Bilişim Vadisi Projesinin “Bugları”*, Büklüm Büklüm Yolları

Bilişim Vadisi Projesinin “Bugları”*, Büklüm Büklüm Yolları

hat-trickElimizde iki esrarengiz kelimeden müteşekkil, mahiyetini pek bilmediğimiz ama kendimizi kullanmaya mecbur hissettiğimiz ve salladığımızda mucizeler yaratacağından şüphe duymadığımız sihirli bir çubuk var: “Bilişim Vadisi

Güzel bir söz var. Derler ki elinde çekiçten başka aleti olmayana tüm meseleler “çivi” gibi görünürmüş. Biz de biraz bu sebepten olsa gerek, tüm projelerimizi dönüp dönüp en iyi bildiğimiz alana taşıyoruz: bina dikmek!

Sihirli çubuğun mucizesini bile inşaatta arıyoruz!

Hâlbuki özellikle insan odaklı tüm işlerde, adeta bir anayasa maddesi gibi benimsememiz gereken genel bir prensibimiz olmalı: binadan önce, eşyadan önce, her şeyden önce “insana” yatırım.

Eğer bu prensibi benimsersek belki inşaata vereceğimiz parayı Ar-Ge yapacak genç girişimcilere harcamanın çok daha verimli ve doğru bir yol olduğunu kavrayabiliriz.

Maalesef siyasetçilerimiz Ar-Ge faaliyeti gösteren firmaların özel durumunu kavrayamıyorlar.

Ticari faaliyetin iki temel kategorisi var. Ya “alır” satarsınız ya “yapıp” satarsınız. Yazılım geliştirme “yap-sat” kategorisinde ele alınması gereken bir faaliyet. Yalnız geleneksel “yap-sat” modellerine göre “yapma” safhasında “araştırma-geliştirme” ihtiyacı daha fazla. Çünkü yapılan şey bir inşaat yahut bir kanepe gibi standart, daha önce örnekleri yapılmış, başı sonu belli bir ürün değil. Önce ne yapacağınızı ve nasıl yapacağınızı bulmanız gerekiyor. İşte bu ön süreçlerin, kimseciklerin karşılamaya yanaşmadıkları ciddi maliyetleri var. Bilişim işinde en pahalı şey ise “zaman”!

Bir örnekle açıklamaya çalışalım:

Okuldan yeni mezun iki yazılım mühendisi arkadaşın, birçok orijinal fikirle, dünyanın yeni Facebook’u olabilecek harikulade bir sosyal paylaşım sitesi yapmak üzere yola çıktıklarını varsayalım. Çoğu kimse bu gençlerin bilgisayarlarının başına geçip hemen kod yazmaya girişeceklerini zanneder. Hâlbuki o noktaya gelmeden önce aşılması gereken nice “dağlar” vardır!

Gençler önce bir muhasebeci ile anlaşıp, iş hayatına yeni atılan herkes için yüksek sayılacak meblağlar ödeyerek bir şirket kurarlar. Bir ofis kiralarlar. Paraya kıyıp bilgisayarlar, masalar, sandalyeler alırlar. Artık para kazansalar da kazanmasalar da her ay ödemeleri gereken nur topu gibi Bağ-Kur primleri, ofis kiraları, elektrik, su, internet, ısınma faturaları olmuştur.

Kodlamaya başlamadan, yani “Ar-Ge” ifadesinin “Ge” kısmına geçmeden önce bir “Ar”, yani “araştırma” safhası vardır. Yapmak istedikleri iyi kötü bellidir ama o hedefi gerçekleştirmek için hangi teknolojiler seçilmelidir? Kodlama hangi bilgisayar dili ile yapılmalıdır? Seçilen dilde gerekli yetkinlik nasıl ve ne sürede kazanılacaktır? Nihayetinde milyonlarca insana aynı anda hiç yavaşlamadan hizmet vermesi planlanan sistemin mimarisi nasıl tasarlanacaktır? İhtiyaç duyulan donanım alt yapısı nedir? Gerektiğinde sistemin genişletilmesi, birden fazla sunucu üzerinde çalışması nasıl sağlanacaktır? Toplanan verileri depolamak için nasıl bir çözüm tercih edilecektir? İki arkadaşın ayrı ayrı yazdığı kodların bir araya getirilmesi, birinin yazdığı kısmın diğerininkini bozmaması nasıl sağlanacaktır? Geliştirilen sistem insanlara sunulmadan önce nasıl test edilecektir? Testleri kim yapacak, çıkan hataları düzeltirken nasıl bir metodoloji uygulanacaktır?

