Müzik: Gönül

Gönül” İngilizce’de karşılığı olmayan bir kelimedir…

Reklamlar

V For Vendetta: Bir dakika! Bu sizin davanız değil!..

Bir tutam Vonnegut, mebzul miktarda Orwell, lezzet katsın diye kafi miktarda Baudrillard, tarihi bir tat Shakespeare ve biraz Huxley… Karşınızda yeni anti-ütopyamız: “V for Vendetta”…

Wachowski kardeşlerin ve Matrix ekibinin yeni filmi yine bir bilim kurgu. Hadiseler yakın geleceğin İngiltere’sinde geçiyor. Atmosfer karanlık. Amerika’nın Irak’ta başlattığı savaş her geçen gün daha kötüye gitmiş ve sonunda İngiltere’nin kapısına kadar dayanmış. Güvenlik tehdidi İngiltere’nin başına faşist bir idarenin yerleşmesi için zemin teşkil etmiş. Gerisi çok tanıdık: faili meçhul cinayetler, fişlemeler, işkenceler, mahremiyet tanımayan istihbarat çalışmaları… 1984 romanının karanlık atmosferi filme hâkim. Harrison Bergeron’dan mülhem “televizyon üzerinden süren psikolojik savaş” teması hemen göze çarpıyor. Maskeler Baudrillard’ın meşhur kitabı “Simulacra and Simulation”ın başındaki epigraf düşünülerek vurgulanmış gibi.

Filmin yapımcısı stüdyoların ismine dikkat çekmek isterim: Anarchos Studios. Ekibin Matrix’te vermeye başladığı anarşist mesajlar yeni filmde daha açık. Maskenin sembolize ettiği Guy Fawkes zaten anlı şanlı bir İngiliz anarşisti. 1605 yılının 5 Kasım’ında İngiliz parlamentosunu havaya uçurmak için kurduğu komployu gerçekleştiremeden yakalanmış ve işkenceyle öldürülmüş. 5 Kasım tarihi de onunla beraber sembolleşmiş. Yirminci yüzyılın başlarında anarşist gruplar posterlerinde şu ifadeyi sıkça kullanmışlar: “Guy Fawkes İngiliz parlamentosuna şerefli niyetlerle girmiş tek kişidir!”

Filmde faşist idarenin farklı olanları yok etmek konusunda nasıl bir gayret içinde olduğunun altı çiziliyor. Bir talk show sunucusunun programında iktidarla dalga geçmesinin ardından gözaltına alınması, ancak yaramazlığı için değil, evinde sakıncalı eşya sayılan bir Kuran bulundurduğu için idam edilmesi enteresan.

Filmde gösterilen kitleleri korkutarak, dehşete düşürerek yönetme stratejisinin kalıplarına bizler çok aşinayız: Televizyonların haber bültenlerinde ürkütücü müzikler eşliğinde verilen yeni terörist saldırı tehditleri, yeni virüsler, kuş gribi haberleri…

Tesis olunan farazî dünyada, müphem tehditlerle dehşete düşürülen insanların çıkmazlarına karşı daha üst bir farkındalık sergileyen “V”, filmin sloganı olan cümlesinde şöyle diyor: “İnsanlar devletlerinden korkmamalı, devletler insanlardan korkmalı”

Filmde anlatılanların ve verilen mücadelenin insanın içini acıtan bir tarafı var. Filmin odağına oturtulmuş mahut parlamentodan neşet eden acımasız komplolar tüm dünyayı kasıp kavururken, insanların maniple edilmiş psikolojileri üzerinden şeytani siyasetler üreten acımasız kafalardan intikam nedense bir avuç İngiliz anarşistine düşüyor. Batı medeniyeti o hudut tanımaz kibriyle sanki şu mesajı veriyor: “Zalimliğimden dolayı tenkit edileceksem bunu yine ben yaparım, yıkılacaksam kendimi kendim yıkarım!”

