Doğu ile Batının Buluştuğu Garip İnanç Zemini: Gnostisizm

Tasavvuf çevrelerinde anlatılan, bazı “özel” zatlarla ilgili menkıbeler, batılı süper kahraman hikâyelerine çok benziyor. Hatta hususi bir çalışma yapılsa her batılı süper kahramanın tasavvufi menkıbeler dünyasında bir muadili bulunabilir belki!

İnternette dolaşırken bu orijinal zannettiğim keşfimle(!) ilgili olarak çeşitli yazılar kaleme alındığını hayretle gördüm. Hakikaten bu mavi gök altında söylenmemiş yeni hiçbir şey kalmadığına inanacağım neredeyse! Denk geldiğim yazılardan bir tanesinde x-men isimli çizgi süper kahraman romanınında hareketle şunlar yazılmıştı:

Kötülerin lideri olan Magneto’nun özelliği ise bünyesinde topladığı manyetik güçlerle metal cisimlere hükmedebilmesi ve onları dilediği biçimde yönlendirebilmesi. Bu özellik bana hemen büyük kıyamet alameti olan Mesih Deccal’ı hatırlattı. Bildiğimiz gibi Mesih Deccal’ın da en belirgin özellikleri, manyetik ve spritual birtakım güçlere sahip olmasıdır. “Spiro” Latincede Nefes, Ruh anlamına gelmektedir. Spritualizm, Ruhun etkilerini akıl yoluyla değil bilakis deney yoluyla araştıran bir bilimdir. Parapsikolojiyle de bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Sprituallere göre bütün evren yüce bir nefes olarak ifade edilir (Hayat Sıfatı) ve yaşam bu yüce nefesin soluması işlevidir. Her şeyi idare eden bir öz ana Ruh, Cevher söz konusudur. Mesih Deccal’in Spritual güçlerle bağlantısı kanaatimce, bu noktadadır. Çünki İsa Aleyhisselam’da olduğu gibi Deccal de gücünü Kudret Sıfatından almaktadır.” Her şey bütün mukadderatıyla yaratıcı Ruh’un hükmü altındadır. Dolayısıyla Ana cevher olan Ruhul Kuds’la Kudret Sıfatı arasında oldukça yakın bir ilişki vardır. Gerçekte bütün görünen kudret ve güç tezahürleri Tek bir Kudretin açığa çıkışından başka bir şey değildir.”

(…)

Tıpkı Spider Man (Örümcek Adam) filminde olduğu gibi X Man’de vurgulanan tema da hemen hemen aynı. O da “İNSANA VERİLEN BÜYÜK GÜÇLERİN BÜYÜK SORUMLULUK GETİRECEĞİ GERÇEĞİ.” Önemli olan, insanın olağanüstü güçlere sahip olması değil. Önemli olan, insana yaratıcı güç tarafından bahşedilen güçleri ne yönde ve ne amaçla kullandığı. Bu noktada Büyük Üstadlarımız ve Azizlerimiz, insandaki potansiyel gücün bilinçli olarak dışavurumunu istemez ve kolay kolay cevaz vermezler. Mecbur kalınmadıkça bu tür olağanüstü güçleri açığa çıkarmalarını hoş karşılamazlar. Çünki bu tarz güçler insanın manevi gelişiminde birer evredir. İnsan dünya şartlarında yaşadığı müddetçe madde kaydından tam olarak soyutlanamayacaktır. Kendisinde potansiyel olarak mevcut olan güçleri dünyada açığa çıkarması durumunda sonsuz yaşam boyutlarında kullanacağı enerjisini bir bakıma israf etmiş olacaktır. Hattızatında en büyük keramet de insanın kozmik bilinç boyutunda yaşayabilmesi ve o bilinci sürekli tutabilmesidir zor da olsa.

Burada anlatılan her şey Gnostisizm ile ilgili aslında. Vikipedia’da “Gnostisizm” şöyle tanımlanıyor:

Gnostisizm, Antik Mısır ezoterizmini, Antik Yunan ezoterizmini (Platon, Pisagor), İbrani geleneklerini, Zerdüştçülüğü, bazı Doğu geleneklerini ve dinlerini, Hıristiyanlığı eklektik bir tutumla sentezleyen, birçok tarikatın benimsediği mistik felsefeye verilen genel addır. Terim, eski Yunancadaki “sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki “gnosis” sözcüğünden türetilmiştir.