Ne yazık ki okudukları okullarda genç girişimcilere verilen bilgilerin hiçbiri bu sorularını cevaplamamaktadır.

Teknik olmayan okuyucunun anlayabilmesi için basitleştirilmiş bu sorular daha işin başında cevaplanması gereken yüzlerce sorudan sadece birkaç tanesi. Bu soruları cevaplamak için haftalarca hatta bazen aylarca araştırmalar ve denemeler yapmak gerekir. Örneğimizdeki gençler “vakit nakittir” sözünün manasını yaşayarak öğreneceklerdir. Hiçbir gelirleri olmadığı için her geçen ay, zaten dolu olmayan kasalarından ciddi meblağlar eksilmektedir.

Devlet, bu şartlarda bir iş kurup yönetmenin imkânsızlığını gördüğünden, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, TÜBİTAK ve KOSGEB gibi kurumlar üzerinden Ar-Ge destekleri sağlamaktadır. Fakat maalesef burada da devletin usandırıcı bürokratik mekanizmaları devreye girmektedir. İstenen proje dosyalarının oluşturulması, sunumların hazırlanması, kabul aldıktan sonra para alabilmek için istenen evrakın takibi, resmi yazışmaların yapılması başlı başına ayrı bir iş haline gelmektedir. Bu işler o denli detaylı ve vakit alıcıdır ki mesela sadece TÜBİTAK projeleri hazırlamak üzere müstakil firmalar kurulmuştur. Örneğimizdeki gençlerin önünde iki yol vardır: Ya ikisinden birisi Ar-Ge faaliyetini bırakıp bürokrasiyle uğraşacaktır ya da sadece bu iş için ekstra para ayırıp üçüncü bir kişi ile anlaşacaklardır. Görüldüğü üzere, iki yoldan hangisi seçilirse seçilsin, genç girişimcilerin şirketi batmaya biraz daha yakınlaşmış olacaktır.

Konuyla ilgili yakınmalar karşısında devlet yetkililerimiz, hemen teknokentlerden bahis açacaklardır. Gerçekten teknokentlerde sigorta ve vergi konusunda ciddi kolaylıklar sunulmaktadır ancak maalesef bu sefer de devreye teknokent konseptinden rant devşirmeye kalkan aç gözlü üniversite yönetimleri ile bu imkânları “küçük” firmalara “yedirmemeye” kararlı büyük şirketler giriyorlar. Yüzlerce çalışanı olan büyük iletişim şirketleri, bankalar sözüm ona Ar-Ge faaliyetlerini vergiden muaf tutabilmek için teknokentlerin neredeyse tüm ofislerini adeta işgal ediyorlar. Teknokentlere gösterilen rağbeti fırsat bilen üniversite yönetimleri, yer yer bu işin olmazsa olmazı sayılan internet bağlantısını bile sağlayamadıkları, bazen doğru dürüst ısıtamadıkları uydurma barakaların metrekaresine 22$ gibi rakamlara varan kiralar istiyorlar. İşletme bedeli adı altında metrekare başına 10TL civarında para talep ediyorlar. Böylece genç girişimcilerin sırtına kırk metrekarelik küçücük bir ofis için aylık iki bin liranın üzerinde bir fatura konulmuş oluyor. Ancak bir şey üretilip sattıklarında işlerine yarayacak gelir vergisi muafiyetinin peşinde koşan genç girişimciler böylelikle yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş, sırtlarına bir kambur daha yüklenmiş oluyorlar.