“V for Vendetta” birkaç kere seyredilmesi gereken bir film bence. Yazımın başında saydığım yazarların hayranları için çok ilgi çekici olabilir. Ancak sadece, iki saatlik bir eğlence, macera, aksiyon, heyecan ya da gerilim arayanlara hiç hitap etmeyecektir.

Salih Cenap Baydar
05 Mayıs 2006 Cuma

Hakîkî Tecessüs At Gözlüğü Kabul Etmez

Sâbit noktalara saplanmayarak bütün tezleri ve antitezleri kucaklayan geniş bir tecessüs ve kültür…
Ey genç! Başka yolun yok.

Peyami Safa

İnanç sistemlerimiz, üst üste binerek yükselen bloklardan ziyade örümcek ağlarına benziyor. Değişik noktalardan başlayıp sayısız düğümle birbirlerine bağlanan sayısız iplikçikler misali inançlarımızla, kuvvetli, karmaşık bir sistem vücuda getiriyoruz. Kanaatlerimizi bir değil bir çok noktadan besliyoruz. Bebekliğimizden itibaren teşekkül etmeye başlayan inanç sistemimiz zamanla bir filtreye dönüşüyor. Beş hissimizle algıladığımız her şeyi, onun imbiğinden geçirmeden hafıza hücrelerimize teslim etmez hale geliyoruz. Sadece hadiseleri değil, insanları bile, bazen kendi icat ettiğimiz, bazen farkında olmadan çevreden alıp kullanmaya başladığımız kalıplara döküp beynimizin belirli raflarında istifliyoruz.

Birçok insanda algıları doğru şekilde mânâlandırma konusunda büyük kolaylıklar sağlayan bu sistem, zamanla vazifesini icra edemez hale geliyor. Hatta yeni karşılaşılan şeylerin doğru anlaşılmasına mâni teşkil etmeye başlıyor. Lunapark aynaları misâli görünenleri deforme ediyor. Yahut at gözlüğü gibi görüşü tahdit etmeye başlıyor. Şablonlara, kalıplara uymayan algılar, ya yok sayılıyor, ya da zorla kalıplara uydurulmaya çalışılıyor. Bu zorlamalar inanç sistemini laçkalaştırdıkça tasavvurlarda sakatlıklar husule gelmeye başlıyor.

Alev Alatlı’nın “Schrödinger’in Kedisi” isimli kitabında anlatarak kitlelere tanıttığı toplumsal “afazi” hastalığının kaynağını araştıranların yollarının mutlaka inanç sistemlerindeki sözünü ettiğimiz “anomali’ye” uğraması gerektiğini düşünüyoruz. Garip bir şekilde hayata dâir hemen her mevzuda “tembihli” hale gelen-getirilen insanların artık sağlıklı iletişim kurmaları zorlaştıkça zorlaşıyor. İdeolojik kamplar bile artık insanların belli bir ideolojiyi inceleyip benimsemesiyle değil, belli düşünce desenlerini tekrarlayan insanların arasına katılmasıyla kurulur hâle geliyor. Düşünce desenleri sabitleşip donuklaştıkça, onların ifâdesi için kullanılan kelime kadrosu da belirginleşiyor, standart hale geliyor ve daralıyor. İletişimin en mühim medyası olan lîsan böylesine tahdit edilince mânâların da solması, flulaşması kaçınılmaz hale geliyor. Tamamen hissî yaklaşımlar kıymet kazanırken, aklın mantığın imbiğinden geçirilmiş, serinkanlı mütealâlar sırra kadem basıyor. Bir yandan kelime kadrosu daralırken bir yandan da kelimelerde ciddi mânâ kaymaları oluşmaya başlıyor. Ancak fikir grubunun sınırlı sayıdaki mensubunun üzerinde (o da kısmen) uzlaşmaya varabileceği yeni mânâlara bürünmüş kelimeler “içeride” iletişim için işe yarıyor gibi görünüyorlar. Fakat “içeridekiler” maalesef bu kelimelerden mamul kayığın “dış” dünya sularına açıldıkları anda batacak kadar çürük olduğunu göremiyorlar.

