Yeni Distopyamız: Anarko Kapitalizm

Yeni Distopyamız: Anarko Kapitalizm

Devletin hantallığı, verimsizliği ve zorbalık üretme potansiyeli, sıradan vatandaşların gözünde liberal tezlerin her geçen gün daha çok kabul görmesi neticesini doğuruyor. Devlet kurumlarının ve devleti idare edenlerin sebep olduğu tüm olumsuzluklar, bu konuda zaten hassas olan liberal görüş sahiplerini “anarko kapitalizm”, “liberteryen anarşizm”, “özel mülkiyet anarşizmi”, “piyasa anarşizmi” veya “serbest piyasa anarşizmi” gibi isimler altında daha radikal söylemlere itiyor. Anarko kapitalistlerin yaklaşımı Vikipedi’de şöyle tanımlanıyor:

“Anarko kapitalist toplumda; serbest piyasa işleyişini, toplumsal kurumları, yasa uygulamalarını, güvenliği ve altyapıyı, devlet yerine kâr amaçlı rekabete dayalı şirketlerin, yardım derneklerinin veya gönüllülüğe dayanan birliklerin düzenlemesi öngörülür.”

Anarchocapitalismflag-620x413Kapitalizmi neredeyse bütün hücreleriyle benimseyen bir toplum olma yolunda ilerlediğimiz inkâr edilemez bir gerçek. Televizyonlarımızı açtığımızda bir zamanlar kapitalizmin karşısına dikilmiş ideolojiler de dâhil olmak üzere her türlü “alternatif” dünya görüşü sahiplerinin çoktan teslim bayrağını çektiklerini müşahede ediyoruz.  Sadece teslim bayrağını çekmiş olsalar yine iyi, -bir zamanlar- kutsal gördükleri kendi sembollerine varıncaya dek herşeylerini kapitalist piyasada pazarlama peşinde koşuyorlar.  Kemalist kapitalistler “Atatürk resmi”, “bayrak”, “kalpak”, “Nutuk”, “rozet” satma peşinde. Alevi kapitalistler Hz. Ali’nin “Zülfikar’ını” pazarlıyorlar. İslamcı kapitalistler ise uydurma dua kitaplarından tutun, zemzem suyu katılmış kremlere, misvaktan, çörek otuna kadar dinle ilişkilendirdikleri nesneleri geniş toplum kesimlerine satma derdindeler.

İnsanımız kapitalizmi öyle hızla içselleştiriyor ki, alış veriş merkezleri her kesimden insanın hayatının ayrılmaz bir parçası haline gelirken çok değil on sene önce yapılsa kıyamet koparacak satış kampanyaları artık en ufak bir tepki bile görmüyor.

Maalesef bir yandan da devletin hem yolsuzluk hem haksızlık üretmesinin önüne geçemiyoruz.

Böyle bir vasatta anarko kapitalizm konusunun geniş toplum kesimlerinin gündemine girmemesi enteresan! Keşke günlük siyasi tartışmalar yerine bu gibi meseleler üzerinde dikkatle çalışan ve fikir üreten aydınlarımızın tartışmaları gündemimizde yer bulabilseydi…

Liberallerin, mümkün olan her yerde devletlerin yerine şirketleri ikame etmeyi telkin edişlerine daima şüpheyle baktım. Önceleri sebebini bir garip altıncı hisse atfedebileceğim bu antipati, bilfiil dev bir uluslararası şirkette çalışma tecrübesini yaşadıktan sonra sağlam temellere kavuştu. Hislerimin beni yanıltmadığını görmüş oldum.

İnsanların vücut verdiği bütün kurumlar, özellikle belli büyüklükleri aştıkları andan itibaren birer “yabancılaştırma” merkezi haline geliyorlar. İnsanları her sabah karanlık bir ağız gibi açılan kapılarından yutup, akşam oluncaya kadar insanlıklarından sıyırma operasyonlarından geçiriyorlar. Devlet dairelerinin hâli herkesçe malum. Ama ya devletin yerine ikamesi adeta bir tür kurtuluş reçetesi gibi sunulan diğer müesseseler? Özellikle yeni dünya düzeninin ibadethaneleri gibi lanse edilen devasa özel şirketler?

Burada bahsettiğim türden dev bir uluslararası şirketin iç yapısına, “corporate culture” yani “şirket kültürü” denilen meseleye ilk defa muttali olunca, sorularıma bazı cevaplar bulmam mümkün oldu.

Maalesef, insanlığın yakın gelecekte macerasını üzerine inşa etmeyi planladığı temeller hiç de sağlam görünmedi bana.

Herşeyden evvel, şirket hayatının, “makyajı silinmiş korkunç yüzüyle” doğrudan karşı karşıya kalınca, devlette temel şikâyet mevzuu olan verimsizliğin de, yozlaşmanın da hatta zorbalaşmanın da âlâsının aynen orada da mevcut olduğunu gözlemledim. Adam Smith’in ortaya attığı “piyasanın görünmez eli” hiç de iddia edildiği gibi, kâr amacı gütmeyen, varlık sebebi özellikle kâr etmenin dışında bir takım bilimsel, dini yahut ahlaki esaslara dayandırılmış devlet otoritesinin vazifesini yerine getiremiyordu.

Peki, “şirket kültürünün” insan psikolojisi üzerindeki tesirleri nasıldı? Bu noktada “şirket kültürünün”, devletin “kurumsal kültürünün” sebep olduğu yaralara da bir merhem sunamadığını ayan beyan gördüm. “Yabancılaşma problemi” şirketlerde de onulmaz bir yara olarak ortada duruyordu.

Uluslararası bir şirketin kapısından girerken, derhal gerçek kişiliğinizden ayrılmanız gerekiyor. Çünkü orada kimse sizi siz olduğunuz için selamlamıyor. Orada, şirket denilen makinanın bir çarkı olduğunuz için tebessümleri hak ediyorsunuz. Karşılığında sizin de gülücükler dağıtmanız bekleniyor. Rol yapmaya, olduğunuzdan farklı görünmeye ve davranmaya mecbur ediliyorsunuz. İnsanı dehşete düşüren korkunç bir illüzyonun, kollektif bir yalanın parçası olmanız bekleniyor sizden.

Mesela şirketin insan kaynakları temsilcisi size geçen ay işe başlayan iş arkadaşlarının ne kadar “hoş” insanlar olduğunu anlatıyor. Onları ne kadar tanımış olabileceğini sormanız söz konusu olamıyor tabi. Sizden sonra gelenlere de sizin ne kadar hoş insanlar olduğunuzu anlatacağını düşünüyorsunuz. Bu çalışanın açıkça rol yaptığını anlıyorsunuz. Aslına onun insanlara “hoş” demesi, kendisinden beklenen bir “hoşluk”, o kadar…

Daracık ofislere tıkıştırılmış insanlar, kâğıttan tepeler yahut dev ekranlar arkasında yazıyorlar, çiziyorlar, telefonlara cevap veriyorlar. İnsanın durup, “Hey! Bütün bu yaptıklarınızla birkaç patrona ciddi servetler kazandırıp, mevcut halinizden sadece azıcık daha iyi şartları elde etme peşinde kısacık ömrünüzü harcayacaksınız farkında mısınız?” diye sorası geliyor. Ama soramıyorsunuz. Çünkü binalar dolusu insanlarla oynadığınız saçma oyunun kurallarını bozmamanız icabediyor.

