Büyük Balık Küçük Balık

Büyük Balık Küçük Balık

cemil-meric1789 Avrupa feodalitesinin ölüm çanı, bütün feodalizmlerin ölüm çanıdır. Büyük endüstri ve kapitalizm. Sanayiini kuran üç büyük ülke kapitalizmin Üçüncü Dünya’da kurulmasına izin vermez ve onları pazarı haline getirir.

Cemil Meriç – Sosyoloji Notları (s. 177)

Batıda, özellikle Amerika’da vahşi kapitalizmin istinad ettiği felsefi temellere katkı sağlayan en önemli isimlerden birisi Herbert Spencer’dir. 19. Asır Batı düşüncesinde son derece derin izler bırakan Spencer’in ismi “Sosyal Darwinizm” kavramıyla beraber anılır. “En uygun olanın hayatta kalması” fikrini, Darwin’in meşhur kitabı “Türlerin Evrimi” yayınlanmadan yedi sene önce ifade etmiştir. Tıpkı doğa gibi toplumların da doğal ayıklanma, hayatta kalma ve adaptasyon süreçleriyle ilişkili, belirli temel “evrim” yasalarına göre geliştiklerini öne sürer. 1884 tarihli “The Man Versus The State” isimli eserinde, insanları doğal ihtiyaçları doğrultusunda destekleyen tüm yasal düzenlemelerin, insan doğasının son derece yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını iddia eder. İnsanlara hastalık ya da yaşlılıkları sırasında verilen bakım hizmetlerinin (sosyal yardımların), maddi imkân bulamayanların çocuklarının eğitiminin devlet tarafından üstlenilmesinin, bu yanlış anlaşılmanın neticesinde ortaya çıktığını söyler. Ona göre bu destekler, tabiatın işleyişine (hatta yaradılış sırrına) yapılmış sunî, yanlış müdahalelerdir. Hayvanlar, hayatın zorlukları karşısında nasıl yalnızlarsa ve nasıl kendi başlarının çaresine bakmak zorundalarsa insanlar da öyledir. Evrime göre zayıfların elenmesi güçlülerin hayatta kalması tabîi ve “normal” olandır. Anormal olan buna müdahale etmektir. Zayıf ve hastalıklı olanın desteklenerek yaşatılması “insanlık” gereği gibi görülse de olumsuz neticeler doğurur. İçindeki “hastalıkları”, “zayıflıkları” doğal olarak elimine edemeyen toplumun sağlığı bozulur.

herbert_spencer

Spencer’in yaklaşımının, yukarıda anlatılanlara uyumlu başka bir yansıması da “Laissez faire” fikridir. “Bırakınız yapsınlar” anlamına gelir. Devletin ekonomik ve sosyal hayata asgari seviyede müdahalesini öngörür. Zira ona göre devletin her müdahalesi, her sosyal planlama ve kontrol çabası, kendi tabîi mecrasında akan evrim sürecine müdahale olacaktır.

Spencer’in toplumsal evrim anlayışına göre, insan toplulukları basit kabile birimlerinden karmaşık yapılara doğru evrimleşir. Uyum sağlayamayanlar, zayıflar, yetersizler, daha gelişmiş ve saldırgan topluluklar karşısında yavaş yavaş yok olurlar. Yalnız yaşayan mağara adamının kabile üyesi karşısında, kabile üyesinin çiftçi karşısında, çiftçinin fabrikatör karşısında şansı yoktur. Aynı şekilde, Roma, Hint ve Çin imparatorlukları da İngiltere ve Almanya gibi Avrupalı güçlerin gerisinde kalacaklardır. Kadim savaşçı toplumlar, varlıklarını sürdürebilmek için Romalıların Gotlar ve Vandallara yaptıkları gibi rakip komşularıyla savaşmak zorundayken, daha gelişmiş sanayi toplumları, savaş ve çatışma yerine, ekonomik rekabet sayesinde barış içinde evrimleşirler.