Bir misal vererek meseleyi açmayı deneyelim. Kısa zaman önce, bazı alevi dernekleri Amerika’nın Hz. Ali’nin türbesini bombalamasına tepkilerini göstermek için bir basın toplantısı düzenlediler. Derneklerin temsilcisinin konuşması şu şekildeydi: ”Bu yapılan saldırı, emperyalist bir saldırıdır. Emperyalist Amerika bombalarını, eşitliğe, insan haklarına, laikliğe atmıştır!”

Sınırlı kelime kadrosu, kayan manalar, sadece hislerin eline teslim edilmiş cümleler bakış açısını işte böyle daraltıyor. Hani meşhur bir söz vardır, “elinde çekiçten başka aleti olmayana bütün meseleler çivi gibi görünür” diye. Bu hataya maalesef her geçen gün daha çok kişinin düştüğünü müşahede ediyoruz. Bir misal daha verelim:

Anlı şanlı üniversite hocalarının, koca koca profesörlerin, dekanların, rektörlerin, koltuklarını koruma mücadelelerini “laiklikle” irtibatlandırdıklarını müşahede ediyoruz. Hocaların bu davranışları sadece, “laikliği” kendi davaları için kullanıyor olmalarıyla açıklanamaz. Aslında mahut hocaların elinde kalan birkaç çekiçten biridir “laiklik”. Sosyal ilişkiler tesis ettikleri çevreler, okudukları gazeteler, kitaplar, seyrettikleri programlar onlara hayatın farklı renklerini göstermek şöyle dursun, gittikçe daha kesinleşen çizgilerle siyah-beyaz bir dünya tasavvuru sunmaktadır. Onlar da buna razıdır zaten. Bu basit dünyada öyle çok fazla kelimeye ihtiyaç yoktur. Camiada herkes birbirini anlamaktadır. Dışarıda kalanlar ise zaten “cahiller”, ”aymazlar” ve “düşmanlardır”. Bu hocaların, “Atatürk”, “laiklik”, “irtica”, “bölücülük”, “devrim”, “takiyye” gibi yirmi kadar kelimeyi kullanmaları yasaklansa kürsülerde tutulup kalacaklarını söyleyenler yanılmamaktadırlar.

Sözünü ettiğimiz hastalık maalesef her yeri sarmış gibi görünüyor. Çok yakın çevremiz de buna dahil. Gittikçe eski dostlarımızla bile sağlıklı iletişim kuramaz hâle geliyoruz. Fikirlerimizi müşterek satıhlarda buluşturamıyoruz. Birbirleriye fikir teatisinde bulunmak, istişare yapmak için bir araya gelen insanlar aslında birbirlerini dinlemiyorlar. Dinleseler de anlamıyorlar. Herkes eteğindeki taşları ortaya boşaltıp çekiliyor. Tabiatıyla neticede hiçbir yere varılamıyor. Canları sıkılmış, insanlar ağızlarında buruk bir tatla evlerinin yollarını tutuyorlar. Bugün biricik dünyamızda herkes “başka dünyaların” insanı olmak yolunda koşuyor.

Peki ne yapmalı? Bu hastalıkla nasıl mücadele etmeli?

Belki en doğrusu işe hakîkî tecessüsün at gözlüğü kabul etmeyeceğini kabul ederek başlamak. Tecessüsümüze giydirdiğimiz at gözlüklerini çıkarmanın yolu ise önce tahammülden geçiyor. Farklı fikirlere, anti-tezlere, hatta bazen spekülasyonlara tahammül kabiliyetimizi inkişaf ettirmeliyiz. Her şeyi çözmüş, her sırra vakıf olmuş gibi davranmaktan vazgeçmeliyiz. Alternatif hatta spekülatif mütealaları, bir çırpıda mahkum edivermek için değil, anlamak için, icabında bilgilerimizi tashih edebilmek için, sabırla ve dikkatle dinlemeyi denemeliyiz. Anlamak için, kavramak için dinlemek… Ama mesele bundan ibaret değildir. Tezlerle beraber anti-tezleri de kucaklayacak bir tecessüs tesis edebilmek için zihnimizin tüm kompartımanlarını aynı tezin ikametine teslim etmekten vazgeçmeliyiz. “Acaba hakikaten her şey bildiğim gibi mi?”, “yoksa doğrusu bildiğim gibi değil mi?”, “yanılmış olabilir miyim?”, “ya muhatabım haklıysa” gibi suallere zihnimizde kontrollü serbest dolaşım hakkı vermeliyiz.

