktığında çok etkilenmiştim. Film hakkında makaleler yazdım, filmi alt metinleri ve göndermeleriyle anlamak ve anlatmak için bayağı zaman harcadım. O yıllarda henüz sosyal medya diye birşeyden bahsetmek kolay değildi. Ne facebook ne twitter vardı. Fakat olsalardı eminim çok kimse “what is the matrix?” sorusuna “sosyal medya” cevabını verirdi. İnsanların içinde yaşatıldığı ve içinde yaşatılan insanların enerjileriyle beslenen sanal gerçeklik alemi…

Burada dikkat edilmesi gereken şu: Bu alemin çocukları, kültürü, dini değerlerini, kavrayışlarını gerçek ebeveynlerinden tevarüs etmiyorlar. Aynı evin içinde, yan odada oturuyor görünseler de aslında başka bir dünyada yaşıyorlar. Kanaatlerini, fikirlerini istinad ettirdikleri direklerin çok farklı olduğu bir paralel evrende. Herkes bundan sonra çok şaşırtıcı sahneler görmeye, hikâyeler işitmeye hazırlanmalı. Bir imam çocuğunun ateist olması, bir doktor çocuğunun apaçi olması gibi..
Dün samanyolu kolejinin önünden geçerken bir çocuk otostop yapıyordu. Durdum aldım. Giderken, “arkadaşlarınızdan eyleme katılan var mı” diye sordum. “Yok ama bir arkadaşımız ateist oldu bu yüzden” dedi. Nasıl oldu diye sordum. “Olayları dine bağladı, sizin Allah’ınızın bana ne faydası var falan gibi laflar etti, aman dinden çıkarsın kelime-i şehadet getir dedik, getirmiyorum dedi” diye anlattı çocuk. “Face de yazmış, benim insanım Kızılay’da acı çekerken sizin uğraştığınız “Türkçe Olimpiyatları” diye… Sınıfça küstük konuşmuyoruz o arkadaşla” diye bitirdi. Yatılı bir okulda, hele hele iyi kötü bir ideolojik yüklemenin yapılmasının beklenebileceği yatılı bir okulda bunun olabilmesi ancak sanal gerçekliğin yukarıda bahsettiğim hale gelmesiyle mümkün…
Aşağıdaki fotoğrafta, sosyal medyada tekrarlanan “çevreye duyarlı gençler yerleri temizliyor” argümanı doğrultusunda Taksim’de temizliğe çıkan genç, başörtülü bir direnişçi görünüyor..

[Fotoğraf, çeken kişinin isteği üzerine sayfa içinden kaldırıldı. Şurada görülebilir.]

Bir de unutmadan şunu ekleyeyim. Dışarıya dökülen çocuklar son derece bilgisiz ve hedefsiz bir kitle teşkil ediyorlar. Hem yaşları hem de anlattığım sosyal medya kuşağı olmaları itibariyle öyleler. Aralarda “hazır bir dalga oluşmuşken sörf yapayım” diyen çevreci romantiklerle, komünist grupları bir yana ayırarak söylüyorum bunları. Bu düşüncemin mücessem delili ise işte şu komik görünen fotoğraf:

Bagzi

Bu fotoğrafa bakarak şu tespitleri yapmak mümkün:

  1. Bu doksanlardan doğan çocukların bir çoğu neyi niçin protesto ettiğini bilmiyor.
  2. Hala apolitikler. Fikirleri değil hisleri ile hareket ediyorlar.
  3. Ne kitap ne gazete okudukları için “bazı” kelimesinin nasıl yazıldığını dahi bilmiyorlar.
  4. Alabildiğine tecrübesiz oldukları için kendilerini komik duruma düşüreceğini bile düşünemeden bu yazıyı yazabiliyorlar.
  5. Aslında şu an her şey onlara bir tür heyecanlı oyun gibi geliyor.

Teknoloji öyle çılgın bir hızla ilerliyor ki Facebook ve Twitter bile, halihazırda “eskimeye” başlamış durumda. Hız herşeyden daha önemli olduğundan insanlar 140 harflik mesajları yazarken vakit kaybetmek istemiyorlar. Mesela “direnişçiler” bugünlerde akıllı telefonlarında internet üzerinden telsiz fonksiyonalitesi sunan Zello isimli bir uygulama ile organize oluyorlar. Tıpkı bir telsiz gibi tek tuşa basarak binlerce kişiye 15-20 saniyelik sesli mesajlar gönderiyorlar. Yazmaktan her halükârda hızlı ve etkili!  Tabi yukarıda bahsettiğim “iletişim bataklığına” sebep olan mahzurların hemen hepsi burada da mevcut. Londra’da oturan bir “provakatörün” rahatlıkla “arkadaşlar Kuğulu’da gözümün önünde polis bir arkadaşımızı vurdu” gibi bir anons yapabilmesi söz konusu.

5681 sayılı telsiz kanunu gelişen teknoloji karşısında eski ve hükümsüz kalmış durumda. Şimdi herkesin elinde ruhsatsız, izinsiz bir telsiz var. Üstelik sadece şifreye ulaşılan sanal telsiz grupları oluşturmak dahi birkaç saniyelik iş olmuş vaziyette.

Şimdi hükumete, başbakana tepkili pek çok insan bu hareketlerin ardında bir erdem, bir felsefe, bir mânâ varmış gibi düşünmek istese de maalesef hakikat bu değil. Bu hareket teknolojinin kuşaklar arasında yarattığı uçurumun bir tezahürü ve eski kuşak için bir ikaz lambası sayılmalı. Eğer -her görüşten- eski kuşaklar kültürlerini, fikirlerini, ahlak anlayışlarını yeni nesillere aktarmak için çaba göstermeye başlamazlarsa eskilerin deyimiyle “ağaç kovuğundan çıkmış” değil ama chat odalarından, forumlardan, sözlüklerden türemiş bir nesil bekliyor olacak bizleri.

Twitter: @salihcenap

7 Haziran 2013

Reklamlar