Toplumları, farklılaşmamış, uzmanlaşmamış, herkesin hemen her işi yaptığı ilkel bir topluluktan, fertlerin uzmanlaştıkça birbirlerine bağlılıklarının arttığı, karmaşık, farklılaşmış yapılara doğru evrimleşen canlı bir organizmaya benzetir Spencer. Nasıl insan vücudundaki hücrelerin bir kısmı “uzmanlaşarak” beyin, kulak, el, ayak gibi vazgeçilmez özel işlevler kazanıyorsa, gelişen toplumlarda yer alan insanlar da çeşitli alanlarda uzmanlaşırlar. Nihayet herkesin birbirinin uzmanlığına ihtiyaç duyduğu, hatta bağımlı olduğu, “dengeli” bir toplum ortaya çıkar.

Spencer’in teorisi, birçok ırkçı ve insanlık dışı radikal görüşleri beslediği için yirminci asrın başında gözden düşmüş görünse de -özellikle Amerika’da- bir tarafıyla alttan alta yaşamaya devam etti.

Spencer’in evrimsel organizmacı bakışı çerçevesinde, eleştirel bir argüman üretecek olursak, İngiliz sosyoloğun “kanser” problemini göz ardı etmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Bilindiği üzere hastalıklı kanser hücreleri kontrolsüz olarak bölünmeye, çoğalmaya başlarlar. Bu da erken teşhis edilip tedavi edilmezse organizmayı ölüme götüren bir süreçtir. Kanser hücrelerinin yüksek hayatta kalma performansları “sağlıklı” olduklarını göstermez. Bu çerçevede “bırakınız yapsınlar” anlayışının da doğru yaklaşım olmadığı ortadadır.

Peki, bu analoji gerçek hayatta neye tekabül ediyor?

Kapitalist dünyada “uzmanlaşmış” şirketlerin nasıl hudut bilmez bir iştiha ile güçlerini, nüfuzlarını arttırmaya çalıştıklarını hatırlayalım. Bir teknoloji şirketi olan Google’ı ele alalım mesela. Bir arama motoru üreterek belli bir alanda “uzmanlaşan” şirket, milyarlarca dolarlık internet reklam pastasının büyük bir bölümünü kontrol etmeye başlamış vaziyette. Haritacılıktan eğitime, yayıncılıktan iletişime, turizmden pazarlamaya, tercümeden espiyonaja google’ın girmediği alan kalmadı neredeyse. Google bu alanlarda sadece “mevcut oyuncular arasında yeni bir oyuncu” olarak bulunmuyor. Dev cüssesiyle, tarihin bugüne kadar görmediği maddi gücüyle, hedefleyip girdiği sektörün kadim aktörlerini de kısa sürede devre dışı bırakıyor.

Bir başka örnek de 1997 yılında internetten kitap satışı ile işe başlayan Amazon. Amazon 2017 itibarıyla 430 milyar dolarlık değeriyle en yakın rakibi Wal-Mart’ın iki katı değerinde. Çalışan sayısı 2016 itibariyle 350.000’e dayanan dev perakendeci şirketi yakalayabilecek hiçbir alternatif bulunmuyor. Amazon da, Google gibi sayısız farklı uzmanlık alanına el atmış durumda.

Lafı uzatmaya gerek yok. Dev şirketler çılgınca bir hızla –adeta kanser gibi- dünyaya yayılıyorlar ve güçlendikçe kontrol edilebilir, denetlenebilir olmaktan çıkıyorlar. Bunun “doğallıkla” izahı mümkün değil. Artık serbest rekabet şartları oluşamıyor. Dünyada alternatif bir şeyleri sessizce geliştirebileceğiniz bir kuytu köşe de kalmadı artık. Son bir çare olarak, yüksek teknolojinin sunduğu imkânlardan yararlanmak isteseniz, ihtiyaç duyacağınız “beyinleri” sizden çok önce bulup, sizin asla ulaşamayacağınız rakamlara kiralayan yahut satın alan “rakibiniz” karşısında şansınız sıfıra yakın oluyor.