Bu “yabancı” kelime, günlük hayatımızda aslında “tanıdık” bir pratiğe tekabül eder. Gnostik anlayışta hakikatlere ulaşabilmede dinler yetersiz sayılır. Hakiki “bilgilerin”, ancak ruhsal ve psişik gelişim yoluyla, sezgisel yöntemle edinileceğine inanılır. Bazı seçkin insanlar çeşitli ruhi gelişim mertebelerinden geçerek bu “bilginin” sahibi olurlar ve o noktaya eriştiklerinde bazı harikuladelikler göstermeye başlarlar.

İşte bu noktada bahsettiğimiz süper kahraman hikâyelerine kapı açılıyor. Bazı “seçkin” insanların bizim göremediğimiz, işitemediğimiz, “metafizik” âlemlerle irtibatta olduğuna ve o irtibatta oldukları âlemlerden sağlanan bir takım süper güçlerle donatıldıklarına inanan geniş halk kitlelerinin talebi, sayısız “evliya – süper kahraman” menkıbesinin arzıyla karşılanıyor.

Burada peygamberimizin de bu kapsama girip girmediği sorusu akla gelebilir. Her ne kadar gelenekte şeyhleri evliyaları “uçuran” anlayışın sahipleri peygamber için de “süper güçler” uydurmuş olsa da Kur’an- Kerim’de Allah peygambere şöyle söylemesini emrediyor:

De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım, (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilah’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf-110)

Yani peygamberimiz bizim gibi sıradan bir insan. Öyle süper güçleri falan yok. Allah bunu açık açık söylemesini istiyor ondan. Hâlbuki o, bu tür “hikâyelere” inanmaya dünden razı insanlara bir göz kırpsa, derhal yarı-tanrı makamına oturtulacak, hatta belki doğrudan tanrı yerine koyulabilecek.

Belki de bu yüzden “ben sizin gibi bir insanım” demesi emrediliyor.

İslam dünyasında süper kahramanlık işleri de böylelikle münhasıran “kerameti kendinden menkul” şeyhlere kalmış oluyor.

Twitter: @salihcenap

Reklamlar

İlahi Hiyerarşinin Gizli Bürokratları: Rical-ül Gayb

Tasavvufun, eskilerin tabiriyle şöyle “efradını câmî, ağyarını mânî” bir tanımı maalesef bulunmuyor. İlgili herkesin kendisine göre tanımladığı, kişiden kişiye göre değişen muğlak bir kavram, ele avuca gelmez bir toz bulutu adeta. Belki bir ilim, belki bir eğitim yöntemi, belki de başlı başına bir inanç… Yine de değişik tasavvufi akımlar ve yapılan tanımlar analitik bir yaklaşımla incelenirse bir takım desenler yakalamak mümkün.

mursidTasavvuf düşüncesinde, bazı “özel” kimselerin kendilerini bir takım mistik süreçlerle olgunlaştırarak Allah’tan doğrudan mesajlar alır hale geldikleri (keşif-ilham) kabul ediliyor. Bu insanların bir şekilde diğer insanlardan, Allah’la iletişim anlamında daha üstün olabileceğine, hatta Allah tarafından bir takım insanüstü güçlerle donatılabileceklerine inanılıyor.

Seyr-i-SülukEzoterik inanışlarda görülen “inisiyasyon”, tasavvuf düşüncesinde “sülûk” ismini alarak, inanışın omurgasını oluşturuyor. İnisiyasyon (sülûk) bir insanın, ruhi tekâmülünü gerçekleştirebilmesi için, sürekli kontrol edilen sıkı bir düzen ve disiplin içinde eğitimi şeklinde tanımlanıyor. Tabi bu eğitimin “ruhi tecrübeyi” “ötelerden” alıp aktarabilen bir üstadın (mürşid-i kâmil) eliyle olması gerekiyor.

Bu “gnostik” inanışta benimsenen sınırları belirsiz hiyerarşide, veli, evliya, mürşid-i kâmil, ebrar, ebdal, mukarrabin, nüceba, nükeba, evtad, gavs, kutub gibi çok sayıda makam tanımlanıyor. Tabi kimin hangi makamda olduğu genelde kendinden veya yakın çevresinden menkul oluyor. Makamlar yükseldikçe insanüstü kabiliyetlerin de geliştiğine inanılıyor. O kadar ki hiyerarşinin en üst basamaklarında “rical-ül gayb” denilen bazı adamların “ufak tefek” yaratma işleri ile görevlendirildiklerine ciddi ciddi inananlar var. Üstelik bunlar, bir iki meczubun hezeyanları falan da değil. Sağlam bir dayanağa istinat etmese de asırlar içerisinde tekrarlana tekrarlana kurumsallaşmış bir inanç sisteminden bahsedebiliriz.