Labirent misali koridorlarda bir yerden bir yere koşuşup duran insanlar görüyorsunuz. Herkes meşgul, herkesin işi başından aşkın. Kimsenin gözü pencerenin hemen ardında kovalamaca oynayan yaramaz bulutlara takılmıyor sanki. Takılanlar oluyorsa da hemen kendilerini toplayıp küçük kaçamaklarının –yahut gizli günahlarının- fark edilip edilmediğini anlamaya çalışıyorlar.

Kimse aslında gerçekten istediği gibi hareket edemiyor, giyinemiyor, konuşamıyor. Belli hareket kalıpları içinde hareket etmeyene kısa sürede şirketin kapısı gösteriliyor. Ama bu uygulama için “faşizan” sıfatını kullanmak mümkün değil! Çünkü herkes gönül rızasıyla burada bulunuyor.

Batı Descartes’in öncülüğünde din ve günlük hayatın yollarını ayırdı. Şimdi sıra, zevk alınan, istekle, dolu dolu, insan gibi yaşanan gerçek hayatla, o hayatı kazanmak uğruna kabullenilen renksiz, kokusuz, insanlığın rızayla rafa kaldırıldığı sahte bir hayatın yollarını ayırmaya gelmişe benziyor. Peki, bu biraz daha yabancılaştırmayacak mı insanları? İnsanlığımızdan biraz daha uzaklaştırmayacak mı bizleri? Düşünüyorum da, muasır medeniyetler seviyesine gelmek için gayret göstermek, dehşetli bir uçurumdan dökülmek üzere çılgınca akan bir nehirde sürüklenirken akıntı yönünde kürek çekmeye benziyor.

Harrison Bergeron

societySene 2081 idi ve nihayet herkes eşitti. Sadece tanrının ve kanunun önünde eşit değillerdi. Her yönden eşitlerdi. Kimse kimseden daha zeki değildi. Kimse kimseden daha güzel değildi. Kimse kimseden daha güçlü ya da daha hızlı değildi. Bütün bu eşitlikler 211, 212 ve 213’üncü anayasa düzenlemeleri ve Birleşmiş Devletler Engelleme Generalinin ajanlarının devamlı uyanıklıkları sayesindeydi.

Hayatla ilgili bazı şeyler hala çok yolunda sayılmazdı. Mesela Nisan ayı, hala ilkbahar zamanı olmayışıyla insanları çileden çıkarıyordu. Ve E-G’nin adamlarının George ve Hazel Bergeron’ların on dört yaşındaki oğulları Harrison’u alıp götürmeleri de bu soğuk ve nemli aya gelmişti.

Çok trajik bir hadiseydi, evet, ama George ve Hazel bu hadise üzerinde pek iyi düşünemiyorlardı. Hazel mükemmel bir ortalama zekâya sahipti ki bu, çok kısa anlar dışında, hiçbir şey hakkında düşünemeyeceği anlamına geliyordu. Ve George, zekası normalin azıcık üztünde olduğundan, kulağının içinde küçük bir zihin engelleme radyosu taşıyordu. Kanunen bunu sürekli takmaya mecburdu. Bu radyo, bir devlet vericisine sabitlenmişti. Yaklaşık her yirmi saniyede bir, bu vericiden, George gibi insanların, beyinlerinden kaynaklanan haksız avantajdan faydalanmalarına mani olmak için, çok keskin bir gürültü yayınlanırdı.

George ve Hazel televizyon seyrediyorlardı. Hazel’in yanaklarında gözyaşları vardı fakat Hazel bu göz yaşlarının neyle ilgili olduğunu unutmuştu.

Televizyon ekranında balerinler vardı. Keskin biz vızıltı çınladı George’un kafasında. Kafasındaki düşünceler, bir hırsız alarmından kaçan haydutların kaçtığı gibi panik içinde kaçıştılar.

“Bu gerçekten güzel bir danstı, yani şimdi ettikleri dans.” dedi Hazel.

“Ha?” dedi George.

“Şu dans-hoştu,” dedi Hazel.

“Evet,” dedi George. Şu balerinler konusunda biraz daha düşünmeye gayret etti. Aslında gerçekten çok iyi değildiler, yani herhangi bir kimsenin olacağından daha iyi değildiler hiçbir şekilde. İçinde ağırlıklar bulunan kuşaklar, ve boyunlarına bağlanmış ağırlıklar yüklenmişlerdi ve yüzleri maskeliydi. Böylece kimsenin, hür ve zarif bir jest, bir baş işareti ya da güzel bir sima görerek kendisini kötü hissetmemesi sağlanmış oluyordu. George, o anda aklına gelen müphem bir düşünceyle, belki de dansçıların engelli olmamaları gerektiği düşüncesiyle uğraşıyordu. Fakat kulak radyosunda gelen diğer bir gürültünün düşüncelerinin paramparça etmesinden önce bu fikri fazla geliştiremedi.

George irkildi. Sekiz balerinden ikisi de o anda irkildiler. Hazel onun irkildiğini gördü. Kendisinde bir zihin engelleme cihazı bulunmadığından bu en son sesin ne olduğunu George’a sormak zorunda kaldı.

“Sanki birisi bir süt şişesine bir perçin çekici ile vurunca çıkan ses gibi bir ses,” dedi George.

“Sanırım tüm değişik sesleri işitebilmek gerçekten ilginç olurdu,” dedi Hazel bir parça kıskançlıkla.
“Herşeyi de düşünüyorlar.”

“Hmm” dedi George.

“Keşke ben Engelleme Generali olsaydım! Olsaydım ne yapardım biliyor musun?” dedi Hazel. Hazel aslında, Diana Moon Glampers adında bir kadın olan Engelleme Generaline çok benziyordu.

“Eğer ben Diana Moon Glampers olsaydım,” dedi Hazel, “Pazar günü çanlar çaldırırdım, sadece çanlar. Yani sanki dinin şerefine yapar gibi.

“Ama eğer sadece çanlar olsaydı düşünebilirdim,” dedi George.

“Şey, o zaman belki onları gerçekten çok yüksek sesli yapardık,” dedi Hazel. “Bence benden iyi bir Engelleme Generali olurdu.”

“Herhangi bir diğer insandan olacağı kadar iyi,” dedi George.

“Normalin ne olduğunu kim benden daha iyi bilebilir ki?” dedi Hazel.

“Doğru” dedi George. O anda, berrak bir şekilde şimdi hapiste olan anormal oğlu Harrison’u düşünmeye başladı ama kafasının içindeki çınlayan yirmi birlik bir silahın selam atışı onu durdurdu.

“Of!” dedi Hazel, “sıkı bir sesti değil mi?”

harrison_bergeron_0O kadar sıkı bir sesti ki George bembeyaz oldu, titremeye başladı ve kırmızı gözlerinin kenarlarında yaşlar birikti. Sekiz balerinden ikisi, başlarını tutarak yere yıkıldı.