Denilebilir ki hiçbir iş sermayesiz kurulmaz. Madem bu gençler iş kurmak istiyorlar, önce başka firmalarda çalışıp sermaye biriktirsinler. İlk başta kulağa doğru gelen bu öneri de bizi bilişim dünyamızdaki başka bir açmaza götürüyor. Eğer bu gençler yurtdışında profesyonel bir yazılım firmasında kendilerine yer bulacak kadar iyilerse, beyin göçü gerçekleşmiş oluyor. Amerika ya da Avrupa’da daha yirmili yaşlarında doktorlardan, hâkimlerden bile yüksek maaşlarla çalışmaya başlayan gençleri dönüp aynı dertlere boğuşmaya kolay kolay kimse ikna edemez. Gençler eğer ülkemizin GSM operatörleri ve bankaları gibi yazılımı ana iş olarak değil de kendi asıl iştigal alanını desteklemek için bir yan iş olarak yapan kurumlarda işe başlarlarsa hızla köreliyorlar. Çünkü bu kurumlarda taşlar çoktan yerine oturmuş oluyor ve yazılımcılardan temel beklenti çoğu zaman “yeni” bir şey yapmaları değil, yine ekseriyetle ithal edilmiş mevcut sistemi ayakta tutmaları oluyor.  Yazılımcı gençleri seçebilecekleri alternatiften en kötüsü “devlet memuru” olmak. Her türlü gelişmenin, yenilenmenin durması, araştırma hevesinin kaybolması bir tarafa devlet memurluğundan elde edilen maaşla bir sermaye birikimi yapmak da söz konusu olamıyor.

Şimdi bu tablo karşısında Sayın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanımıza sormak isterim: Bilişim Vadisi projesi kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolara çıkarabilmemiz için Ar-Ge’den geçen yolun hangi kısmını genişletip açıyor? Hangi kısmında rahatlama sağlıyor? Bu anlattığım problemlerin hangisini çözüyor?

* Bug: Bag okunur. İngilizce’de “böcek” demektir. Bir yazılım kodunda oluşan hatalara da “bug” denir. Kodun hatalarını temizleme işlemine de “debugging” yani “böcekten arındırma” denir.

Aman avcı vurma beni

Aman avcı vurma beni

Ankara’nın en güzel mevsimi gelmiş. Tatlı bir sonbahar esintisi, bu üstüne beton dökülmüş bozkır kasabasının hâlâ alıp vermeye devam ettiği nefes misali okşayıp geçiyor yüzümü. Artık daha eğik gelen güneş ışıkları mavi gökleri ve oynaşan afacan bulut kümelerini doyasıya seyretmeme müsaade ediyor. Tüm renkler, yetmişli yılların filmlerindeki renkler gibi donuklaşmış, matlaşmış, kim bilir belki de asıllarına rücu etmişler.

Hacı Bayram camiine doğru yürüyorum.

Şeref Taşlıova
Şeref Taşlıova

Ülkemizin ayaklı kütüphanesi, doğu irfanının alaylı profesörü, UNESCO’nun “yaşayan insan hazinesi” ilan ettiği büyük halk “aşığı” Şeref Taşlıova‘mız vefat etmiş, o mübarek insanın cenaze namazına iştirak edeceğim.

Hakkında yüksek lisans tezleri hazırlanan; Amerika Indiana Üniversitesi ve Almanya Berlin Üniversitesi tarafından Anadolu âşıklık geleneğinin temsilcisi olarak şiirleri derlenen, yaklaşık 150 civarında âşık havası (makamı) konusunda kaynak kişi sayılan, Türkiye ve Avrupa’da kırka yakın plak ve kaset yapan, topraklarımızın, medeniyetimizin mümin sedası Şeref Taşlıova için son vazifemi yapacağım.

Bakıyorum,  cami avlusunda cenaze için toplanmış mütevazi bir kalabalık. Ekserisi ceketli, kravatlı, emekli devlet memurları. Küme küme olmuş insanlar sohbet edip cenaze namazını bekliyorlar. Yıllar sonra eski dostlarını tekrar görenlerin ihtiyar yüzlerini aydınlatan tebessümleri, bir an için adeta tecessüm eden tatlı hatıralarının havada tüllenişi, hasretle sarılıp tokalaşmaları görülmeye değer.