İnternetin dünyayı küçültüp birleştirdiği bir çağda, Spencer’in öngördüğü “organizmanın” artık bütün dünya olduğu söylenebilir ve maalesef bu organizmanın sağlığı hızla bozuluyor. Herhalde bu dakikadan sonra ancak yeni Davut ile Calut mucizeleri beklemekten başka çaremiz yok.

Reklamlar

Mutluluk

Mutluluk

İnsan psikolojisi, bilimdeki tüm gelişmelere rağmen, bizim için hâlâ kocaman bir muamma. Bütün hayat kalitemizi etkileyen ruh halimiz neye göre şekilleniyor? Neden bazılarımız kolayca mutlu olabiliyor da, bazılarımız neredeyse sürekli depresif hissediyor gibi sorulara bir türlü tatmin edici bir cevap bulamıyoruz. Ruh halimize tesir eden bir takım biyolojik, kimyasal, hormonal boyutlar keşfettik ama bu keşifler -cevaplar sağlamaktan ziyade- yeni sorular üretti:

Hislerimizi kontrol eden hormonlar neye göre salgılanıyor?

Bağırsaklarımızdaki bakterilerin kendimizi huzurlu yahu heyecanlı hissetmemizle ne alakası var?

İnsan psikolojisi, kısmen de olsa genetik olarak belirleniyor olabilir mi?

Neden bazı günler yataktan dünyanın en meyus insanı olarak kalkarken bazı günlere neşeli kelebekler gibi uyanıyoruz?

Dış etkenlerin, yaşadığımız hayatın, tecrübelerimizin, sahip olduklarımızın ve olamadıklarımızın psikolojimiz üzerine etkileri ne kadar?

Kendi gözlemlerimizle de görebileceğimiz üzere oldukça yoksul ama mutlu hayatlar yaşayanlar olduğu gibi adeta depresyon ilaçlarıyla beslenmeye mecbur kalan zenginler var.

Kapitalizm, bilinç altlarımıza, mutlu olmak için elde ettiklerimizde daha fazlasına sahip olmamız gerektiğini işleyip dursa da son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar bunun pek de doğru olmadığını ortaya koyuyor.

Barbara Lee FredricksonNorth Carolina at Chapel Hill üniversitesinin psikoloji sahasında meşhur profesörü Barbara Lee Fredrickson, 2013 yılında mutlulukla genler arasındaki ilişkiye dair bulgularını Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America isimli dergide yayınladı.

Fredrickson, California Üniversitesinden bir grup doktor, psikiyatr ve davranışsal bilim uzmanı ile birlikte çalışarak oldukça enteresan sonuçlara ulaşmıştı.

İnsanın kendisinin iyi hissetmesinin, mutlu olmasının iki basit formu yahut formülü olduğu zaten bilinen bir konu.

İnsanlar basitçe alarak ya da vererek mutlu oluyorlar.

Bunlardan ilkine, yani alarak, tüketerek, daha fazlasına sahip olarak, vücudun ihtiyaçlarını, arzularını tatmin ederek ulaşılan mutluluğa “hedonik” iyi olma hali deniyor.

İkinci mutluluk hali ilkinden daha derin. Kişisel isteklerin karşılanmasının ötesinde anlamlı bir hedefe, yüce ve asil bir amaca hizmet etmiş olma neticesi elde edilen mutluluğa ise “eudaimonic” (yudimonik) mutluluk deniliyor.

Almak yerine vermek, yetimlere, muhtaçlara yardım etmek, imkânsızlıklarla savaşan ailelerin çocuklarını okutmak, savaş mağdurlarına barınak sağlamak, susuzluktan kavrulan Afrika’da su kuyuları açtırmak, lösemili çocuklar yahut savaş gazileri için bağışta bulunmak, zalim bir devletin mağdur ettiği çaresiz insanların yanında tankların karşısına dikilmek gibi “fedakârlıklar” insanlara “yudimonik” mutluluk sağlıyor.