“Bir anda çok yorgun gözüktün,” dedi Hazel. Neden kanepeye uzanmıyorsun, böylece engelleme çantanı yastıkların üzerine koyup azıcık dinlenebilirdin tatlım.” Bahsettiği şey, George’un boynundan bir kilitle asılmış, çadız bezinden yapılmış çantanın içinde duran 47 poundluk kurşun toplardı.

“Hadi, çantayı koy da biraz dinlen,” dedi, “Bir süre için bana eşit olmaman umurumda değil.”
George elleriyle çantayı tarttı. “Önemli değil,” dedi. “Artık bunu hissetmiyorum bile. Benim bir parçam haline geldi.”

“Son zamanlarda çok yoruldun, yıprandın,” dedi Hazel. “Keşke çantanın dibinde küçük bir delik açıp birkaç kurşun topu çıkarmanın bir yolu olsaydı, sadece birkaçını.”

“Hapishanede iki sene ve çıkardığım her top için iki bin dolar ceza,” dedi George. Ben buna iyi bir alış veriş demem.”

“Peki işten eve geldiğinde birkaçını çıkarsan,” dedi Hazel, “Yani demek istediğim, buralarda kimseyle rekabet etmen söz konusu değil ya. Sadece buralarda.”

“Eğer ben böyle kaçmayı denersem,” dedi George, “o zaman diğer insanlar da böyle yaparlar ve çok yakında yeniden karanlık çağlara döneriz, herkesin herkesle rekabet ettiği çağlara. Bu hoşuna gitmezdi değil mi?”

“Bundan nefret ederdim,” dedi Hazel.

“İşte gördün mü!” dedi George. İnsanların kanunlara uymadığı anda topluma neler olacağını düşünebiliyor musun?”

Eğer Hazel bu soruya bir cevap bulamasaydı, George onun yerine cevap veremezdi. Kafasının içinde bir siren haykırıyordu.

“Sanırım bölünürdü,” dedi Hazel.

“Ne bölünürdü?” dedi George boş bakışlarla.

“Toplum” dedi Hazel güvensizlikle. “Şimdi senin söylediğin de bu değil miydi?”

“Kim bilir?” dedi George.

Televizyon programı haber bülteni için aniden kesildi. İlk başta spiker, tüm diğer spikerler gibi, ciddi anlamda konuşma engelli olduğu için bültenin neyle ilgili olduğu anlaşılamadı. Yaklaşık yarım dakika boyunca spiker büyük bir heyecanla, “bayanlar, baylar” demeye çalıştı. Sonunda pes edip bülteni, okuması için bir balerinin eline tutuşturdu.

“Herşey yolunda,” dedi Hazel spikerden bahsederek. “okumayı denedi. Asıl önemli olan buydu. Tanrının ona verdiklerini kullanarak yapabileceğinin en iyisini yapmayı denedi. Bu kadar sıkı bir deneme için iyi bir maaş zammı almalı.”

“Bayanlar ve baylar,” dedi bülteni okuyan balerin. Harikulade bir güzelliğe sahip olmalıydı, çünkü giydiği maske alabildiğine çirkindi. Ve giydiği iki yüz poundluk adamların giydikleri kadar büyük engelleme çantalarına bakarak, onun dansçılar arasında en güçlüsü ve en zarifi olduğunu anlamak zor değildi. Ve hemen bir kadının kullanmasının haksızlığa sebep olacağı sesinden dolayı özür dilemek zorunda kaldı. Sesi ılık, ışıltılı, zamansız bir melodiydi. “Afedersiniz” dedi, ve sesini rekabet fikrine yol açmayacak şekilde düzelterek tekrar başladı.

“Ondört yaşındaki Harrison Bergeron,” dedi sığırcık ciyaklamasını andıran bir sesle, “hükümeti yıkmak üzere gizli planlar yaptığı şüphesiyle tutulduğu hapishaneden kaçmıştır. Kendisi bir dahi ve atlettir, az-engellidir ve aşırı derecede tehlikeli sayılmalıdır.”

Harrison Bergeron’un polisteki fotoğrafı ekranda yukarıdan aşağıya doru parlayarak indi, sonra iki yanlardan geldi, sonra tekrar yukarıdan aşağıya ve sonra sağ üste doğru kaydı. Fotoğraf Harrison’u feet ve inch ölçülerinde çizilmiş bir arkaplanın önünde bydan gösteriyordu. Tam olarak yedi feet uzunluğundaydı. Harrison’un görüntüsünün geri kalan kısmı bir cihazlar kargaşasıydı. Hiçkimse daha ağır engeller taşımamıştır. Engelleme cihazların H-G adamlarının düşündüklerinden çok önce ona küçük gelmeye başlamıştı. Zihni engelleme için küçük bir kulak radyosu yerine kocaman kulaklıklar ve şişe dibi gibi gözlükler takıyordu. Gözlükler sadece onu yarı kör hale getirmek için yapılmamıştı aynı zamanda dayanılmaz baş ağrılarına sebep olmaları amaçlanmıştı. Her tarafından hurda metaller sallanıyordu. Normalde, güçlü insanlara takılan engellerde kesin bir simetri, askeri bir düzenlilik olurdu, ama Harrison yürüyen bir hurdalık gibi görünüyordu. Hayat yarışında Harrison tam üç yüz poundu sırtında taşıyordu. Ve güzel görünüşünü dengelemek adına, H-G adamları, daima burnuna kırmızı lastik bir top geçirmesini, kaşlarını tıraş etmesini ve bembeyaz dişlerinin üzerine, bazı tesadüfi dişlerin siyaha boyandığı bir takma diş takmasını şart koşmuşlardı.
“Eğer bu çocuğu görürseniz,” dedi balerin, “sakın – tekrar ediyorum sakın- onu mantıken ikna etmeye kalkışmayın.”
Birden menteşelerinden sökülen bir kapının çığlığı işitildi. Televizyondan bağırışlar ve dehşet çığlıkları geldi. Harrison Bergeron’un ekrandaki fotoğrafı bir depremin müziği ile dans edercesine zıplamaya başladı. George Bergeron, kendi evimde birçok kereler seyrettiği depremi doğru tanımıştı. “Tanrım!,” dedi george, “bu Harrison olmalı!”

Bu farkına varış, o anda kafasının içindeki çarpışan otomobillerin gürültüsü tarafından yok edildi. George tekrar gözlerini açabildiğinde Harrison’un fotoğrafı gitmişti. Yaşayan, nefes alan bir Harrison ekranı doldurmuştu.

Şıkırtılarla, palyaçoya benzeyen ve oldukça büyük gözüken Harrison stüdyonun merkezinde ayakta duruyordu. Stüdyonun yerinden sökülmüş kapısının kolu hala elindeydi. Balerinler, teknisyenler, müzisyenler ve spikerler önünde dizlerinin üstüne çökmüş, ölmeyi bekliyorlardı.

“İmparator benim!” diye bağırdı Harrison. ”Duyuyor musunuz? İmparator benim! Herkes bir kerede dediklerimi yapmalı!” Ayağını yere vurdu ve sütüdyo sarsıldı.

“Şu anda burada dururken bile”, diye haykırdı, “sakatlanmış, topal bırakılmış, hasta edilmişken bile, şimdiye kadar yaşamış her adamdan daha büyük bir idareciyim! Şimdi beni seyredin ve ne olabileceğimi görün!”