Tecessüsün arkasına saklanmış kararsızlığı, tarafsızlık kılığına girmiş korkaklığı, herkese bir selam sarkıtan yalakalığı, nabızlara göre şerbet veren pragmatizmi, asla müdafaa etmediğimizi ifâde etmek isteriz. Meselemiz şuurlarımızı örten, bakışımızı şaşılaştıran inanç sistemimizin ıslahından başka bir şey değildir.

Salih Cenap Baydar
9 Haziran 2004
Çarşamba
Ankara-Ataç Sokak

Saddam’ın yıkılan heykelleri mağara duvarındaki gölgelerdi aslında

Eflatun’un mağara istiaresini (benzetmesi – analojisi) hatırlayacaksınız. Biz yine de kısaca tekrarlayalım. Muhtelif versiyonları bulunan istiare temel olarak şöyle: Bir mağara hayal edin. Mağaranın güneş ışığının hiç ulaşmadığı derinliklerinde, orta yerde bir duvar olsun. Sırtları bu duvara dayalı, elleri bağlı, hareket edemeyen, başlarını karşı duvardan başka yöne çeviremeyen insanlar bulunsun. Duvarın arkasında bir mum, üzerinde küçük heykeller tasavvur edelim. Mum alevi oynadıkça heykellerin hareket eden gölgeleri karşı duvara düşmektedir. Sırtları orta yerdeki, üzerinde heykellerin bulunduğu duvara dayalı insanlar ise karşı duvarda oynaşan gölgeleri hakikat sanmaktadırlar. Ben, zihnimde bu istiareyi bir adım daha ileri götürüyorum. Duvar önündeki insanlardan biri, bir şekilde zincirlerinden kurtulmuş olsun. Hareket kabiliyeti kazanınca önce duvarı, heykelleri ve mumu görecektir. Sonra belki korka korka mağaranın ışık sızan çıkışına doğru yürüyecektir. Mağaranın kapısından dışarıya doğru atılan ilk adım, tabi ki acı dolu bir tecrübe olacaktır. Işığın böylesine kuvvetlisiyle, parlağıyla ilk kez karşılaşan gözler kızaracak, sızlayacak, yanacak ama nihayetinde bu ışığa da alışacaktır. İşte o an, şanslı insanımızın gölgelere inanmakla geçen zamanlarına yandığı an olacaktır. Bu hislerle geri dönüp, eski dostlarına “hakikati” anlatmak isteyen adamımızı bekleyenler ise reddedilme, meczup sayılma ve dışlanmadan başka bir şey olmayacaktır. Mağaradakiler gölgelere öylesine inandırılmış yahut inanmış olacaklardır ki, bırakın bu gölgelerin oluşmasına sebep olan heykellerin, mumun bile hakikat olmadıklarına inanmayı, gölgelerin bile sahteliğine inanmayacaklar, hakikatin, mağaranın dışında olduğunu, ağaçları, dereleri, güneşi anlatmak hiç kâr etmeyecek, anlatanlara kazandıkları nefretle kalacaklardır.