Bir kaç saz aşığı görüyorum, bir kaç bürokrat. Çelenkler geliyor.

Öğlen ezanı gürül gürül dökülüyor Hacı Bayram minaresinden. Camiye koşuşanlar tamamen dolduruyorlar safları. Yer kalmıyor içeride. Bir hasır… Avluda, hemen cami duvarının önünde  yer buluyorum kendime. O muhteşem sonbahar esintisinin ibadete katkısından mahrum kalmayacağıma memnunum.

Öğle namazı kılınıyor, sıra cenaze namazında. Musalla taşının önünde saf tutuyoruz.

Sağa sola bakıyorum bir belediye başkanı görüyorum ama hükumetten kimsecikler yok. Kültürle alâkasının izlerine henüz rastlayamadığımız kültür bakanının kendisi yerine baş köşeye yerleştirilmiş çelengi sanki bir küfür gibi geliyor nedense. Bir de bakıyorum Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin en ön saftalar. Şaşkınlıkla bir “aferin be” çekiyorum içimden. Helal olsun diyorum…

Namaz kılınıyor. Hakkımızı helal ediyoruz. Kılıçdaroğlu ve Tekin pek tanımadıkları belli olan cemaatten birkaç kişiyle el sıkışıp ayrılıyorlar. Kalabalık yavaş yavaş dağılıyor.

Ben de bir kaç tanıdıkla selamlaşıp yola koyuluyorum.

Merhum Karslı aşığın emektarlığını yaptığı müzik coğrafyasından kanatlanan nihavend bir şarkı gelip, zihnime konuveriyor:

Aman avcı vurma beni
Ben bu dağın ay balam maralıyam
Maralıyam maralıyam
Avcı elinden ay balam yaralıyam

Bu dağlarda maral gezer
Tırnakların taşlar ezer
Ben yârıma neylemişem
Yârım benden ay balam kenar gezer

“Merhum Şeref Taşlıova bu dağın maralıydı diyorum” kendi kendime, bu dağların avcısı neden gaflet oklarıyla vurur onu?… Neden “bu topraklar edebiyatının”, “kadim medeniyetimiz” hamasetinin en çok pirim yaptığı günlerde bile bu toprakların bir büyük sanatçısı böyle mahzun, böyle boynu bükük uğurlanır son yolculuğuna? Nerede bakanlar, milletvekilleri? Hepsinin ne büyük meşguliyetleri var ki bu mühim yoklamanın kaçağı oldular?

Bu “aşık” neyledi o yârına ki o yâr her daim türküsünü terennüm ettiği Müslüman Anadolu insanının kıymetlerinden kenar geziyor?

Düşünüyorum, taşınıyorum bir cevap bulamıyorum.

Başımı kaldırıp bakıyorum, bana medeniyetimizin herşeye rağmen hâlâ çarpan zayıf nabzını, fersiz ama temiz nefesini hatırlatan bozkır rüzgârı şimdi Ankara kalesinde bayrakla raksediyor.

Acı bir tebessüm yerleşiyor dudaklarıma. Dilimde o türkü, yürüyorum şehrin uğultulu kucağına: “aman avcı vurma beni, ben bu dağın ay balam, maralıyam”…

Twitter: @salihcenap

Sizce kaçıncı sınıf Hintli mühendisler Gebze’de çalışmaya razı olur?

Sayın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanımızın “Bilişim Vadisi” konusunda verdiği röportajda sarf ettiği,

“Kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolara, çıkarabilmemiz için kiloda hafif, pahada ağır teknolojik ürünler üretip, satabilmemiz gerekiyor. Bunun yolu da Ar-Ge’den, yani Bilişim Vadisi’nden geçiyor

sözünün son kısmını biraz sorgulamamız lazım.

“AR-GE” yani araştırma geliştirme faaliyetlerinin ancak bir bilişim vadisinin varlığıyla mümkün olduğu neticesine nasıl varılabilir? Hatta onu bırakın, Bilişim Vadisi projesinin gerçekten Ar-Ge ile bir alâkası var mı?

