Sadakatten Ehliyete

memurlarGördüğümüz kadarıyla artık ideolojik rejim kavgalarının bittiği yahut hayli azaldığı bir dönemdeyiz. Bundan sonra halkın teveccühü ister istemez kendisi için “sıkı çarpışanlardan”, kendisi için “sıkı çalışanlara”, nitelikli, kalıcı çözümler vadedip gerçekleştirebilenlere doğru dönecek.

Bunun farkında olan akıllı devlet adamlarının fellik fellik nitelikli çalışma arkadaşları arayacağı bir döneme giriyoruz. Bu arayışta bir paradigma değişikliği şart görünüyor. Bugüne kadar aranan en öncelikli nitelik olan “sadakatin” artık yerini “ehliyete” bırakması gerekiyor.

Peki, ehliyeti nasıl tespit edeceğiz?

Ehliyetli kişiler arayan yöneticiler diplomaları, akademik kariyeri, bitirilen okulları rasyonel bir ölçü olarak görüyorlar. Ancak herkes biliyor ki üniversite diplomaları, hatta master – doktora tezleri, adayların en fazla uyumlulukları ve çalışkan bir talebe olmalarıyla ilgili fikir verebilir.

Mesela en iyi üniversitemizin en yüksek puanlı bölümünden mezun olmuş olması, bir kişinin akranlarına göre daha zeki, çalışkan ve başarılı olduğunu gösterebilir ama “işe” ehliyetli olduğunu garanti etmez. Zira kabiliyetleri hayatın gerçekliğinde sınanmamıştır henüz.

Akademide çok başarılı olmuş koskoca profesörlerin getirildikleri farklı mevkilerde çok fena çuvallaması da bundandır. Zihin yapısı uzun yıllar boyunca akademik kariyere göre şekillenmiş insanlardan beklenen becerilerin o zamana kadar geliştirdikleri becerilerle yakından uzaktan alakası yoktur.

Ayrıca devlet yöneticilerin bu “zaafını” keşfeden genç memur adaylarının bu zaafı istismar ettikleri gerçeğinden de sarfınazar edemeyiz. Sırf misafirleri etkilemek için kitaplığa dizilmiş, içinde sayfaları olmayan parlak ciltler misali özgeçmişlerde yerini bulan yüksek lisans ve doktora bilgilerini nasıl bir ölçü sayabiliriz? Akademik referansların sadece puan toplamak için var olduğu, sözüm ona hakikat bilgimizi daha da derinleştirme iddiasındaki tezlerin niteliğini, onları mecburen okuyan birkaç hoca dışında kimselerin bilmediği bir dünyadan bahsediyoruz. Bizzat kendisi ıslaha muhtaç bir dünyadan…

Ehliyetin ölçüsü olarak görülen bir başka husus da ilgilenilen kişilerin çalıştıkları firmalardaki pozisyonları ve aldıkları maaşlar oluyor. Eğer bir genç, kısa zamanda önemli bir pozisyona geldiyse ve iyi bir maaş alıyorsa bu onun ehliyetine delil sayılıyor. Ama işin doğrusu bu da ehliyetli insan arayışında tek başına doğru bir kıstas değil.

Neden mi? Daha önce de dile getirmeye çalıştığım bir acı gerçek yüzünden:

Ülkemizde üniversite sınavında büyük başarı kazanarak iyi üniversitelerin iyi bölümlerinde okuyan mühendisler neredeyse mezun bile olmadan, gayet parlak maaşlarla uluslararası şirketlerde iş bulurlar. Bu şirketler gerçekten nitelikli, iş yapacak olanları seçer ve yurt dışındaki merkezlerinde istihdam eder. Ülkemizde kalanlar ise mühendis olarak değil “satışçı” olarak istihdam edilirler. Uluslararası şirketin geniş ürün yelpazesindeki herşeyi öğrenip bu ürünleri satmak için özellikle kamu kurumlarını kapı kapı dolaşan bu mühendisleri ilaç mümessillerine benzetebiliriz. Sattıkları ilacın farmakolojisinden yan etkilerine kadar pek çok konuda geniş bilgi sahibi olabilirler ama o ilacı “yapamazlar”. Neticede onlar artık “üretici” değil “satıcıdırlar”.