Fredrickson ve arkadaşları bu iki tür mutluluğun insan biyolojiisi ve özellikle genleri üzerinde farklı tesirler gösterip göstermediğini merak ettiler.

Hücrelerimizdeki gen ifadelerinin stres, hastalık gibi durumlarda belli bir şekilde oluştuğu biliniyordu. İster hedonik ister yudimonik olsun, bu durumların tersi olan iyilik, mutluluk halinin de moleküler seviyede karşıt tepkileri üretmesi bekenebilir miydi?

Yani alarak ya da vererek olsun mutlu olduğumuzda gen ifadelerimiz aynı şekilde mi teşekkül ediyorlardı?

Araştırmacılar yaklaşık on sene süren çalışmalardan sonra öyle olmadığını tespit ettiler.

Yudimonik, yani yüce bir amaç için fedakârlık neticesi elde edilen mutlulukta, beklendiği gibi, stres ve hastalık durumunda ortaya çıkan gen profilinde azalma tespit edilildi. Ancak hedonik, yani alarak tüketerek elde edilen mutluluk halinde tam tersi bir durum olduğu, vücudun arzuların tatmini neticesi mutlu olduğu anlarda bile genetik seviyede stres ve hastalığa tepki verir gibi hareket ettiği ortaya konuldu.

Hayatımızı bir yüce gaye uğruna yaşamamız, hücrelerimizde bulunan ama kronik stres anlarında aktif olan genleri büyük ölçüde pasifleştiriyor, kısa vadeli tatminlere dayalı mutluluklar ise, tam tersi bir etki yaratarak, romatizma, kalp hastalıklarına kapı aralarken bağışıklık sistemimizi de zayıflatıyor.

dna

Bu perspektiften bakılınca, özellikle sosyal medyada yiyip içtiklerinin fotoğraflarını paylaşanların, tatil yaptıkları kumsallarda, barlarda, restoranlarda, dünyanın turistik mekânlarında “ne kadar mutlu olduklarını” göstermek için poz verenlerin “hedonik” mutluluklarının pek de sağlıklı olduğu söylenemez!

Hayatını fakir çocukların eğitimine, yetim başı okşamaya, hayatta yapayalnız kalmış çaresiz kadınların, ihtiyarların yardımına koşmaya adamış olanları mı sordunuz?

Onlar çok derinden hissettikleri o sağlıklı mutluluk hissini yaşamak için sosyal medyaya ihtiyaç duymuyorlar.


(Bu yazı http://fikircografyasi.com/makale/mutluluk adresinde yayınlanmıştır)

http://www.davinci-institute.org.tr/blog/hucreler-gercek-mutlulugu-hissediyor/

https://www.sciencedaily.com/releases/2013/07/130729192548.htm

https://www.sciencedaily.com/releases/2013/07/130729161952.htm

http://www.positivepsychology.org.uk/pp-theory/eudaimonia/34-the-concept-of-eudaimonic-well-being.html

https://tr.wikipedia.org/wiki/Gen_ifadesi

Karanlığa Bir Mum Yakmak

Yaşadığımız yıllarda, sıradan bir Anadolu kasabasında doğup yetişen bir çocuk tasavvur edelim. Adı Mehmet olsun.

Şimdi küçük Mehmet’in büyürken nelere maruz kalacağını şöyle bir gözümüzün önüne getirmeye çalışalım.