Harrison, engel heybesinin askılarını nemli bir kağıt mendili yırtar gibi yırtıverdi. Yırtılan askıların beş bin poundluk yükü kaldırma garantileri vardı. Harrison’un hurda demir engelleri yere çarptı. Başparmaklarını başındaki takımların güvenliğini sağlayan kilit çubuğunun altına soktu. Çubuk kereviz gibi parçalandı. Harrison kulaklıklarını ve gözlüklerini duvara çarparak paramparça etti. Lastik toptan burnunu fırlatıp atarak şimşek tanrısı Thor’u hayran bırakacak bir erkek yüzünü açığa çıkardı.

Önünde korkuyla sinmiş insanlara bakarak “Şimdi imparatoriçemi seçeceğim!” dedi, “Ayağa kalkmaya ilk cesaret eden kadın eşinin ve tahtının sahibi olsun!”

Kısa bir an geçti ve sonra söğüt gibi salınan bir balerin ayağa kalktı.
Harrison balerinin kulağından zihin engelleri söktü, harikulade bir zerafetle fiziksel engelleri, ağırlıkları çıkardı. En sonunda da maskesini çıkardı. Kız insanı kör edecek kadar güzeldi.

“Şimdi,” dedi Harrison kızın elinden tutarak, “insanlara dans kelimesinin manasını gösterelim mi? Müzik!” diye emretti.

Müzisyenler tekrar sandalyelerine iliştiler ve Harrison onların da engellerini çıkarttı.

“Çalabildiğinizin en iyisini çalın,” dedi onlara, “ben de sizi baronlar, dükler ve kontlar yapayım. “

Müzik başladı. İlk başta normaldi müzik, yani, ucuz, aptalca ve yanlış. Fakat Harrison iki müzisyeni sandalyelerinden kaldırdı, bir değeneği sallar gibi sallarken çalınmasını istediği şarkıyı kendi söyledi. Sonra onları tekrar sandalyelerine itti. Müzik yeniden başlamıştı bu sefer çok daha iyiydi.

Harrison ve imparatoriçesi bir süre, yerlerine çakılı bir vaziyette, kalp atışlarını onunla senkronize ediyorlarmış gibi sadece dinlediler.

Ağırlıklarını parmak uçlarına kaydırdılar. Harrison, kocaman ellerini, yakında onun da hissedeceği ağırlıksızlığını hissettirircesine kızın ince beline doladı. Sonra, bir neşe ve saadetle havaya yayıldılar. İhlal edilen sadece Sadece terkedilen ülkenin kanunları değildi, yerçekimi ve hareket kanunları da ihlal ediliyordu.

Salındılar, döndüler, sallandılar, hışımla zıpladılar, rastgele sıçradılar, oynadılari raksettiler. Ay yüzündeki ceylan gibi sıçradılar. Stüdyonun tavanı otuz feet yüksekliğindeydi, fakat her sıçrayış dansçıları tavana biraz daha yaklaştırdı. Tavanı öpme niyetleri açıkça belli oldu. Sonunda öptüler de. Ve sonra yerçekimini aşk ve saf istekle geçersiz kılarak tavanın birkaç inç altında havada asılı kaldılar, ve uzun bir süre birbirlerini öptüler, uzun bir süre.

Sonra, Engelleme Generali Diana Moon Glampers, elinde çift namlulu onluk bir pompalı tüfekle geldi stüdyoya. İki kez ateş etti ve imparator ve imparatoriçe yere düşmeden önce öldüler. Diana Moon Glampers silahını yeniden doldurdu. Namlusunu müzisyenelere çevirdi ve onlara engel çantalarını tekrar takmak için on saniyelerinin olduğunu söyledi.

İşte Bergeron’ların televizyonlarının tüpü ondan sonra yandı. Hazel televizyonun kararmasıyla ilgili bir yorum yapmak için George’a döndü. Fakat George mutfağa bir kutu bira almaya gitmişti. George birasıyla geri gelirken bir an için bir engel sinyalinin kendini sarsması yüzünden dondu. Ve tekrar oturdu.

“Ağlıyordun” dedi Hazel’e.

“Hı hı.” dedi Hazel,

“Neden?” dedi.

“Unuttum,” dedi Hazel, “Televizyonda gerçekten üzücü birşey.”

“Neydi?” dedi George.

“Hepsi kafamda birbirine karıştı,” dedi Hazel.

“Üzücü şeyleri unut” dedi George,

“Hep öyle yaparım,” dedi Hazel.

“İşte benim karım,” dedi George. İrkildi. Kafasının içinde patlayan bir silahın sesi vardı.

“Off – Herhalde bu seferkinin çok sıkı bir tane olduğunu söyleyebilirim,” dedi Hazel.

“Bunu yine söyleyebilirsin,” dedi George.

“Off – Herhalde bu seferkinin çok sıkı bir tane olduğunu söyleyebilirim,” dedi Hazel.

Kurt Vonnegut, Jr., 1961

İngilizceden tercüme eden : Salih Cenap Baydar

Kült

Batı medeniyetini soyut ve somut meseleleri kavrama ve derinlemesine tahlil etme noktasında fersah fersah önümüze geçiren en önemli unsurlardan biri muhakkak “tanımlama” kabiliyeti olmalı. Bir kavramı, olguyu tanımlama, batıda akademinin ve intelijansiyanın neredeyse varlık sebebi gibidir.  Sözlükler, ansiklopediler düşüncenin temel yapıtaşları olan kavramları kesin şekilde tanımlarken aslında havada oynaşan dumanlar gibi muğlak, iç içe geçmiş kavramları birbirinden ayrıştırır ve tesbit eder. Yani sabitler. Yakalayıp ayaklarını yere bastırır. Kaypaklığını yok etmeye çalışır. Bir kavramın tanımı üzerinde uzlaşmaya varmak kolay bir şey değildir ama bir kez bu sağlandı mı gerisi kolaydır. Artık mânâsız ve neticesiz tartışmalarla vakit kaybedilmez.

Bizde düşünenler, enerjilerinin çoğunu fikir dünyamızı istila etmiş ithal kavramların, hudutlarımızdan geçerken iyice muğlaklaşmış anlam dünyasında süregiden bir kör dövüşüne harcamak zorundadırlar. İlmî disiplin ve mesuliyet hislerinden nasibini almamış akademimiz ve puslu havayı seven kurtlar misali karanlıktan ve belirsizlikten rahatsızlık duymayan yarı aydınlarımız kavramları tanımlamak ve tanımlar üzerinde uzlaşmak için yeterli gayreti göstermezler. Cemil Meriç ne güzel anlatır bu vaziyeti:

Canavarlarla dolu bir ormandayız. Yolumuzu hayaletler kesiyor. Tanımadığımız bir dünya bu. İthal malı mefhumların kaypak ve karanlık dünyası. Gerçek, kelimelerin arkasında kayboluyor.

Batıda epeyce zamandır var olsa da, bizim hayatımıza son yıllarda karışmaya başlayan önemli bir kavram var: “kült”.