İslam Ansiklopedisi’nin “Tasavvuf” maddesine baktığımızda, bu ezoterik anlayışın tasavvufun merkezine İbn-i Arabi tarafından yerleştirildiğini öğreniyoruz:

Tasavvuf anlayışına göre Allah’ın velîleri (evliyaullah) arasında “ricâlullah, ricâlü’l-gayb” gibi kavramlarla ifade edilen, kendilerine Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil ve müdebbirât (en-Nâziât 79/5) gibi isimlerle anılan meleklerin görevlerine benzer görevler verilen, âlemdeki mânevî ve ruhanî düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için çalışan kimseler bulunmaktadır. Bağdatlı sûfî Muhammed b. Ali el-Kettânî tarafından dile getirilen (Hatîb, III, 75-76) ve Hakîm et-Tirmizî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Sülemî, Kuşeyrî, Hücvîrî, Gazzâlî gibi sûfîlerce benimsenip eserlerinde yer alan bu anlayış, el-Fütûĥâtü’l-Mekkiyye’sinde ayırdığı bölümün (II, 2-16 vd.) yanı sıra Risâle fî mağrifeti’l-aķtâb (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, nr. 123), Risâletü’l-gavŝiyye (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, nr. 6824) ve Menzilü’l-ķutb (Resâilü İbni’l-Arabî içinde, Haydarâbâd 1327 hş./1948) gibi müstakil risâleler kaleme alan Muhyiddin İbnü’l-Arabî tarafından tasavvuf anlayışının merkezine yerleştirilmiştir. Kaynaklarda unvanları, yetkileri, sayıları ve bulundukları yerlerle ilgili çeşitli bilgiler bulunan bu velîler arasında belli bir hiyerarşi vardır. En başta olana “kutub, kutbü’l-aktâb, gavs, gavs-ı a‘zam” gibi isimler verilmektedir. Öte yandan kalbini mâsivâdan temizleyip Allah’a bağlayan sûfîlerin birtakım özel bilgilere ve hallere ulaştıklarına inanılır. Herkesin erişemeyeceği bu bilgilere “havas ilmi”, buna sahip olan velîlere “havas”, en üstün olanlarına “hâssü’l-havâs” denilmektedir. Bu hususta Zünnûn el-Mısrî, Gazzâlî, Sühreverdî el-Maktûl, Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi sûfîler çeşitli eserler yazmıştır.

http://www.tdvislamansiklopedisi.org/dia/maddesnc.php?MaddeAdi=tasavvuf&konts=50

Medrese çevrelerinde, ciddi ilim mahfillerinde çok da ciddiye alınmayan bu inançların avam arasında rağbet görmediği söylenemez. Halk arasında yaygınlık kazanmış, o çok tanıdık üçler, beşler, yediler, kırklar vs. hikâyelerinin membaı işte tam da burası.

SIZINTIAslında bahsettiğimiz ezoterik inanışların odağı, “tarikatlar” ama tarikatlar dışında da bu inanışların yaşatıldığını müşahede ediyoruz. Mesela Fethullah Gülen, 2000 yılında Sızıntı dergisinde yayınladığı, daha sonra “Kalbin Zümrüt Tepeleri” ismiyle kitaplaştırılan makalelerinden birisinde, bakın bahsettiğimiz “ilahi bürokrasi hiyerarşisini” kendi penceresinden nasıl anlatıyor:

../ üç yüzler ya da kırklar, yediler gibi “evliyâullah”dan muayyen bir misyonu olan belli sayıdaki kimselere (ebdâl) denir. Bunların sayılarının, kırk, yedi ya da daha çok ve daha az olması hiç de önemli değildir; önemli olan onların Hak nezdindeki yerleri, pâyeleri, vazifeleri ve hususiyetleridir. Ebdâldan biri vefat edince ondan boşalan yer, hemen alt tabakadan biri ile doldurulur. Bunlardan herhangi biri, bir hizmet münasebetiyle yerinden ayrılmak istediğinde, ya dublesiyle ayrılır ve kendi olduğu yerde kalır veya kendi gider dublesini bedîl olarak orada bırakır. Parapsikolojide, insanın perispirisi veya dublesiyle alâkalı benzer şeyler nakledildiğini hatırlamakta yarar var… Konumuzun dışında olduğu için biz şimdilik o hususa temas etmeyeceğiz.

../..