Sayın Bakan’ın anlattıklarından ve basına yansıyanlardan, Bilişim Vadisi’nin büyükçe bir “inşaat projesi” olduğunu çıkartıyoruz. Mesela şu satırlar Anadolu Ajans’ının haberinden:

Projenin 4 etaba ayrıldığını anlatan Işık, şu bilgileri verdi:

“Birinci etap, 1A ve 1B olarak ikiye ayrıldı. 1A bölgesinde, 70 bin metrekare alanın inşaatı için ihale aşamasına gelindi. Eylül ayı sonunda altyapı ve üstyapı projelerinin ihalesini, 2015 yılı sonunda da inşaatını tamamlamayı planlıyoruz. 1A denilen bölge içinde, 15 bin metrekarelik idari bina ve çok amaçlı Ar-Ge ofisleri bulunacak. Bilişim Vadisi içinde yaşayacakların bütün ihtiyaçlarına cevap verecek okul, kreş, hastane, ibadethane, konaklama, banka, spor merkezleri, kültürel tesisler gibi sosyal donatı alanları da olacak. Burası Ar-Ge çalışanları için aynı zamanda bir yaşam kompleksi olacak.”

Yazılım geliştirme konusunda herhangi bir fikri olmayanlar ister istemez şöyle düşüneceklerdir: Demek ki bugüne kadar yazılım konusunda gelişemememizin sebebi bina eksikliğiymiş! Şöyle geniş bir kampüs olunca, pırıl pırıl binalarla, ofislerle birlikte dünya çapında bir Ar-Ge merkezine dönüşmemek için mazeretimiz kalmamış oluyor!

Sektörün içinde olanlar ise şöyle sorular soracaklardır:

Neredeyse artık her şehrimizdeki üniversiteler bünyesinde teknokentler var. Bu merkezlerde yukarıda bahsedilen tüm imkânlar hâlihazırda sağlanıyor zaten. Hatta Bilişim Vadisi anlatılırken bahsi pek geçmeyen bir takım teşvikler, vergi indirimleri, sigorta destekleri şu an teknokentler bünyesinde çalışan firmalara veriliyor. Üniversite-sanayi işbirliğin teşvik edilmesi için programlar da, kuluçka merkezleri de hâlen mevcut. Bilişim Vadisi kapsamında vaat edilen yegâne farklılık, Samsung, Siemens, Oracle, IBM, HP gibi uluslararası bilişim firmalarının burada ofis açıp, üst düzey mühendislerini Türkiye’ye getirip, Ar-Ge çalışmalarını Türk mühendislerle yürüteceği iddiası. Ancak bu nasıl sağlanacak? Bu büyük firmalar insan kaynaklarını hangi motivasyonla Türkiye’de konumlandıracaklar? Zaten kurulu bir düzenleri varken neden gelip Türk mühendislerle Ar-Ge çalışmaları yapmak isteyecekler? Nihayet tüm bunlar gerçekleşse bile, bu firmaların “devşirdikleri” mühendislerimize ürettirip yine fahiş fiyatlarla bize satacağı yazılımlar ülkemize, ekonomimize ne gibi bir fayda sağlayacak?

Büyük, uluslararası yazılım üreticisi firmalar, yazılım geliştirme süreçlerinde çalıştırmak üzere dünyanın en iyi beyinlerini bulurlar ve çok cazip fırsatlar sunarak bünyelerinde çalıştırırlar. Bu cazip fırsatlar arasında bazen astronomik seviyelere çıkabilen maaşlar, detaylı ve sistematik kariyer planları, terfi ettikçe verilen hisse senetleri gibi imkânların yanı sıra Amerika ve Avrupa’nın popüler merkezlerinde, sektörün en parlak beyinleriyle birlikte çalışma şansı da vardır. Firmalar, insan sermayesinin hemen her şey demek olduğu bu sektörde parlak beyinleri kaybetmemek için adeta çalışanlarının nazlarıyla oynarlar. Bu şartlarda,  ülkesinden kalkıp Amerika’daki silikon vadisinde çalışmaya giden, mesela Çinli, Hindistanlı, Singapurlu yahut Macar bir gencin, neden Avrupa ve Amerika’daki popüler merkezler yerine Gebze’deki bilişim vadisinde çalışmak isteyebileceğinin bir cevabı yoktur!