Bu kelime mühim bir kelime. Yukarıda bahsettiğim karmaşadan yakasını kurtarabilirse belki bugün yaşadığımız birçok şeyi anlamlandırma noktasında bize yardımcı olabilecek anahtar bir kavram.

Bu yeni kelimenin fikir dünyamızdaki yolculuğunu mercek altına almaya çalışalım.

Mütecessis birkaç aydınımızın erkenden keşfettiği “kült” kavramının gündelik hayatımıza yaygın şekilde girmesi sinema üzerinden oldu. Bazı filmler “kült film” diye niteleniyorlardı.

Kült film kavramı Vikipedi’de şöyle tanımlanıyor:

Kült film (İngilizce: Cult film) sadık, tutkulu ama görece az sayıda bir hayran kitlesine sahip filmler için kullanılan bir terimdir. Kült kelimesi (İngilizce: Cult, Fransızca: Culte, Almanca: Kult) batı dillerine tapınma anlamındaki Latince cultus kelimesinden girmiştir ve Türkçe’de de batı dillerindeki gibi tutku, ilahlaştırma derecesinde aşırı saygı anlamlarını taşır.

Kült filmler ilk gösterime verildiklerinde önemli bir ticari başarı gösterememiş, aynı zamanda eleştirmenlerden de övgüler alamamış genelde düşük bütçeli bağımsız filmlerdir. Bu filmler başlarda çoğunluğu oluşturan ortalama sinema seyircisinin dikkatini çekmemiş de olsa zaman içinde kendilerine has, az sayıda ama tutkulu, hatta saplantılı bir seyirci kitlesi oluşturmuşlardır. Bu filmlerin fanatik hayranları (veya müritleri) kült film olarak kabul ettikleri bir filmi defalarca seyrederler, repliklerini ezberlerler, filmle ilgili en ince ayrıntıları öğrenirler, filmin değişik versiyonlarını biriktirirler.

Bu tanım “kült” kavramının tek başına kullanımı hakkında da gayet güzel fikir veriyor ama “hakikati ardında kaybedeceğimiz, müphem ve karanlık diğer bir ithal mefhum istemiyoruz! Bu kelimeyi nasıl tanımlamışlar iyice öğrenmemiz lazım. Amerika’da 1979 yılından bu yana, sosyal psikolojinin bu özel dalında faaliyet gösteren Uluslararası Kült Araştırmaları Derneği (ICSA) isimli bir dernek var. Bu dernek “kült” konusunda 800’den fazla makale yayınlamış. Onların “kült” tanımına da bir göz atmakta fayda var:

Bir “kült” karizmatik ilişkilerle bir arada tutulan, yüksek seviyede adanmışlık talep edilen ideolojik bir örgüttür.

Kültler üyelerini aşırı derecede manipüle ve suiistimal eden bir yapıya dönüşme riski taşırlar.

Bir çok uzman ve araştırmacı “kült” kavramını manipülasyon ve suiistimal vaziyetinin sürekliliği anlamında kullanırlar.

Farklı insanlar aynı kült çevrelerinde farklı tepkiler verirler.

Amerika’da 2500-3000 civarında kült olduğu tahmin ediliyor. Konuyla ilgili 25.000 makaleyi e-kütüphanesinde üyelerinin kullanımına sunan ICSA’nın web sitesinde “kült” grupların karakteristik özellikleri bir liste halinde şöyle tanımlanıyor:

  1. Grup, ister ölü olsun ister diri, liderine aşırı ve sorgusuz bir bağlılık sergiler, onun inanç sistemine, ideolojisine ve hareketlerine mutlak hakikat muamelesi yapar.

  2. Sorgulama, şüphe, muhalefet hoş karşılanmaz, hatta cezalandırılır.

  3. Grup ve lider hakkında olabilecek şüpheleri baskılamak için, meditasyon, ilahiler, zikir, toplu kınama törenleri, üyeleri bitkin düşürecek kadar yorucu çalışma programları gibi zihin kontrol yöntemleri aşırı derecede kullanılır.

  4. Üyelerin nasıl düşünmeleri, hareket etmeleri ve hissetmeleri gerektiği lider tarafından –bazen çok detaylı olarak- dikte edilir. Mesela üyeler karşı cinsten biriyle görüşmek, iş değiştirmek, evlenmek için liderden izin almak zorundadır. Yahut lider müritlerin nasıl giyineceklerini, nerede yaşayacaklarını, çocuk sahibi olup olmayacaklarını, çocuklarını nasıl yetiştireceklerini söyler.

  5. Grup seçkinlik iddiasındadır. Grubun, liderin ve üyelerin kendileri için özel ve yüksek bir statü iddiaları vardır. Mesela liderin seçilmiş bir kişi, mesih ya da avatar (Tanrı’nın yeryüzündeki tecellisi) olduğuna ve cemaatiyle beraber tüm insanlığı kurtarmak gibi özel bir misyonla gönderildiğine inanılır.

  6. Grupta iyice kutuplaşmış bir “biz ve onlar” düşüncesi hâkimdir ve bu da geniş toplum kesimleriyle grup arasında çatışmalara sebep olabilir.

  7. Grup liderinin, mesela öğretmenler, komutanlar, din adamlarının mesul olduğu şekilde hiçbir otoriteye karşı mesul olmadığına inanılır.

  8. Grupta, peşinde olunan çok yüce hedeflere ulaşmak doğrultusunda “ne gerekiyorsa” yapılması gerektiği öğretilir ya da ima edilir. Bu da üyelerin gruba girmeden önce gayri ahlaki saydıkları, ailelerine ve arkadaşlarına yalan söylemek, sahte yardım kampanyaları yaparak gruba para toplamak gibi işlere katılmaları ile neticelenebilir.

  9. Liderlik grup üyelerini etkilemek ve/veya kontrol altında tutmak için utanç ve/veya suç hislerini kullanır. Genellikle bu mürit baskısı ve incelikli ikna yöntemleri ile gerçekleştirilir.

  10. Üyelerin lidere ve gruba tam teslimiyet için aileleri ve arkadaşlarıyla bağlarını kesmeleri ve gruba dâhil olmadan önceki kişisel hedeflerini radikal biçimde değiştirmeleri gerekir.

  11. Grup sürekli yeni kimseler kazanma işiyle meşguldür.

  12. Grup sürekli para toplama işiyle meşguldür.

  13. Üyelerin gruba ve grupla ilgili aktivitelere tüm zamanlarını ayırmaları istenir.

  14. Üyeler sadece grubun diğer üyeleriyle birlikte yaşamaya ve sosyalleşmeye teşvik edilir ya da zorlanır.

  15. En sadık üyeler (en hasbiler) grubun dışında bir hayat olamayacağı hissine kapılırlar. Kendilerinin ya da diğer üyelerin –bırakın gruptan ayrılmayı- ayrılmayı akıllarından geçirmeleri halinde bile cezalandırılacağından korkarlar.