Ebdâl unvanı altında ricâlullahın yer ve vazifeleriyle alâkalı diğer bir tevcih de şöyledir:

Bunların üç yüzü Âdem nebinin kalbi, kırkı Hazreti Musa’nın kalbi, yedisi Hz. İbrahim’in kalbi, beşi Cibril-i Emin’in sînesi, üçü Mikâil Aleyhisselâm’ın sînesi, biri, birincisi ve velâyet-i kübrâ temsilcisi olanı da Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın kalbi üzerinedir ve O’nun aynasıdır. Bunlardan en sonuncusu vefat edince, üsttekilerden biriyle; onlardan biri ölünce de daha yukarıdan bir başkasıyla meydana gelen boşluklar doldurulur ve mevcut adet yeniden tamamlanmış olur.

Ebdâlın sayılarıyla alâkalı rivayetler farklı farklı olduğu gibi, ikamet ettikleri yerler ve yâd edildikleri adlar, unvanlar da oldukça birbirinden farklıdır. Ricâlullah arasında böyle bir sınıfın mevcudiyetiyle alâkalı, yirmi kadar hadis vardır ve özet olarak bu hadislerde, onların şu mazhariyet ve mümeyyiz vasıfları anlatılmaktadır: Ebdâlın yüzü suyu hürmetine Cenâb-ı Hak yağmur yağdırır.. düşmanlarına karşı mü’minlere yardım eder.. ve onlardan belaları def ü ref eyler. Ebdâl, yerküre için mânevî bir cazibe merkezi gibidir, Allah esbab-ı mânevî plânında onlarla arzı yörüngesinde durdurur.. Cenâb-ı Hak onların hürmetine başkalarını da rızıklandırır..

http://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/diger/fethullah-gulen-kalbin-zumrut-tepeleri/1269-Fethullah-Gulen-Veli-ve-Evliyaullah-1

Gülen, yazının devamında, dünyanın yörüngesinde dönmesini sağlamak, kendilerini klonlamak gibi çok acayip süper güçlere sahip gizli adamlarla ilgili olduğunu söylediği yirmi kadar hadisin kaynaklarını vermediği gibi, bunların bazı alimlerce mevzu (yani uydurma) sayıldığını da belirtiyor. Ama kendisi o kanaatte olmadığından olacak, bu mevzuda bize susmak düşer dediği halde, uzun uzun anlatıyor.

dnaCiddi İslam alimleri, ezoterik inanışların İslam’ın temel prensipleriyle çeliştiğini gördükleri için, bu temelsiz hikâyelere itibar etmiyorlar. Allah’ın kendilerine izin verdiği, Allah adına hareket ettikleri söylense de, Allah’tan başka, “yaratma kabiliyetine sahip”, Allah’ın bile “hürmet ettiği” bir takım insanların varlığına inanmak, insanları doğrudan şirk batağına çekecektir. Hadis âlimleri bu konularda dayanak diye ileri sürülen hadislerin uydurma olduklarını tespit ediyorlar. Fıkıh âlimleri Allah’tan doğrudan mesaj alan birinin aldığını iddia ettiği mesajla, peygamberin getirdiği asıl mesaja muhalefet edebileceğini ve buna inanılırsa tüm fıkhi kaidelerin nasıl bir anda anlamlarını yitirebileceğini görüyorlar. Siyer âlimleri peygamberimizin hayatında bu tür “ezoterik” uygulamaların olmadığını, çeşitli makam mevkilere sahip “yarı-tanrı” insanlar fikrinin peygamberimiz zamanına ait olmadığını açıkça ortaya koyuyorlar. Müfessirler batınî ya da hurufî zorlamalar olmadan Kur’an’dan bu inanışlara bir destek bulunamayacağını söylüyorlar.
Bu böyleyken artık neredeyse tamamına yakını sözüm ona okuryazar olan geniş halk kitleleri hâlâ yarı sihir, yarı masal bir din anlayışını benimsemeye devam ediyor.

Bu kısır döngü nasıl kırılır? Dinimiz bunca batıl inançtan nasıl arındırılır? Bizce din konusunda kafa patlatanların en önce meşgul olmaları icap eden husus budur.



Twitter: @salihcenap

Evliyalar ve Süper Kahramanlar

kerametBir Anadolu köyünde, devletin resmi imamı olarak vazife yapan yakın bir akrabam var. Bir zaman önce onunla uzunca bir sohbetimiz oldu. Bu sohbetimiz esnasında anlattıkları, beni adeta dayak yemişe çevirdi. Kendisi biraz İslam, çokça hurafe ve bolca tasavvuf soslu din anlayışının tipik bir temsilcisi gibiydi adeta. Saniyeler içinde öyle menkıbeler, öyle kerametler anlattı ki aklım şaştı. Şeyhler, gavslar, kutublar adeta karşımda geçit töreni yaptılar.