Bu benzetmede aslında dikkat çekilmek istenen, sembollerin nasıl hakikatin yerine ikame edilebileceğidir. Eğer insanların ellerini bağlayıp, gözlerini istediğiniz noktaya sabitleyebilirseniz, onları, gölgelerin hakikatin ta kendisi olduğuna inandırabilirsiniz. Peki bu söylediğimizin gerçek hayatta karşılığı nedir? Başka bir misalle açıklamaya çalışalım: Bir ülke idare ettiğinizi düşünün. Okullarda ne okutulacağına siz karar veriyorsunuz. Ders ne olursa olsun öğretmenlerin aslı vazifeleri sizin propagandanızı yapmak. Müfettişleriniz aralıksız bir şekilde sizin propagandanızın yapılıp yapılmadığını kontrol ediyorlar. Televizyonların, radyoların yayınlarını tamamen kontrol ediyorsunuz. Yayınlarda hoşunuza gitmeyen bir konu yer alırsa programcılara çok büyük cezalar verebiliyorsunuz. Gazeteleri, dergileri, çizgileri ne olursa olsun son tahlilde sizin “dokunulmaz”, “yarı tanrı” rolünüzü kabul etmeye zorlayabiliyorsunuz. Bir meclisini var ama size bağlılık yemini etmeyen milletvekili olamıyor. Kaza eseri propagandanız tesirinden kendini uzak tutabilmiş vatandaşlarınızı da tesbit etmek için istihbarat örgütünüzü kullanıyor, yakaladığınızda hapishanelerinize tıkıyor, o da olmazsa kendinize bağlı silahlı gruplar marifetiyle sessizce ortadan kaldırıyorsunuz. Yine kontrolünüz altındaki sözde sivil toplum örgütlerini, muhaliflerinize karşı kullanarak toplumda hiçbir zorlama olmadan sevilen lideri oynuyorsunuz. Silahlı kuvvetleriniz her gün sizin izinizden ayrılanları doğduklarına pişman edeceklerine yemin ediyor. Bütün sanatçılarınız sizin izinizde olduklarını söylüyorlar. Ülkenizin ressamları sizin portrelerinizi yapmak için yarışıyorlar. Heykeltıraşlarınıza, her şehrinizin her meydanını, her okulunu, her resmi binasını heykellerinizle, büstlerinizle doldurmaları emri veriyorsunuz. Ülkenizde herkes sizi seviyor yahut acı çekiyor.

Şimdi bu farazi dünya ile mağara istiaresi arasındaki irtibatı kuralım. Farazi dünyanızdaki gücünüz, acı kuvvetiniz, mağaradaki insanların ellerinin bağlayan iplere, bakışlarını karşı duvarda sabitleyen güce tekabül ediyor. Medya, sarı sendikalar, sözde sivil toplum örgütleri sizin imajınızı (gölgenizi) karşı duvara olduğundan daha büyük ve daha farklı şekilde aksettirmek için yerleştirilmiş “mumlara” karşılık geliyor. Bütün zalimliğinizle siz ve icraatlarınız, duvarın üzerindeki heykellere tekabül ediyor. Sürekli aldatarak yeriniz muhafaza edebildiğiniz halkınız, mağara duvarında eli bağlı insanlar oluyor. Ve nihayet sizin imajınız, insanları kâh korkutmak, kâh sindirmek, kâh kandırmak için bazen abartılan, bazen saklanan fikirleriniz, emelleriniz, hareketleriniz, gölgelere karşılık geliyor.

Yukarıda anlattığımız farazi ülkenin en azından benzerlerini görmek için başınızı kaldırıp etrafa bakmanız yeter! Irak böyleydi, Suriye böyle, Libya böyle, Suudi Arabistan böyle ve bölgede daha birçok ülke daha böyle. Burada insanı dehşete düşüren, gölge oyunun çift katmanlı yapısı. Eğer Saddam’ın vatandaşı değilseniz yahut onun tesir alanından uzakta durabiliyorsanız oyunun birinci katmanını görebilirsiniz: Saddam zalim bir diktatördür. Aslında halk falan onun umurunda değildir. Halkının sefaleti üzerinde bir saltanat kurmuştur. Dinden bahsediyorsa yalandır. Milliyetçilik nutukları palavradır. Bu nutukları tesir alanındakiler gözyaşları içinde alkışlar, siz acı acı tebessüm edersiniz. Ama mesele bundan ibaret değildir! Saddam bir şekilde hükümetini devirip iktidarı gasp eden bir eşkıya değildir. Onu oraya getiren bir takım güçlere karşı el altından ödediği bedel sayesinde varlığını devam ettiren bir zavallıdır. Ağa değil kahyadır. Marabaların, köylülerin kanlarının, emeklerinin, tabi kaynaklarının gerçek ağaya pompalandığı boru hattının başında bir kontrol memurudur. Ağa marabasını kovmuş, heykelini mağara duvarından indirmiştir. Yeni kahyanın heykelinin duvar üstünde yerini alması gecikmeyecektir.