Mehmet, aklının ermesiyle birlikte ilk başta “dizilere” maruz kalacaktır. Anne babasından başlamak üzere etrafındaki yetişkinlerin büyülenmiş gibi seyrettikleri, hakkında konuştukları, karşısında zaman öldürdükleri Türk dizilerine. İpe sapa gelmez, insanları akıllarından değil hislerinden yakalamaya çalışan, onu da ne kadar başardığı tartışılır abuk sabuk televizyon dizilerine. Çocuk aklının kavramakta zorlandığı şiddet sahnelerinden, hastalıklı cinsel göndermelere, çocuk aklına bile hakaret sayılabilecek kaba esprilerden, alkol sigara tüketiminin özendirildiği sahnelere kadar çerçöple dolu dizilere.

Dizilerin hücumunu, hemen hepsi “ithal” yarışma programlarının akını takip edecektir. Kiminde bir adada, kiminde bir evde yabancı insanların birbirlerinin dedikodularını yaptıkları, yalan söyleyerek, iftira atarak, ikili oynayarak yarışmada kalmaya çalıştıkları “reality show” programları Mehmet’in çocuk dimağında yaralar açacaktır. Şarkı ya da yetenek yarışmalarında idealize edilen şöhret ve para kazanma çabası, Mehmet’in henüz gelişme safhasındaki karakterinin şekillenmesinde çok menfi rol oynayacaktır.

Mehmet’in yetişirken fazlaca maruz kalacağı bir başka unsur kalitesiz müzik olacaktır. Müzik kliplerinde, ağır bir cinsellik istismarı eşliğinde “pazarlanan” yüzeysel ritimler, en başta Mehmet ve akranlarına ulaşmayı hedefleyecektir. Sıradan, neredeyse hepsi birbirinin aynı melodiler, her notaya bir hecesi denk düşürülmüş anlamsız sözler, Mehmet’in hayatını dolduracaktır.

Mehmet’in karakterinin şekillendiği zamanlarda zihnini meşgul edecek konulardan bir diğeri bilgisayar oyunları olacaktır. Anne babaların mahiyetini anlamadıkları halde çevrelerinden etkilenip, çocukları mahrum kalmasın diye alıp getirdiği bilgisayarlar, evin içine kendi elleriyle yerleştirdikleri bombalar haline gelebilecektir. Çoğu anne baba çocuklarına bilgisayar alabilmenin gururu ve gönül rahatlığıyla dizilerini seyrederken, hemen yan odada bilgisayar oynayan çocuklarının hapisten henüz çıkmış bir mafya mensubu rolünde kadın sattığı, araba çaldığı, uyuşturucu kuryeliği yaptığı, adam öldürdüğü bir oyunu oynadığını bilmeyeceklerdir. Mehmet arkadan sessizce yaklaşıp insanların boğazını kesen bir bilgisayar oyunu karakterini oynarken nasıl bir cinayet stajı yaptığını ve vahşice adam öldürme fikrinin kafasında nasıl “normalleştiğini” fark edemeyecektir.

İnternet üzerinden sanal âlemle etkileşime geçtiğinde, günlük hayatta asla karşılaşmayacağı birçok fikir, Mehmet’in ekranından adeta üzerine boşalacaktır. Sokaktan elde edemeyeceği her türlü pornografik görüntülerden, yine sokakta bulamayacağı radikal fikirlere kadar genç dimağını tahrip edebilecek ne varsa odasına dolacak, pedagojik açıdan zehirli, yıpratıcı, tehlikeli ne varsa maruz kalacaktır Mehmet.

Bütün bu olumsuzluklara maruz kalan milyonlarca Mehmet arasından bazılarının psikopat katillere dönüşmesi sizi şaşırtır mıydı?

Kadınlara, çocuklara yönelik şiddet, tecavüz vakaları işitilince herkeste bir infial oluyor. Hemen idam cezasından, hadım etme cezasına, panik düğmesinden, karate kurslarına kadar “semptomatik” tedavi fikirleri havalarda uçuşmaya başlıyor. Ama kimsecikler o katilleri yetiştiren -yahut en azından yetişmelerine zemin sağlayan- bataklıktan bahsetmiyor.