O konuşurken aniden garip bir şeyin farkına vardım!

Bizim akrabanın anlattığı hikâyeler aslında bildiğiniz süper kahraman hikâyeleriydi!

Hani Süpermen’in, Spiderman’in, Batman’ in hikâyeleri gibi hikâyeler!

SuperheroesBatılıların hayal gücünün mahsulü olan bilim kurgu romanlarda, filmlerde, çizgi filmlerde ve aslen çizgi romanlarda karşımıza çıkan “süper kahraman” figürlerinin kimisi çok güçlüdür, uçar, duvarların arkasını görür, kimisi ormanda on kaplan gücündedir, kimi fırtına yaratır, kimisi beyin gücüyle nesneleri hareket ettirir, kimisi insanların zihinlerinden geçeni okur, kimisi istediği kimseye istediği şeyi düşündürtür, kimisi istediğinin aklını alır, kimisi şekil değiştirir, kimisi dünyada kim nerede ise zihin gücüyle tespit eder, kimisi kendisini istediği sayıda klonlar, kimisinin yaraları anında iyileşir, kimisi zamanda yolculuk yapar, kimisi kendini ışınlar.

İşte bizde de bu renkli hikâyelerin “muadilleri” halk arasında “tasavvuf süper kahramanlarının menkıbeleri” olarak hayat buluyor!

Bizim akrabanın anlattığı hikâyelerden bir iki örnek vereyim:

mevlanaMevlana Celaleddin-i Rumi bir gün aniden dönmeye (semaya) başlamış. Fakat o da ne! Dönerken birden ayakları yerden kesilmiş. Hayır, başı dönüp düşmemiş, bilakis döne döne havalanmış ve göğe doğru uzaklaşıp gözden kaybolmuş. O vecd halinde çok çok uzaklara gitmiş. Öyle ki döndüğünde vakti kaçırmış olduğundan, namazı kaza etmesi gerekmiş!  Müridleri bu hali kendisine anlatınca “bir daha ki sefer dönmeye başlarsam bana engel olun” demiş. Müritleri çaresizce bu talimatı yerine getirmeye çalışmışlar ama Mevlana’yı tutmak ne mümkün! Kendisini tutmaya çalışan herkesi savurup atmış ve yine döne döne göğe çıkmış. Vaziyet kendisine anlatılınca bu sefer “beni durdurmak için ok atın, kılıç vurun” demiş. Tabi tahmin edebileceğiniz üzere o haldeyken ona ne ok işlemiş ne kılıç! Son çare olarak neyi bulmuşlar tahmin edin: “Neyi!” Ney sesini duymak Mevlana’nın kontrolü kaybetmesine engel oluyormuş. İşte Mevlevi ayinine neyin ilave edilmesinin hikâyesi meğerse buymuş!

TM & copyright 20th Century Fox No Merchandising. Editorial Use Only No Book or TV usage without prior permission from Rex Mandatory Credit: Photo by c.20thC.Fox/Everett / Rex Features ( 593948u ) 'X-Men: the Last Stand' - James Marsden 'X-Men: the Last Stand' Film - 2006

Bu süper gücü bastıran yardımcı unsur motifi, bana x-men’deki Scott Summers/Cyclops karakterini hatırlattı: Cyclops’un vücudu güneş enerjisini bir çeşit pil gibi emer. Bu enerji gözlerinden optik ışınlar olarak çıkar. Lazer benzeri bu ışınların tahrip gücü çok yüksektir. Cyclops bu gücünü kontrol edemediği için sürekli özel yapılmış gözlük veya lensler giymek zorundadır, aksi halde etrafındaki herkesi ve herşeyi yok edebilir.

Mevlana’nın gözlüğü de ney oluyor demek ki…

Bir hikâye de Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri hakkında: Erzurumlu İbrahim Hakkı meşhur eseri “Marifetname’yi” bitirdiğinde müftü ve yardımcılarının onayına sunmuş. Müftü ve avanesi onu kıskandıklarından birçok zor soru sormuşlar ama tabi İbrahim Hakkı hazretleri hepsini bilmiş. Bunun üzerine kötü niyetlerine yeni bir kılıf bulamayan müftü ve arkadaşları, sinsi oyunlarını bir kenara bırakıp İbrahim Hakkı’ya doğrudan “kitabın basılmayacak seni de hapse atacağız” demişler. O anda İbrahim Hakkı hazretleri odada bulunan dört kişinin “aklını almış”! Adamlar o güne kadar öğrendikleri her şeyi unutuvermişler. En basit sorulara bile cevap veremez hale gelmişler. İçlerinden birisi diğerlerine nispeten akıllıymış, başına geleni anlayıp İbrahim Hakkı’dan özür dilemiş. Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri ona aklını geri vermiş. Diğer üç kişi ömürlerinin sonuna kadar o halde kalmışlar!