Bu vaziyetin farkında olmayan devlet adamları için filanca büyük uluslararası şirketin Türkiye müdürü, çok parlak bir istihdam hedefi olabilir. Zira o iyi bir üniversiteden mezun olmuştur, iyi bir firmada, iyi bir pozisyonda, iyi bir maaşla çalışmaktadır. Aslında bu mükemmel aday, mezun olduktan sonra mühendislik yapmadığı için bildiklerini unutmuş, sadece satışa yoğunlaşmış, ağzı iyi laf yapan ama ne bir mühendislik grubunu idare etmeyi, ne de bir ürün geliştirmeyi bilen bir kimsedir.

Böyle bir kimseyi mesela ülkemizin siber güvenliğinden sorumlu bir pozisyona getirdiğinizde hemen tüm kamu kurumlarının yöneticilerini tanıyan ama asıl işi omuzlayacak gerçek mühendisleri tanımayan, hayatı boyunca tek bir firmanın ürününü pazarladığı için başka ürünlerden ve teknolojilerden doğru dürüst haberi olmayan birisini çok kritik bir pozisyona yerleştirmiş olursunuz.

Peki, çare nedir?

Çare, işin mahsülünü satan, işi öğreten, yöneten hatta denetleyenleri değil doğrudan ve bizzat “yapanları” aday listesinin başına koymak ve onları iyi bildikleri işi yapabilmeleri için gereken alanı onlara sağlamaktır.

Mesela, küçük de olsa yerli bir ağ güvenliği firmasını kuran, çok küçük cirolarla da olsa gerçek piyasada yaptığı işlerle ayakta tutan genç bir girişimci çok iyi bir aday olabilir. Ya da mesela yerli otomobil projesinin başına, oto sanayiinde elleri hala arada sırada yağa bulanan bir küçük patron, yabancı otomobilleri ithal edip ülkemizde satarak çok zengin olmuş bir işadamından çok daha iyi yakışır.

Doğru kişileri arayıp bulmanın kendisi başlı başına bir iştir ve bu alanda da faaliyet gösterecek güvenilir yeni kurumlara yahut bu maksatla kurulmuş kurumların derhal ıslahına ihtiyaç vardır.

Twitter: @salihcenap

Kamuda bilgi işlem felaketi – 2 – Kamu Bir Kendi İşine Bakabilse!

Kamuda bilgi işlem felaketi – 2 – Kamu Bir Kendi İşine Bakabilse!

bilgi işlem dairesiKamu kurumlarının bilgi işlem konusundaki açmazlarından birisi, kendi görevleri arasında bulunmayan, doğrudan kendi işleri olmayan “yazılım geliştirme” konusunda, ısrarla varlık göstermeye çalışmalarıdır.

Gerçi bünyesinde berber, imam, ayakkabı boyacısı, kuru temizlemeci istihdam etmekte, süpermarket, spor tesisleri, gazino, restoran, düğün salonu, tatil kampı kurmakta bir gariplik görmeyen kamu kurum yöneticilerinin kendi işlerinden başka işleri kurumları içinde “halletme” heves ve azimleri ortadayken “yazılım geliştirme” işinin de bu kapsamda ele alınmasına şaşırmamak gerekir!

Yine de “belki umuru-u garibe’yi fark edip bir gülümseyen olur” deyip meseleyi masaya yatıralım.

Örnek olarak Karayolları Genel Müdürlüğü’nü ele alalım. Bu kurumumuzun resmi vazife tanımlarından hiçbirinde “yazılım geliştirme” başlığını bulamazsınız ama bünyesinde bu işi yapmak üzere kurulmuş bir organizasyon yapısı mutlaka vardır. Yahut TRT’nin kanunla belirlenmiş görevleri arasında “bilişim projeleri gerçekleştirmek” diye bir görev asla yoktur ama TRT’de de bilişim projeleri gerçekleştirmek üzere kurulmuş birim yahut birimlerle karşılaşmak kimse için sürpriz olmayacaktır.