Bir de İngilizlerin 1987’de kurdukları, Londra merkezli “Kült Enformasyon Merkezi” (Cult Information Center, CIC) isimli organizasyonunun tanımına bakalım:

Şu beş niteliğin hepsini birden taşıyan gruplara “kült” denir:

  1. Üyelerini psikolojik baskı ile devşirir, beyinlerini yıkar ve gruba bağlılıklarını sağlar

  2. Seçkinci totaliter bir yapısı vardır

  3. Kurucu lideri kendi kendini atamış, dogmatik, mesihlik/mehdilik havasında, kimseye hesap vermez ve karizmatik bir kişidir

  4. Üyeler “gaye vasıtayı meşru kılar inancıyla” para ve üye toplamada her yola başvurabilir

  5. Toplanan servetten grup üyeleri yararlanmaz

Carey Burtt isimli yönetmenin “kolay zihin kontrolü yahut nasıl kült lideri olunur” başlıklı kısa filmi yukarıda anlatılanları çarpıcı şekilde ortaya koymakta:

Sanırım bu tanımları okuyan birçok kişi, içinde bulunduğu yahut yakın temasta bulunup dışarıdan izlediği bazı grupların, cemaatlerin, tarikatların, toplulukların buradaki tanıma uyup uymadıklarını aklından geçirmiştir. Daha çok dini cemaatlerde görülen “kültleşmenin” hem dünyanın hem ülkemizin başını ağrıtan meseleleri izah noktasında anahtar bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bu kavramın üzerinde çalışılması, anlamı muğlaklaştırılmadan fikir dünyamıza ithal edilmesi gerekiyor. Elbette bu yapılırken “kült” kavramının İslami bir perspektiften bakıldığında nereye oturduğunu da belirlemek gerekiyor.

İsmailiye mezhebi, Hasan Sabbah ve haşhaşiler bizim fikir dünyamızda “kült” kavramını oturtacağımız zemini sunabilirler. Heteredoksi bu işin neresine oturur, tevhid ve şirk bağlamında mesele nasıl değerlendirilir gibi sorular ilahiyatçılarımızın, “kültlere” zemin sağlayan sosyo-psikolojik vasatla ilgili tartışmalar intelijansiyamızın, zihin kontrolü faaliyetlerinin tesirinde psikolojileri altüst olmuş insanların tedavileri için ne yapılabileceği meselesi doktorlarımızın zihnini meşgul etmelidir. Bu konularda akademik makaleler yazılmalı, ilahiyat, tarih, psikoloji ve sosyoloji alanlarını kapsayan multi disipliner çalışmalar yapılmalıdır.

Bir de “kült” organizasyonların içinde psikolojileri bozulan ama bunu maruz kaldıkları yoğun beyin yıkama faaliyetleri dolayısıyla çok sonraları fark edebilecek olan insanlarımıza, iyileşme süreçlerinde yardım edebilmek için stratejiler geliştirilmelidir.

“Kültler” yeni bir isim, yeni bir çehre ile arz-ı endam ediyor olsalar da bu topraklar onlara yabancı değil. Yaşanan gelişmeler, bugüne kadar ihmal edilmiş, etrafından dolaşılmış, üzerinde çok düşünülmemiş bir problemi, hak ettiği şekilde ele alabilmek için bir fırsat gibi görülmelidir.

Twitter: @salihcenap

Internet Denilen Karanlık Sular

İnternet son yirmi senede insanoğlunun binlerce yıllık yeryüzü macerasının şeklini baştan aşağı değiştirdi. Bu tesir ne sanayi inkılabının, ne atom bombasının, ne televizyonun tesiriyle mukayese edilebilir. Meşhur IBM şirketinin son verilerine göre 2014 senesinde, Allah’ın her günü 2,5 kentilyon baytlık yahut bilgisayar terimiyle söylersek 2,5 eksabaytlık veri üretildi. Kentilyon kelimesi bugünlerde okullarda öğretiliyor mu bilmiyorum. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa bize en çok on beş sıfırlı “katrilyon” öğretilmişti.  Kentilyon bin tane katrilyon demek. Bir baytı kabaca bir harf gibi düşünürsek bu, Şekspir’in ömrü boyunca yazdığı 43 eserindeki harf sayısının yaklaşık 500 milyar katı harfe tekabül eden verinin 2014 yılının sadece bir gününde üretildiği anlamına geliyor. Yine IBM firmasının rakamlarına göre bugün dünyada mevcut toplam verinin yüzde doksanı son iki yılda üretildi.

DataNeverSleeps_2.0_v2

2014 senesinde dünyadaki internet kullanıcı sayısı iki buçuk milyara yaklaştı. Google’da bir arama yaptığınızda sizinle aynı dakika içinde aynı sayfaya bakan ve arama yapan 4 milyon insan var.  Her 60 saniye içinde 2,4 milyon insan facebook’ta bir şey paylaşıyor, 204 milyon email gönderiliyor.

1994 senesinde Türkiye’nin en profesyonel radyolarından birinde çalışıyordum. Radyomuzun arşivini teşkil eden binlerce kaset, CD, bant, plak ve DAT (Digital Audio Tape) içerisinde kendimizi çok şanslı sayıyorduk. Bir kütüphaneyi andırırcasına, duvarlar boyunca dolaşan ve yerden tavana uzanan raflara itinayla dizilmiş, etiketlendirilmiş kasetlerin görüntüsü dün gibi aklımda. Şimdi tüm o devasa arşivin tamamı serçe parmağımızdan küçük, 15-20 gram ağırlığında bir flash disk içine sığdırılabiliyor. Bir istek parçası için arşive koşup, ilgili kaseti bulup, istenen parçanın başına kadar ileri sardığımız günlerden parça isminin birkaç harfini tuşladığımızda dinlemeye başladığımız günlere geldik.

Bugün “bulut” ismi verilen teknolojiler sayesinde o küçücük flash disklere bile ihtiyaç kalmadı. Sağlam bir internet bağlantınız ve güçlü bir medya arşivi sağlayıcınız varsa, milyonlarca esere birkaç saniye içinde erişmek için tek ihtiyacınız sıradan, ucuz bir bilgisayar.

Ama tabi veriye böyle kolay ve hızlı ulaşabiliyor olmanız, otomatik olarak daha iyi bir radyocu olacağınız anlamına gelmiyor. Hâlâ yayınınıza damga vuracak, onun kalitesini belirleyecek seçimleri sizin yapmanız gerekiyor. Elinizin altında duran milyonlarca alternatif parça, ne çalacağınızı bilmediğiniz müddetçe pek bir fayda sağlamıyor.

Montaigne’in dediği gibi “hedefi belli olmayan bir gemiye hiçbir rüzgâr yardım edemez”. Ne yönden ve ne kadar şiddetle eserse essin…

Bilgi tarih boyunca neredeyse her zaman güç anlamına gelmiştir. Bugünün “güçlüleri” bu dev verilerle adeta güreşiyorlar. Ne olup bittiğini anlamak, yarın çıkacak fırtınalardan önceden haberdar olmak adına adeta tüm kelebeklerin kanat çırpışını dinliyorlar. Bu maksatla süper bilgisayarlarda çalışan akıl almaz algoritmalar, analiz yazılımları geliştiriyorlar.

Maalesef muktedirlerin veri ile ilişkisi sadece dinlemek, anlamak istikametinde değil. O verileri, belki anlamaktan da çok “manipüle etmek” istiyorlar. Çünkü “veriler”, kendileriyle henüz yeni haşır neşir olmaya başlayan ama onları süzemeyen geniş kitlelerin kolayca yönlendirilmesinde çok işe yarıyor.