HaitianBu hikâye de Heroes dizisindeki René ya da “The Haitian – Haitili” karakteriyle birebir örtüşüyor. O da insanların hafızasını silme ve şuurlarını yok etme süper kabiliyetlerine sahip.

Görülen o ki insanlarda çocuklukta başlayan süper kahraman hayranlığı ve arayışı yetişkinlikte buharlaşmıyor hatta belki güçleniyor.

Neden ve nasıl?

İncelenmeye değer, mühim bir mesele değil mi bu?

Twitter: @salihcenap

Sadakatten Ehliyete

memurlarGördüğümüz kadarıyla artık ideolojik rejim kavgalarının bittiği yahut hayli azaldığı bir dönemdeyiz. Bundan sonra halkın teveccühü ister istemez kendisi için “sıkı çarpışanlardan”, kendisi için “sıkı çalışanlara”, nitelikli, kalıcı çözümler vadedip gerçekleştirebilenlere doğru dönecek.

Bunun farkında olan akıllı devlet adamlarının fellik fellik nitelikli çalışma arkadaşları arayacağı bir döneme giriyoruz. Bu arayışta bir paradigma değişikliği şart görünüyor. Bugüne kadar aranan en öncelikli nitelik olan “sadakatin” artık yerini “ehliyete” bırakması gerekiyor.

Peki, ehliyeti nasıl tespit edeceğiz?

Ehliyetli kişiler arayan yöneticiler diplomaları, akademik kariyeri, bitirilen okulları rasyonel bir ölçü olarak görüyorlar. Ancak herkes biliyor ki üniversite diplomaları, hatta master – doktora tezleri, adayların en fazla uyumlulukları ve çalışkan bir talebe olmalarıyla ilgili fikir verebilir.

Mesela en iyi üniversitemizin en yüksek puanlı bölümünden mezun olmuş olması, bir kişinin akranlarına göre daha zeki, çalışkan ve başarılı olduğunu gösterebilir ama “işe” ehliyetli olduğunu garanti etmez. Zira kabiliyetleri hayatın gerçekliğinde sınanmamıştır henüz.

Akademide çok başarılı olmuş koskoca profesörlerin getirildikleri farklı mevkilerde çok fena çuvallaması da bundandır. Zihin yapısı uzun yıllar boyunca akademik kariyere göre şekillenmiş insanlardan beklenen becerilerin o zamana kadar geliştirdikleri becerilerle yakından uzaktan alakası yoktur.

Ayrıca devlet yöneticilerin bu “zaafını” keşfeden genç memur adaylarının bu zaafı istismar ettikleri gerçeğinden de sarfınazar edemeyiz. Sırf misafirleri etkilemek için kitaplığa dizilmiş, içinde sayfaları olmayan parlak ciltler misali özgeçmişlerde yerini bulan yüksek lisans ve doktora bilgilerini nasıl bir ölçü sayabiliriz? Akademik referansların sadece puan toplamak için var olduğu, sözüm ona hakikat bilgimizi daha da derinleştirme iddiasındaki tezlerin niteliğini, onları mecburen okuyan birkaç hoca dışında kimselerin bilmediği bir dünyadan bahsediyoruz. Bizzat kendisi ıslaha muhtaç bir dünyadan…

Ehliyetin ölçüsü olarak görülen bir başka husus da ilgilenilen kişilerin çalıştıkları firmalardaki pozisyonları ve aldıkları maaşlar oluyor. Eğer bir genç, kısa zamanda önemli bir pozisyona geldiyse ve iyi bir maaş alıyorsa bu onun ehliyetine delil sayılıyor. Ama işin doğrusu bu da ehliyetli insan arayışında tek başına doğru bir kıstas değil.