Irak’ta bir zalim bir diktatörün heykelleri alaşağı edildi. Duvarın üstündeki heykel düşünce bir an için mağara duvarında ışık ve gölgeler de kayboldu. Ama yanılmayalım! İnsanlar hürriyetlerine kavuşmadılar. Hatta hadiseyi anlamadılar bile. Oldukları yerde şaşkın, duvarda yeniden gölgelerin oynaşmaya başlamasını bekliyorlar. İnanın bu çok gecikmeyecek, eskisinin yerine yeni ışıkları ile aydınlatılan yeni heykeller gecikmeden ikame edilecektir.

Bizimkiler gibi ülkelerde kendilerine “aydın” denen insanlar, maalesef üzerlerinde oynanan oyunları ya hiç anlayamıyorlar, ya kısmen kavrayabiliyorlar, ya da anlasalar da tesir sahasında bulundukları lider ve çevresinin şerrinden korkup gerçeği ortaya koymaktan imtina ediyorlar. Libyalı bir “aydın” bir Libya gazetesinde şöyle bir yazı yazsa hiç şaşırtıcı olmazdı: “Şu Irak’lılar Saddam’dan neler çekiyorlar! Aslında bu adam sahtekârın birisi. Acımasız bir diktatörden başka bir şey değil! Milliyetçiliği de yalan, vatanseverliği de. Tabi herkesin yüce önderimiz Kaddafi gibi bir lidere sahip olma şansı olamaz ki!” Bir Suriye gazetesinde de şöyle bir yazı hiç garip kaçmazdı: “Irak’ın düştüğü vaziyet ne kadar acı! Aslında bizi kendilerine örnek alsalar, Hafız Esad’ın bize açtığı yolda, gösterdiği ilkeler istikametinde yürüyebilmiş olsalar asla bu hale düşmezlerdi!”

Bilmem anlatabiliyor muyum! Hakkın yolunda, hakikatin peşinde olanların işi ne gölgelerle ne de heykellerledir. Edinilen tecrübeler, gören gözler, hisseden kalpler için kuklacının adresini tüm açıklığıyla işaret etmektedir.

Salih Cenap Baydar
17 Nisan 2003
Perşembe
Frankfurt – Seckbach

Matrix’i Yeniden Yüklemek

Sistem inşa etme ameliyesinin, “sıradan olanın” çok fevkinde bir şuur seviyesinin kârı olduğunu teslim etmemiz gerekir. Yazımızda, bu üst şuur seviyesine ulaşmış insanlardan bundan sonra “mimarlar” diye bahsedeceğiz.

Sıradan insanın, çocukluğundan itibaren, belki de başka mimarlarca şekillendirilmiş zihniyle, bir sistem kurması, hele hele mimarların sistemlerine muhalif yahut onlara alternatif sistemler kurması asla söz konusu olamaz. Buna gücü yetmez sıradan insanın. Mimarların gıdalandıkları bilgi kaynaklarına ulaşmak, yani sıradan olanın biraz ötesine erişmiş olmak da kâfi gelmez. Çok daha ötesi lazımdır. Bu konuya döneceğiz.