Hem toplum, hem ebeveyn olarak çocuklarımıza karşı sorumluluklarımızdan birisi de onlara, neyin zararlı olduğunu bilmeyecekleri çağlarında sağlıklı alternatifler sunmaktır.

Yavrularımızın zehir akıtan ekranların mahkûmları olmamaları için projeler geliştirmek zorundayız.

Mesela her çocuğumuz için bir spor dalında kendini geliştirme imkânı sağlamamız gerekir.

Ülkenin her yerinde açılacak spor kulüplerinde çocuklarımız lisanslı futbolcular, basketbolcular, voleybolcular, judocular, güreşçiler olabilmelidirler.

Çocuklarımızın zihnini kirli ve marazi cinsellik bombardımanından korumanın yollarından birisi onları okumaya, sanata, tiyatroya, nitelikli sinema filmlerine yönlendirmek olabilir. Bu maksatla çocuklar için okuma kulüpleri, film kulüpleri, tiyatro kulüpleri, fotoğrafçılık kulüpleri gibi sivil girişimler desteklenmeli, onlara ücretsiz mekân tahsis edilmeli hatta mümkünse bu tür girişimlerde bulunanlar çeşitli yollarla teşvik edilmelidirler.

Eğer çocuklarımızın kulaklarından kalitesiz müziğin kirini temizlemek istiyorsak onlara kaliteli müziği tanıtmamız gerekir. Bunun için onların müziğe sadece kendileri gibi maruz kalan değil, müziği anlayan, eleştiren, hatta üretebilen kimselerle yollarını buluşturmak gerekir. Bir müzik enstrümanı çalabilmek, yabancı dil öğrenmek gibi eğitimin öncelikli hedefleri arasına alınmalıdır.

Bilgisayar kullanımı konusunda yapılması gereken, çocukları tüketici konumdan üretici konuma geçirmektir. Yazılım geliştirmeye hevesli çocukların kuracakları kulüpler olmalıdır mesela. Çocuklar kendi oyunlarını, kendi programlarını üretme noktasında teşvik edilmelidirler.

Bilgisayarlarda üretilebilecek tek şey yazılım değil. Gençler üç boyutlu tasarımlar yapmak, müzik bestelemek, hatta internet günlükleri yazmak konusunda yönlendirilmelidirler. Bu zeminler hâlihazırda kendiliğinde teşekkül ediyor zaten. Yapılması gereken bunları tespit ve teşvik etmektir. O güzel sözü bu vesileyle tekrar etmiş olalım: “Marifet iltifata tabidir. Müşterisi olmayan meta zayidir.

Twitter:@salihcenap

Yeni Distopyamız: Anarko Kapitalizm

Yeni Distopyamız: Anarko Kapitalizm

Devletin hantallığı, verimsizliği ve zorbalık üretme potansiyeli, sıradan vatandaşların gözünde liberal tezlerin her geçen gün daha çok kabul görmesi neticesini doğuruyor. Devlet kurumlarının ve devleti idare edenlerin sebep olduğu tüm olumsuzluklar, bu konuda zaten hassas olan liberal görüş sahiplerini “anarko kapitalizm”, “liberteryen anarşizm”, “özel mülkiyet anarşizmi”, “piyasa anarşizmi” veya “serbest piyasa anarşizmi” gibi isimler altında daha radikal söylemlere itiyor. Anarko kapitalistlerin yaklaşımı Vikipedi’de şöyle tanımlanıyor:

“Anarko kapitalist toplumda; serbest piyasa işleyişini, toplumsal kurumları, yasa uygulamalarını, güvenliği ve altyapıyı, devlet yerine kâr amaçlı rekabete dayalı şirketlerin, yardım derneklerinin veya gönüllülüğe dayanan birliklerin düzenlemesi öngörülür.”