Çocuklarımızın büyüdüğü dünya bizim büyüdüğümüz dünyaya hiç benzemiyor.

Bir zamanlar sadece toplumun bazı şanslı tabakalarının erişebildiği kıymetli bilgiler şimdilerde neredeyse zengin fakir herkesin evinin içine kadar servis edilir hale geldi. Bilgi ne pahalı ne ulaşılmaz artık. Şimdiki problem bilgiye ulaşmak değil, ne aradığını bilmek, bilgide boğulmamayı başarmak, doğru ve sağlam bilginin hangisi olduğunu tayin edebilmek ve ulaşılan çeşitli bilgileri sentezleyebilecek bir zihin yapısına sahip olabilmek.

Bırakın çocuklarımızı, yetişkinlerimizin bile kahir ekseriyeti bu melekelere sahip değil.

İnsanlar yavaş yavaş gerçek dünyadan sanal dünyaya taşınıyorlar. Artık çok kimsenin biri gerçek, biri sanal dünyada olmak üzere iki hayatı var. Gün geçtikçe sanal dünyada geçirilen vakit artıyor. Çünkü sanal dünya gerçek dünyadan daha eğlenceli. Her şey sanal dünyada daha kolay: bilgiye ulaşmak, haber almak, arkadaş edinmek, bir gruba katılmak ya da ayrılmak, araştırma yapmak, oyun oynamak, iletişim kurmak ve istenilen anda iletişimi kesebilmek gibi.

Aslında denizi yeni keşfeden birinin bir sandala atlayıp açılması ne kadar tehlikeliyse sanal âlemi yeni keşfeden birinin kendini sanal âleme böylesine kaptırması da o kadar tehlikeli. Bu âlemde “sörf yaparken” odasındaki sıcak koltuğunda oturuyor olmak, insanların zihinlerinin güvende olduğu anlamına gelmiyor.

Bir misal verelim. Facebook kullanıcıları mutlaka görmüştür. Sıkça paylaşılan şöyle bir metin var:

1 Ocak 2015 den itibaren sözleşme şartlarını değiştireceğini ilan eden Facebook’un yeni kullanım koşullarına cevaben, tarafıma ait her tür kişisel bilgi, görsel, karikatür, resim, fotoğraf ve videonun telif hakkının (Berner Konvansiyonu uyarınca) bana ait olduğunu beyan ederim. Bunların ticari kullanımı için daima benim onayım gerekli olacaktır!

Mevcut tebliğ uyarınca bunların ifşası, kopyalanması, dağıtılması, yayımı ya da bu profil ve/veya içeriği temel alınarak aleyhime diğer herhangi bir faaliyette bulunulmasının kesinlikle yasak olduğunu Facebook’a bildiririm. Bahse konu yasaklar, Facebook’un yönlendirmesi ya da kontrolü altında çalışan personel, öğrenciler, temsilciler ve/veya diğer her tür çalışan için de geçerli olacaktır. İşbu profil içeriği özel ve gizli bilgi niteliğinde olup, gizliliğimin ihlali yasalar kapsamında cezai işlem gerektiren bir durumdur (UCC 1 1-308-308 1-103 ve Roma Yönetmeliği

Üniversite mezunu, meslek sahibi, akıllı başlı birçok dostumuzun bu uydurma metni kopyalayarak kendilerini gerçekten sağlama alacaklarına inandıklarını müşahede ediyoruz. Ama kınanacak, ayıplanacak bir şey değil bu. Kimse onlara internette neye güvenip neye güvenmeyecekleri konusunda bilgi vermedi. Bakmayın ışıltısına! Herkesin uydurma sallar üzerinde el yordamıyla yolunu bulmaya çalıştığı tehlikeli ve karanlık bir okyanus gibi İnternet. İnsanımızın bu tehlikeli ummanlarda boğulmaması için ne yapmalı diye kafa yormamız lazım.

Salih Cenap Baydar

Twitter: @salihcenap

Finlandiya Eğitim Sistemi General Mannerheim İlke ve İnkılapları Üzerine Kurgulanmış Olsaydı

Geçtiğimiz 24 Kasım öğretmenler gününde âdet olduğu üzere öğretmenlere yönelik kutlamalar, tebrikler havalarda uçuştu. O bildik “devlet öğretmenlere hak ettikleri önemi göstermiyor” teranesi bol bol tekrarlandı.  Okulları rejimin endoktrinasyon merkezleri, öğretmenleri ideoloji aşılamak suretiyle geniş –ve cahil- halk kitlelerini “aydınlatmakla” vazifelendirilmiş fedakâr neferler olarak gören çağdışı anlayışın adeta ölmek bilmez bir hayalet gibi aramızda dolaşmayı sürdürdüğüne şahit olduk.

Sonra Milli Eğitim Şurası’nda alınan kararlar ülkemizin gündemine oturdu. Gazeteciler, bürokratlar, sendikacılar, siyasetçiler, eğitimciler uzun uzun eğitim konularını tartıştı ve bu tartışmalar günlerdir hız kesmeden devam ediyor.

Zihnimize neredeyse “kazınmış” bir model olsa da, “Bilimin ışığıyla aydınlanıp, bu ışığı karanlıklar içinde kalmış insanımıza taşımak için çırpınan öğretmen” modeli bugün ancak bir karikatür malzemesi sayılabilir artık. “Bilgi” erişilmesi zor bir şey değil çok zamandır. İnternet bilgi kaynaklarını herkesin evine, parmaklarının ucuna kadar getirdi. Gazetelerden kuponlar kesilip, cilt cilt elde edilen ansiklopediler bugün sadece birer kitaplık dekoru olarak kullanılıyor. İstenildiği anda bu kadar kolay ve hızlı erişilir hale gelen bilginin körpe zihinlere tepiştirilmesi, zaten sorgulanan anlamını iyiden iyiye kaybetti!

Bugün bir ilköğretim altıncı sınıf öğrencisine, istediğinde telefonundan üç saniyede erişebildiği, Mezopotamya Uygarlıklarının kronolojilerini ezberlemesinin neden gerekli olduğunu izah edemiyoruz. Bir lise öğrencisini Mondros mütarekesinin maddelerini ezberlemeye zorlayabiliyoruz ama bunun keyfi, anlamsız bir zorbalıktan başka bir şey olmadığına inandıramıyoruz.

Aslında sorgulamaya en temel noktadan başlamak lazım: Niye eğitim veriyoruz? Bizde eğitimin “resmi” amacı nedir? Cevap bulabilmek için 1973 tarih ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun ilk maddesine bir göz atalım:

Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini,

1. (Değişik: 16/6/1983 – 2842/1 md.) Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;

Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerleri derken aslında muktedirlerin kafasındaki idealize edilmiş bir formatı dayatan, belli bir makbul ideoloji tanımlayan bir madde bu. Kanunun diğer maddelerinde nispeten daha makul sayılabilecek başka amaçlar sıralanmış ama onlar da ister istemez bu ilk maddenin gölgesinde kalıyorlar.