Sistemi inşa etmiş olmak, işin ilk adımıdır aslında. Mimarlar, müesseselerinin hayatiyetini sürdürebilecek şekilde idaresini, ta en baştan planlarlar ve müesseselerini daha inşa aşamasında bu planlara göre şekillendirirler. İyi mimarlar, iyi programcılar, iyi tasarımcılar, tasarladıkları yapı, program yahut müesseselerde meydana gelebilecek hataları, kusurları, eksikleri, yani “anomalileri” önceden düşünüp ona göre tedbirleri alanlardır. Eşyanın tabiatı gereği, sistemler de doğar, gelişir, zamanı bitince çöker ve yok olur giderler. Bu kaçınılmazdır ama kimi mimar kendisini “ölümsüz sistemlerin tesisi” illüzyonuna kapılmaktan alıkoyamadığından, kimisi de (daha arif olanları da) en azından sistemlerinin hayatlarını uzatabilmek maksadıyla tedbirler alırlar.

Mimarların sahip olduğu üst şuur seviyesinden bahsederken aslında yüksek bir “farkındalık” seviyesinden de bahsetmiş oluyoruz. Mimarlar, tıpkı satranç oyuncuları gibi, sadece mevcut haldeki muhtemel tehdit ve fırsatların değil, müstakbel tehlike ve fırsatların da, -sıradan insanlara nispetle çok daha fazla- farkında olan kişilerdir.

Satranç oyuncusu, ancak rakibine göre tehdit ve fırsatların daha fazla farkındaysa başarılı olur. Satranç oyuncusunun stratejisini, rakibinin stratejisinden daha üstün yapan işte bu “farkındalıktır”. Tehdit ve fırsatların farkında olabilmek için onları bilmek gerekir. Analojimizdeki bu “bilginin” hayattaki karşılığı, hemen hemen her akademik disiplinin sağladığı bilgilerdir. Bununla beraber, bu bilgiler içinde tarih bilgisinin ve tarih felsefesinin müstesna bir yeri vardır. George Orwell, harika aforizmasıyla bizi bu noktada tasdik eder: “Geçmişe hükmeden, bugüne ve geleceğe de hükmeder.”

Bilmek ve hükmetmek mimarlar için eş mânâlıdır. Çünkü bilgi güçtür. Hükmetmeye götüren güç.

Bilgisayar programcıları, muhtemel “hataların” yahut programcı lisanıyla söylersek “istisnaların” (exception ların) “çaresine bakacak” kodlar (error-handlers) yazarlar. Program, işleyişi esnasında bir dosyayı olması gereken yerde bulamazsa yahut mevcut olması gereken bir bağlantı kopmuşsa çökmemeli, kullanıcıya meselenin ne olduğuna dair bilgi vermeli ve eğer kapatılması kaçınılmaz hale gelmişse kayıtlı bilgilerin kaybolmasına yahut bozulmasına müsaade etmemelidir. Dahası, programın tüm sistemi çökertmesi tehlikesinin de (bir programın kilitlemesi yüzünden yeniden başlatılması gereken sistemleri hatırlayın) hatalara karşı tedbir alınması tüm sistemin sıhhati açısından elzemdir.

Bilgisayar programcısını mükemmelliğe taşıyan bu yaklaşım, toplum mühendisliği yapmaya kalkan mimarların da akıllarından hiç çıkarmadıkları bir yaklaşımdır. Ne var ki: Ne kadar hatanın çaresine bakarsanız bakın, hiçbir sistem ölümsüz değildir. Dünyanın en büyük satranç oyuncusu da bir gün kaybetmeye mahkûmdur.

Şimdi mücerret plandan müşahhas plana geçelim…

İsimlerine toplum mühendisleri denilen ve çoğu zaman nefretle anılan insanların sıradan insanlardan daha üst bir bilinç seviyesinde olduklarını kabul etmemiz gerekir ama bunlar asla “mimar” değillerdir. Olsa olsa gerçek mimarların inşa ettiği işletim sisteminin üzerinde çalışan önemli programlar, pseudo-mimarlardır bunlar.