“Bilgi işlem” tüm kurumların elbette vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir ve bilgi işlem birimlerine ihtiyaç olduğu açıktır ancak problem bu birimlerin ne yapacaklarının, yani faaliyet alanlarının belirlenmesinde ortaya çıkmaktadır.

Ne demek istediğimizi bir örnekle açıklamaya gayret edelim:

Her kurum için ulaşım meselesi önemlidir. Kurumun belli yöneticilerine sürekli, görevlendirilen personeline ise ihtiyaç halinde araç tahsis edilir. Araçların kiralanması, bakımlarının yaptırılması, takibi, o araçları kullanacak personelin istihdamı, yönetimi için kurumlar, mesela “Ulaştırma Şube Müdürlüğü” adı altında bir birim kurabilirler. Fakat hiçbir akıllı kimse kurumun o müdürlüğü bünyesine mühendisler alıp kurumun kendi “otomobilini” üretmeye kalkmaz! Şoförlerden beklenen, araçların en fazla yağ ve su değişimlerini yapmaları, lastik patlarsa tamirciye gidene kadar stepneyi takabilmeleridir! Çünkü “otomobil üretmek”, hatta “otomobil tamiri” kurumun işi değildir. Kurum ihtiyacı olan aracı piyasadan temin eder ve “kullanır”. Kurumun rolü “operatör” yahut “kullanıcı” rolüdür.

“Otomobil zaten ‘yapılabilen’ bir şey değil, teşbihte hata oldu” derseniz benzer bir örneği büro mobilyaları üzerinden de verebiliriz. Kamu kurumları isteseler, ihtiyaç duydukları büro mobilyalarını üretme kabiliyeti olan zanaatkârları kolaylıkla istihdam edebilirler. Mobilya ‘yapılabilen’ bir şeydir ama aklı başında hiçbir kurum yöneticisinin aklından büro mobilyalarını kendi imkânlarıyla yapmak geçmez! Devlet Malzeme Ofisi bile böyle “aptalca” bir teşebbüste bulunmaz. İhtiyaç duyulan mobilyaların yaptırılması işi piyasadaki profesyonel üreticilere ihale edilir. Çünkü “mobilya yapmak” hiçbir kamu kurumunun işi değildir! Herhangi bir kamu kurumunda mobilya üretimi için bir birim kurulsa bile, ne kadar çok para harcanırsa harcansın serbest piyasadan daha verimli, daha kaliteli, daha profesyonel bir üretim gerçekleştirilemez.

Kaliteli mobilya üretimi için usta zanaatkârlara, tecrübeli kalfalara, üretim süreçlerinin standardizasyonuna, bir fabrika ortamına, kalite standartlarına, ar-ge’ye ihtiyaç vardır ve işi mobilya üretmek olmayan bir kurumun bunları sağlaması beklenmez. Mobilya üretimi konusunda gayet genel kabul gören bu yaklaşım, maalesef çok daha karmaşık bir süreç ve arka plan gerektiren “yazılım geliştirme” konusuna gelince değişiveriyor!

Hemen her kamu kuruluşumuz, son derece verimsiz birimler kuruyor, çok sayıda bilişim personeli istihdam ediyor ve hiç de vazifesi olmadığı halde yazılım geliştirmeye çalışıyor!

Bu yanlış yaklaşımın sebep olduğu korkunç başarısızlıklar, personel maaşı, eğitim gideri vs. adları altında boşa harcanan milyonlar, neredeyse tamamen kurumun kendi içinde gerçekleştiğinden, sessizce unutuluyor. Bir başka deyişle “kol kırılıyor yen içinde kalıyor”. Ancak yenin içinde gizlenmesi, kolun kırık olduğu gerçeğini değiştirmiyor!

Tepeden tırnağa tüm kurum personeli, kolektif bir yalanı, bir illüzyonu içselleştiriyor: Kurum yöneticileri yönettikleri kurumun “işlerinden” biri de yazılım geliştirmekmiş gibi, bu “işi” yapmanın doğru yolunu biliyorlarmış gibi ve “işi” kotarabilecek doğru insan kaynağına sahiplermiş gibi yapıyorlar. Bilgi işlem yöneticileri “işi” yönetebilirmiş gibi yapıyorlar. Memurlar “işi” başarabilirmiş gibi yapıyorlar.