Darbeci askerlerin bundan yaklaşık otuz sene evvel, zorbaca insanları belli bir ideolojik kalıba sokma hevesleri çerçevesinde tasarladıkları bu formatla mesafe almamız mümkün mü bugün? Sorumuza eğitim seviyemizin tescillendiği beynelmilel ölçümlerden hareketle cevap arayacağız. Hepimizin zihni uzunca bir süredir belli bir yaklaşımla az çok formatlandığı için belki bu “amaçlardaki” yanlışlıkları ve neticelerini ilk bakışta fark edemeyebiliriz. O yüzden bir mukayese yapmamız, bunun için de eğitim konusunda dünyada başı çeken ülkelerin “amaçlarına” bir göz atmamız gerekiyor. Peki, hangi ülkeler bu eğitim konusunda başı çeken ülkeler?

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından 1997’de geliştirilen ve PISA olarak kısaltılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı isimli uluslararası çapta bir sınav var. Bu sınav üç yılda bir 15 yaşındaki öğrencilerin başarısını ölçmek üzere yapılıyor. Otuz dördü OECD ülkesi olmak üzere yaklaşık yetmiş ülke katılıyor. Temel olarak okuduğunu anlama, fen ve matematik okuryazarlığı ölçülüyor. Buradaki “okuryazarlık” kavramı, öğrencilerin doğru yazılı kaynakları bulma, kullanma, kabul etme ve değerlendirmesi olarak tanımlanıyor. Bu kavram eğitim dünyasında, Amerikalı Profesör James Paul Gee’nin 1998’de yayımladığı “Preamble to a literacy program” adlı çalışmasında tanımladığı şekliyle kabul ediliyor. Gee bu çalışmasında okuryazarlığın kelime, gramer, sözdizimi gibi bilgilere sahip olmak kadar, bu bilgilerin de yardımıyla çevreyle iletişimin sağlandığı bir tür sosyal beceri olduğunu söylemekte. Gee’ye göre mesela matematiksel okuryazarlık, sadece matematiksel kavramlar ve işlemler bilgisinden ibaret değil. Kişilerin hayatta karşılarına çıkan çeşitli problemleri çözmede matematik bilgilerini ne kadar etkili kullanabildiklerini de içerir. PISA da işte böylesi bir “okuryazarlığı” ölçmeye çalışmakta.

Eğitim konusunda başı çeken ülkelerin hangileri olduğunu görmek için, PISA derecelerine müracaat edelim. PISA 2012 uygulamasına, 65 ülkeden 15 yaşında 510.000 civarında öğrenci katılmış. Bunlardan 4848’i ülkemizden katılanlarmış.

PISA-ilk20

Çin’in eğitimde büyük başarısı açıkça görülüyor. Amerika ilk yirmi ülke arasında yer bulamamış. Bu tablonun doğrudan neticeleri var. Geçtiğimiz hafta gözlerimizin önünde sessiz bir devrim gerçekleşti. IMF’nin devletleri, “reel” üretim bazında karşılaştırdığı son raporuna göre Çin, ilk defa Amerika’yı geride bırakarak dünyanın en büyük ekonomisi oldu. Çin, yaklaşık 130 sene önce İngiltere’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomik gücü haline gelen Amerika’nın üstünlüğüne son verdi. 4 Aralık 2014 günü www.marketwatch.com sitesinde bir makale yayınlayan ekonomi yazarı Brett Arends bunu şu cümlelerle duyurdu:

Bunu söylemenin kolay bir yolu yok, o yüzden söyleyivereceğim: Artık bir numara değiliz. Bugün iki numarayız. Evet, bu resmi bilgi! Çin ekonomisi Amerikan ekonomisini geçerek dünyanın en büyük ekonomisi oldu. Ulysses S. Grant’ın başkan olduğu günlerden beri ilk defa Amerika gezegenin lider ekonomik gücü değil! Bu birdenbire oldu ve nerdeyse kimsecikler fark etmedi! Aman dikkat! Bu Rihter ölçeğine göre çok şiddetli bir jeopolitik deprem!

Konumuza dönelim. Eğer gözleriniz bu listede ülkemizi aradıysa boşuna yorulmayın. Bu sınavda ülkemiz maalesef nal topluyor. Bırakın ilk yirmiyi, ilk kırk ülke arasına bile giremiyoruz. PISA sonuçlarına göre maalesef 15 yaşındaki çocuklarımızın önemli bir kısmı çok temel aritmetik ve okuduğunu anlama becerilerine sahip değil. Peki, başarılı ülkeler eğitimlerinin amaçlarını nasıl tanımlıyorlar? Mesela sadece ilk ve orta öğretim öğrenci sayısı bizim nüfusumuzun yaklaşık üç katı olan Çin’de eğitimin amaçlarından ilki “Mao devrimlerine ve ilkelerine bağlı bir nesil geliştirmek” olarak tanımlanıyor olabilir mi? Yahut Finlandiya’nın tüm eğitim sistemini Finlandiya’nın taçsız kralı General Mannerheim’in inkılapları üzerine kurguladığını hayal edebilir miyiz?

Doğrusu, Çin 2006’ya kadar eğitiminin amaçlarından birini hakikaten Mao düşüncesi ve sosyalist ideoloji çerçevesinde tanımlamaya devam etmiş! Ama asıl ekonomik atılımın hız kazandığı yıllarda, dokuz yıllık zorunlu eğitim kanunu çıkartılırken ne Mao’dan ne Marksizmden ne Leninizmden bahsedilen bir metin hazırlanarak bu yanlış yaklaşım sessizce  terk edilmiş.

Öte yandan Finlandiya’nın kahramanı General Mannerheim için böyle bir durum söz konusu değil. Ne kadar saygı duyulan bir lider olursa olsun, eğitimi tek bir kişinin ilkelerine dayandırma fikri özgür dünyada en fazla kötü bir şaka olarak algılanır.

Eğitimin amacını, geniş halk kitlelerinin zihinlerini devlet ideolojisi çerçevesinde formatlamak, yetişen yeni nesillerin beyinlerini hâkim fikirler doğrultusunda yıkamak diye tanımladığımız müddetçe dünyadaki yarışta geri kalmaya mahkûm olacağız. Kemalist robotlar yetiştirme ideali ne kadar yanlışsa bu ideali başka ideolojik alternatiflerle tekrarlamak da yanlıştır. Bugünün siyasetçileri, bu yaklaşımın işe yaramadığını en iyi kendilerine bakarak görebilirler.

Çok kapsamlı bir eğitim reformuna ihtiyacımız var. Biz çok ezberi bozmamız gerekiyor. Bunun ilk adımı eğitimin amacını yeniden tanımlamak olabilir. Dünyanın eğitim konusunda en parlak ülkelerinden sayılan Finlandiya’nın eğitimin amacı olarak belirlediği ilkeler, belki bize de ilham verebilir:

Eğitimin amacı öğrencilerin bir insan ve toplumun etik açıdan sorumlu birer mensubu olarak yetişmelerini desteklemek ve onlara hayatlarında ihtiyaç duyacakları bilgi ve becerileri kazandırmaktır.

Erken çocuk eğitiminin de bir parçası olarak ilköğretimin amacı, çocukların öğrenme kapasitelerinin arttırılmasıdır.

Twitter: @salihcenap