Neden mi? Daha önce de dile getirmeye çalıştığım bir acı gerçek yüzünden:

Ülkemizde üniversite sınavında büyük başarı kazanarak iyi üniversitelerin iyi bölümlerinde okuyan mühendisler neredeyse mezun bile olmadan, gayet parlak maaşlarla uluslararası şirketlerde iş bulurlar. Bu şirketler gerçekten nitelikli, iş yapacak olanları seçer ve yurt dışındaki merkezlerinde istihdam eder. Ülkemizde kalanlar ise mühendis olarak değil “satışçı” olarak istihdam edilirler. Uluslararası şirketin geniş ürün yelpazesindeki herşeyi öğrenip bu ürünleri satmak için özellikle kamu kurumlarını kapı kapı dolaşan bu mühendisleri ilaç mümessillerine benzetebiliriz. Sattıkları ilacın farmakolojisinden yan etkilerine kadar pek çok konuda geniş bilgi sahibi olabilirler ama o ilacı “yapamazlar”. Neticede onlar artık “üretici” değil “satıcıdırlar”.

Bu vaziyetin farkında olmayan devlet adamları için filanca büyük uluslararası şirketin Türkiye müdürü, çok parlak bir istihdam hedefi olabilir. Zira o iyi bir üniversiteden mezun olmuştur, iyi bir firmada, iyi bir pozisyonda, iyi bir maaşla çalışmaktadır. Aslında bu mükemmel aday, mezun olduktan sonra mühendislik yapmadığı için bildiklerini unutmuş, sadece satışa yoğunlaşmış, ağzı iyi laf yapan ama ne bir mühendislik grubunu idare etmeyi, ne de bir ürün geliştirmeyi bilen bir kimsedir.

Böyle bir kimseyi mesela ülkemizin siber güvenliğinden sorumlu bir pozisyona getirdiğinizde hemen tüm kamu kurumlarının yöneticilerini tanıyan ama asıl işi omuzlayacak gerçek mühendisleri tanımayan, hayatı boyunca tek bir firmanın ürününü pazarladığı için başka ürünlerden ve teknolojilerden doğru dürüst haberi olmayan birisini çok kritik bir pozisyona yerleştirmiş olursunuz.

Peki, çare nedir?

Çare, işin mahsülünü satan, işi öğreten, yöneten hatta denetleyenleri değil doğrudan ve bizzat “yapanları” aday listesinin başına koymak ve onları iyi bildikleri işi yapabilmeleri için gereken alanı onlara sağlamaktır.

Mesela, küçük de olsa yerli bir ağ güvenliği firmasını kuran, çok küçük cirolarla da olsa gerçek piyasada yaptığı işlerle ayakta tutan genç bir girişimci çok iyi bir aday olabilir. Ya da mesela yerli otomobil projesinin başına, oto sanayiinde elleri hala arada sırada yağa bulanan bir küçük patron, yabancı otomobilleri ithal edip ülkemizde satarak çok zengin olmuş bir işadamından çok daha iyi yakışır.

Doğru kişileri arayıp bulmanın kendisi başlı başına bir iştir ve bu alanda da faaliyet gösterecek güvenilir yeni kurumlara yahut bu maksatla kurulmuş kurumların derhal ıslahına ihtiyaç vardır.

Twitter: @salihcenap

Devlet Yöneticilerinin Çıkmazı

Kafası karışıkDiyelim ki siyasetçisiniz. Halk, oylarıyla sizi seçti ve iktidar koltuğuna yerleştirdi. Ülkenin çözülmeyi bekleyen meseleleri dağ gibi yığılmış karşınızda bekliyor. Ne kadar bilgili, ne kadar tecrübeli, ne kadar hazırlıklı olursanız olun, tek başına her problemi çözebilecek bir süper kahraman olmadığınıza göre, bu meseleleri çözebilmek için kabiliyetli, bilgili ve tecrübeli kadrolara ihtiyacınız var.

Eğer, aslında hiçbir meseleyi çözmek gibi bir derdi olmayan, hasbelkader elde ettiği gücü muhafaza etmenin yolunun, nitelikli niteliksiz demeden tanıdıklara devlet memurlukları hediye etmekten geçtiğini düşünen bir kimseyseniz sizin için söylenecek bir şeyimiz yok. Hem ahmak hem ahlaksızsınız demektir. Eğer bu düşüncedeyseniz bu yazıyı okumayı burada bırakabilirsiniz.

Ama kördüğüm olan meseleleri nasıl çözerim, devletin kangren olma eğilimi gösteren uzuvlarını nasıl kurtarırım, bana teslim edilen müesseseleri nasıl ıslah ederim diye düşünmekten uykuları kaçmaya başlayan bir kişiyseniz zaten çoktan ciddi bir “insan kaynağı” arayışına girmişsiniz demektir.

Bahsetmek istediğimiz çıkmaz işte tam da burada sizi beklemektedir.