Anarchocapitalismflag-620x413Kapitalizmi neredeyse bütün hücreleriyle benimseyen bir toplum olma yolunda ilerlediğimiz inkâr edilemez bir gerçek. Televizyonlarımızı açtığımızda bir zamanlar kapitalizmin karşısına dikilmiş ideolojiler de dâhil olmak üzere her türlü “alternatif” dünya görüşü sahiplerinin çoktan teslim bayrağını çektiklerini müşahede ediyoruz.  Sadece teslim bayrağını çekmiş olsalar yine iyi, -bir zamanlar- kutsal gördükleri kendi sembollerine varıncaya dek herşeylerini kapitalist piyasada pazarlama peşinde koşuyorlar.  Kemalist kapitalistler “Atatürk resmi”, “bayrak”, “kalpak”, “Nutuk”, “rozet” satma peşinde. Alevi kapitalistler Hz. Ali’nin “Zülfikar’ını” pazarlıyorlar. İslamcı kapitalistler ise uydurma dua kitaplarından tutun, zemzem suyu katılmış kremlere, misvaktan, çörek otuna kadar dinle ilişkilendirdikleri nesneleri geniş toplum kesimlerine satma derdindeler.

İnsanımız kapitalizmi öyle hızla içselleştiriyor ki, alış veriş merkezleri her kesimden insanın hayatının ayrılmaz bir parçası haline gelirken çok değil on sene önce yapılsa kıyamet koparacak satış kampanyaları artık en ufak bir tepki bile görmüyor.

Maalesef bir yandan da devletin hem yolsuzluk hem haksızlık üretmesinin önüne geçemiyoruz.

Böyle bir vasatta anarko kapitalizm konusunun geniş toplum kesimlerinin gündemine girmemesi enteresan! Keşke günlük siyasi tartışmalar yerine bu gibi meseleler üzerinde dikkatle çalışan ve fikir üreten aydınlarımızın tartışmaları gündemimizde yer bulabilseydi…

Liberallerin, mümkün olan her yerde devletlerin yerine şirketleri ikame etmeyi telkin edişlerine daima şüpheyle baktım. Önceleri sebebini bir garip altıncı hisse atfedebileceğim bu antipati, bilfiil dev bir uluslararası şirkette çalışma tecrübesini yaşadıktan sonra sağlam temellere kavuştu. Hislerimin beni yanıltmadığını görmüş oldum.

İnsanların vücut verdiği bütün kurumlar, özellikle belli büyüklükleri aştıkları andan itibaren birer “yabancılaştırma” merkezi haline geliyorlar. İnsanları her sabah karanlık bir ağız gibi açılan kapılarından yutup, akşam oluncaya kadar insanlıklarından sıyırma operasyonlarından geçiriyorlar. Devlet dairelerinin hâli herkesçe malum. Ama ya devletin yerine ikamesi adeta bir tür kurtuluş reçetesi gibi sunulan diğer müesseseler? Özellikle yeni dünya düzeninin ibadethaneleri gibi lanse edilen devasa özel şirketler?

Burada bahsettiğim türden dev bir uluslararası şirketin iç yapısına, “corporate culture” yani “şirket kültürü” denilen meseleye ilk defa muttali olunca, sorularıma bazı cevaplar bulmam mümkün oldu.

Maalesef, insanlığın yakın gelecekte macerasını üzerine inşa etmeyi planladığı temeller hiç de sağlam görünmedi bana.

Herşeyden evvel, şirket hayatının, “makyajı silinmiş korkunç yüzüyle” doğrudan karşı karşıya kalınca, devlette temel şikâyet mevzuu olan verimsizliğin de, yozlaşmanın da hatta zorbalaşmanın da âlâsının aynen orada da mevcut olduğunu gözlemledim. Adam Smith’in ortaya attığı “piyasanın görünmez eli” hiç de iddia edildiği gibi, kâr amacı gütmeyen, varlık sebebi özellikle kâr etmenin dışında bir takım bilimsel, dini yahut ahlaki esaslara dayandırılmış devlet otoritesinin vazifesini yerine getiremiyordu.