Aslında gerçek müelliflerin eserlerinde kendilerine ayrılan yerlerini alan pseudo-mimarların acemilikleri yahut başarısızlıkları hiçbir şey ifade etmez! Birkaç program (belki de bilinçli olarak) doğru işlemese de asıl işletim sistemi tamamen ayaktadır ve tıkır tıkır işlemektedir.

Mevcut sistemden sadece rahatsızlık duymak bile sıradan insanın şuur seviyesinden fazlasını gerektirir. Rahatsızlığın doğru adresini bulmak çok daha ötesini. Bu rahatsızlığın da bir “istisnai durum” olarak çaresine bakacak yapıların mevcudiyeti de asla akıldan çıkarılmamalıdır.

Sistemin alternatifini kurmadan, en azından bunu yapabilecek yüksek şuur seviyesine ulaşmadan sistemi çökertmek, çok zor olmakla beraber, mümkündür ama felaketten başka bir şey getirmeyecektir.

Öte yandan alternatifi üretilemeyen sistemin, öldürülse bile dirilebileceği, hatta kontrollü bir çöküşün son bir çıkış kapısı olabileceği de unutulmamalıdır. Yani bu, sırf yeniden hayatiyet kazanmak, tazelenmek için mimarların kabul edebileceği bir yol olabilir. Bilgisayarı yeniden başlatırsın ve sistem kapanmadan önceki tüm hatalarından arınmış olarak yeniden başlar.

Daha da açmaya çalışalım… Burada sistemden kastımız, hâlen hâkim olan dünya düzenidir. Globalleşmedir, tek tipleşmedir. Sokağa çıktığımızda gördüklerimiz, artık bize, ülkemize, kültürümüze mahsus değildir. Mesela genç kızlarının göbeklerini açıkta bırakan elbiseler giymeye başlaması, Türkiye’ye mahsus bir moda değildir. Dünyanın aşağı yukarı bütün şehirlerinin sokaklarında aynı manzarayla karşılaşacağınızı bilmelisiniz. Her sitemin, her düzenin, her modanın arkasında başlatıcılar, idareciler bulunur. İşte mimarlar diye bahsettiklerimiz de bunlardır. Dünyayı idare eden güçlü devletlerin stratejistleri, çok konuda çok şey bilen, ve bilgisini güce çevirmesini bilen efendiler, komplo teorilerine itibar edersek Bilderbeg’ciler, biraz daha ileri gidersek İlluminati teşkilatı mensupları, sistemin mimarları sayılabilir. Peki pseudo-mimarlar kim? Bunlara pek çok misal verilebilir: Milli kahramanlar, siyasetin “duayenleri”, “trend-maker”lar, mesela Türkiye’de hangi kitapların çok satacağına, hangi müziğin çok dinleneceğine, bu yaz hangi mekânın, hangi lokantanın, hangi barın popüler olacağına karar veren küçük çaplı efendiler… Geriye hataların çaresine bakan programlar kalıyor. Bunları da kabaca istihbarat teşkilatları, gizli servisler, silahlı kuvvetler olarak düşünebiliriz.

İnsanlar, belki de tabiatları gereği, sistemsiz bir hayat sürdüremiyorlar. Eğer kendileri bir sistem inşa edemiyorlarsa, başkalarınca inşa edilmiş sistemlerin içinde yerlerini alıyorlar. Mesele de burada düğümleniyor. Herkesin kendine şu suali sorması gerekiyor: “Ben mevcut sistemi, dolayısıyla bu sistemin muhtemel dayatmalarını kabul ediyor muyum?” Mavi hapçılara hiç sözüm yok. Ama kırmızı hapçıların düşünmesi gereken çok şey var. Sisteme kuru itirazın hiçbir şey ifâde etmeyeceğini yukarıda anlatmaya çalıştım. Sistemi reddeden herkesin, kendi sisteminin mimarı olmak için, yahut en azından imar faaliyetinin bir ucundan tutabilmek için öğreneceği çok şey, yapacağı çok iş, alacağı çok yol vardır.

Salih Cenap Baydar
Seckbach
7 Haziran 2003 Cumartesi