Eskilerin deyimiyle “kaht-ı rical”, yani “adam kıtlığı” belinizi bükecektir.

sultan-abdulhamid-2Ta sultan II. Abdülhamid’i bile “ah kaht-ı rical” diye inletmiş olduğu halde bunca zamandır hâlâ çözümlenememiş bir mesele olan, işe yarar, dürüst, becerikli, ehil adam kıtlığı.

Kritik soru şudur:

Özellikle teknik mevzularda “en nitelikli”, işinin ehli, sizin yüzünüzü kara çıkarmayacak, kendi başarılı olurken sizi de başarılı kılacak yöneticiler, çalışanlar, takım arkadaşları nasıl bulunur?

Parlak özgeçmiş avına mı çıkarsınız? Eş dosttan sorup soruşturma yoluna mı gidersiniz? Profesyonel kafa avcılarına mı başvurursunuz? Yüksek maaşlar vadedip, nitelikli adayların oltanıza takılmasını mı beklersiniz? Yoksa emaneti teslim etmek üzere mevcut devlet memurları arasında gizli kalmış bir hazine arayışına mı girişirsiniz?

Ne yazık ki bunların hiçbiri sizi maksadınıza ulaştıramayacaktır.

Eş dostun tavsiye edeceği kimselerin, belki ancak ahlakları konusunda fikir sahibi olunabilir. Bir dostunuzun kulağınıza fısıldayacağı “Bizim hanımın yeğeni elektronik mühendisi, çok iyi çocuktur” türü bir tavsiye size adayınızın teknik konudaki ehliyeti hakkında hiçbir fikir vermez.

Devlet geleneğimizde yeri olmadığı, teamüllere, hatta mevzuata aykırı olduğu halde, profesyonel kafa avcılarına, yani insan kaynakları şirketlerine başvurmak, daha rasyonel bir çözüm gibi görünebilir. Bir şekilde bu tür bir istihdam yöntemine mevzuatta yol bulabilseniz bile, ülkemizde bu tür şirketlerin sağlayacağı “insan kaynağının” ne niteliği, ne de devlet açısından güvenilirliği garanti edilebilir. Bu yoldan bulunan kimselerle bir doku uyuşmazlığı yaşamanız pek muhtemeldir.

Yüksek maaş vaadiyle ortaya çıktığınızda bu “ballı” pozisyonu kaçırmak istemeyen birçok milletvekili, bürokrat, hatta zengin işadamının açık hedefi haline gelirsiniz. İstediğiniz nitelikteki çalışanı bulmak bir tarafa, o pozisyona ehliyetsiz bir yakınını getirmek isteyen birçok kendini bilmez adamla muhatap olmak zorunda kalırsınız.

Peki, mevcut memurlar arasında işe yarar kimseler bulunabilir mi?

Gençlerimiz için ne kadar cazip olursa olsun, “devlet memuriyeti” maalesef insanı çürüten, kabiliyetlerini törpüleyen, ıslah niyetini adım adım yok eden bir meslektir. Genç memurların ilk öğrendiği şey bürokrasi denen heyulanın işleyişinde bir değişiklik yapmaya kalkmanın bir çılgınlık olduğu, yeni bir şey yapmaya kalkan herkesin, bırakın ödüllendirilmeyi, eninde sonunda mutlaka cezalandırılacağıdır.

Bu iyiden iyiye bozulmuş yapının içinde istisnalar yok mudur? Elbette vardır ama bir dirhem bal için bir çuval keçiboynuzu yemeyi ister miydiniz?

İşte karşınızda size bahsettiğimiz çıkmaz.

İnsanın aklına Refik Saydam’ın meşhur “Devlet idaresi A’dan Z’ye bozuktur, düzeltmek ister” sözü geliyor. Ne acıdır ki Refik Saydam’ın bu sözleri sarf etmesinden yaklaşık 65 yıl sonra aynı can yakıcı tespiti bugün de yapmamız ve derhal bir hal çaresi aramamız gerekiyor.

Bu kadar üniversitenin harıl harıl mezun verdiği, beynelmilel piyasada rekabet edip iş yapabilen bu kadar işadamına sahip, seksen milyonluk ülkemizde artık “kaht-ı ricalden” yakınmak çok da mânâlı değil.  Cevap aramamız ve buluncaya dek ardını bırakmamamız icap eden soru şudur:

İşte “rical-i devlet” dediğin böyle olur diyeceğimiz insanlara nasıl ulaşır ve onları devlette vazife almaya nasıl ikna ederiz?

Twitter:@salihcenap