Peki, “şirket kültürünün” insan psikolojisi üzerindeki tesirleri nasıldı? Bu noktada “şirket kültürünün”, devletin “kurumsal kültürünün” sebep olduğu yaralara da bir merhem sunamadığını ayan beyan gördüm. “Yabancılaşma problemi” şirketlerde de onulmaz bir yara olarak ortada duruyordu.

Uluslararası bir şirketin kapısından girerken, derhal gerçek kişiliğinizden ayrılmanız gerekiyor. Çünkü orada kimse sizi siz olduğunuz için selamlamıyor. Orada, şirket denilen makinanın bir çarkı olduğunuz için tebessümleri hak ediyorsunuz. Karşılığında sizin de gülücükler dağıtmanız bekleniyor. Rol yapmaya, olduğunuzdan farklı görünmeye ve davranmaya mecbur ediliyorsunuz. İnsanı dehşete düşüren korkunç bir illüzyonun, kollektif bir yalanın parçası olmanız bekleniyor sizden.

Mesela şirketin insan kaynakları temsilcisi size geçen ay işe başlayan iş arkadaşlarının ne kadar “hoş” insanlar olduğunu anlatıyor. Onları ne kadar tanımış olabileceğini sormanız söz konusu olamıyor tabi. Sizden sonra gelenlere de sizin ne kadar hoş insanlar olduğunuzu anlatacağını düşünüyorsunuz. Bu çalışanın açıkça rol yaptığını anlıyorsunuz. Aslına onun insanlara “hoş” demesi, kendisinden beklenen bir “hoşluk”, o kadar…

Daracık ofislere tıkıştırılmış insanlar, kâğıttan tepeler yahut dev ekranlar arkasında yazıyorlar, çiziyorlar, telefonlara cevap veriyorlar. İnsanın durup, “Hey! Bütün bu yaptıklarınızla birkaç patrona ciddi servetler kazandırıp, mevcut halinizden sadece azıcık daha iyi şartları elde etme peşinde kısacık ömrünüzü harcayacaksınız farkında mısınız?” diye sorası geliyor. Ama soramıyorsunuz. Çünkü binalar dolusu insanlarla oynadığınız saçma oyunun kurallarını bozmamanız icabediyor.

Labirent misali koridorlarda bir yerden bir yere koşuşup duran insanlar görüyorsunuz. Herkes meşgul, herkesin işi başından aşkın. Kimsenin gözü pencerenin hemen ardında kovalamaca oynayan yaramaz bulutlara takılmıyor sanki. Takılanlar oluyorsa da hemen kendilerini toplayıp küçük kaçamaklarının –yahut gizli günahlarının- fark edilip edilmediğini anlamaya çalışıyorlar.

Kimse aslında gerçekten istediği gibi hareket edemiyor, giyinemiyor, konuşamıyor. Belli hareket kalıpları içinde hareket etmeyene kısa sürede şirketin kapısı gösteriliyor. Ama bu uygulama için “faşizan” sıfatını kullanmak mümkün değil! Çünkü herkes gönül rızasıyla burada bulunuyor.

Batı Descartes’in öncülüğünde din ve günlük hayatın yollarını ayırdı. Şimdi sıra, zevk alınan, istekle, dolu dolu, insan gibi yaşanan gerçek hayatla, o hayatı kazanmak uğruna kabullenilen renksiz, kokusuz, insanlığın rızayla rafa kaldırıldığı sahte bir hayatın yollarını ayırmaya gelmişe benziyor. Peki, bu biraz daha yabancılaştırmayacak mı insanları? İnsanlığımızdan biraz daha uzaklaştırmayacak mı bizleri? Düşünüyorum da, muasır medeniyetler seviyesine gelmek için gayret göstermek, dehşetli bir uçurumdan dökülmek üzere çılgınca akan bir nehirde sürüklenirken akıntı yönünde kürek çekmeye benziyor.