Acar Mühendis Açmazı

Kamu yöneticilerin bu yanlış inançları çoğu kez “acar” programcılar, hevesli memurlarca besleniyor! Hevesle internetten birkaç dersi takip eden yahut kurumun gönderdiği eğitimde bir iki “numara” öğrenen “acar mühendisler” faydadan çok zarar veriyorlar. Çok basit, ama göze güzel görünen bir programcık yazan elemanlarının, takdir beklentileriyle biraz da abartarak kendilerine sunduklarını gören üst düzey idareciler, “bu işlerin” kurum içerisinde kotarılabileceğine dair o yanlış inanca kapılıyorlar. Yazılım geliştirmenin bir iki kişiyle değil, ancak profesyonel ekiplerle sağlıklı bir şekilde yapılabilecek, planlama, dokümantasyon, test, ölçeklenebilirlik, sürüm yönetimi, kimlik yönetimi, deployment ve yedekleme yönetimi gibi olmazsa olmaz bileşenlerden oluşan bir süreç olduğunu bilemiyorlar. Neticede çoğu kurumumuzda karşımıza her birinin ayrı kullanıcı şifresi olan, birbiriyle entegre olamayan, nasıl çalıştırılacakları, nasıl değiştirilecekleri bilgisi sadece bir kişinin kafasında gömülü olan, herhangi bir dokümantasyonu olmayan, alelusul geliştirilmiş, kimisi çalışan kimisi çalışmayan, irili ufaklı onlarca “programcık” çıkıyor. Kamu kurumları geniş “gelişimini tamamlayamadan ölmüş yazılım projeleri mezarlıklarına” dönüşüyorlar! Eğer kurumun ilgili yazılıma ihtiyacı kesinse, bir süre sonra iş görmeyecekleri anlaşılan bu “programcıklar” çöpe atılıyor ve “dışarıya” yeniden yazdırılıyor. Tabi “bizim acar mühendisin” iki haftada ortaya çıkarttığı yazılım için aylarca süre ve ona göre ücret istenmesini bir türlü anlayamayan üst düzey idareciler, aldatılma şüphesi ve kamu kaynaklarını koruma hissiyle serbest piyasadan gelen iyi teklifleri reddetme eğilimine giriyorlar. Nihayet ancak “kendi acar mühendislerinin” üretebildiği nitelikte bir ürün ortaya koyabilecek firmalarla anlaşan idareciler “buna rağmen” istedikleri işin ortaya çıkmadığını görüp hayretlere boğuluyorlar.

Kurumların yazılım ihtiyaçları, aynı ulaşım vasıtası ihtiyaçları gibi dışarıdan karşılanmalıdır. Kamu kurumlarında bilgi işlem personeli sayısı mümkün olduğunca azaltılmalı, kalan uzmanlar, piyasadan temin edilen otomobilleri sürmekle görevli kurum şoförleri gibi, piyasaya yaptırılan yazılımların “geliştirilmesinde” değil, kullanılması noktasında vazifelendirilmelidirler. Ayrıca, kurumun bilişim ihtiyaçlarının belirlenmesinde ve yazılımı gerçekleştirecek profesyonellere sağlıklı bir şekilde aktarılması hususunda çalışmalıdırlar.

Kamu kurumlarının, kritik verilerin, devlet sırlarının korunması, casusluğa karşı koyma, gizlilik vs. gibi haller dışında kendi bünyesinde (in house) yazılım geliştirmemeleri, bu iş için personel istihdam etmemeleri kesinlikle bir e-devlet stratejisi olarak benimsenmelidir. Belki böylelikle hem kamuda zaman, para ve insan kaynaklarının çarçur edilmesinin önüne geçilmiş olacak hem de özel sektörde bilgileriyle ve tecrübeleriyle var olmaya çalışan profesyonellere bir hareket alanı sağlanmış olacaktır.

 Twitter: @salihcenap