Bu yapılan aynen şuna benziyor: Büyük, modern bir stadyum ve güzel spor tesisleri inşa ediyorsunuz. Sırf birkaç bina yaptınız diye Barcelona, Arsenal, Milan gibi takımların kendi ülkelerini bırakarak Ronaldo, Messi gibi yıldız futbolcularını da alıp ülkenize gelmesini beklemeye koyuluyorsunuz. Yahut Barcelona futbol takımının yıldız oyuncularını yetiştiren antrenörlerinin sırf süslü birkaç tesis yapıldı diye düzenlerini bozup Türkiye’de futbolcu yetiştireceklerine inanıyorsunuz! Buna ileri derecede safdillik denmez de ne denir?

Açıkça bellidir ki elde edeceğiniz en iyi şey, büyük futbol takımlarının sizin “süper tesislerinizde” bir dükkan açıp, lisanslı formalarını, anahtarlıklarını, flamalarını vs. satmasıdır. Bu kulüplerden ülke adına beklenebilecek en büyük fayda, mağazalarında tezgahtar, mağaza müdürü, güvenlik elemanı gibi kadrolarda Türkleri çalıştırıp yaratacakları üç-beş kişilik istihdam(!) olabilir.

Aynı şekilde, Bilişim Vadisinde yer alacak uluslararası firmaların da çalıştıracakları “mühendislerimiz” Ar-Ge falan yapmak şöyle dursun, ancak o firmaların ürünlerini fahiş fiyatlarla ülkemiz kurumlarına satmaya çalışan satış-pazarlama elemanları olarak iş bulabileceklerdir.

Yıldız yazılımcıların ülkemize gelmesi konusunda, zihin açıcı olacağını düşündüğüm bir hatıramı nakletmek istiyorum.

Zannederim 2001 senesiydi. Bahsettiğimiz türden dev bir uluslararası firma olan Accenture‘ın Almanya kolunda, büyükçe bir yazılım projesinde çalışıyordum. Proje merkezi, Almanya’nın “Biergarten” denilen kır lokantalarıyla meşhur Münih kentindeydi. Projede benimle beraber Çinli, Hintli ve tabi Alman mühendisler görev alıyorlardı. Proje sonlandığında ekip olarak bir veda yemeği için o meşhur Biergartenlerden birisinde toplandık. İlerleyen saatlerde iş disiplinleriyle maruf Almanlardan birisi alkolün de tesiriyle gevşeyip abuk sabuk konuşmaya başladı. Yanımdaki Hintli arkadaşa biraz ırkçılık kokan, küçümser, aşağılar bir tonla, “Sen ülkemizden gitmemek için her şeyi yaparsın değil mi? Almanya’da çalışmak bir Hintli için lütuf sayılır!” deyiverdi. Hintli arkadaşım oldukça zeki bir delikanlıydı. İstifini bozmadan cevabı yapıştırdı:

“Dediğin doğru! Buradan gitmek istemem ama şu sebepten: Hindistan’da bir koltuğa talip binlerce üst düzeyde mühendis vardır. Bunların arasından yalnızca en iyi olanlar Hindistan’da kalabilir. İkinci sınıf mühendislerimiz Amerika’ya giderler. Orada iş bulamayanlar ise Avrupa’da iş ararlar. Yani biz Hindistan’da ve Amerika’da çalışacak kadar iyi olmadığımız için buradayız. O yüzden düşük niteliklerimize rağmen kolayca iş bulduğumuz bu ülkeden gitmeyi tabi ki istemeyiz!”

Şimdi bu hikâyeye göre, sizce kaçıncı sınıf Hintli mühendisler Gebze’de çalışmaya razı olur?

Twitter: @salihcenap

Bilişim Vadisini mecburen yapacağız…

Bilişim Vadisini mecburen yapacağız…

mecburen

Gebze’de “Bilişim Vadisi” kurulacağı haberleri geçen hafta gazetelerin, televizyon haberlerinin ve İnternet sayfalarının popüler konularından birisi oldu. Mesela Sabah gazetesinin 8 Eylül 2014 tarihli haberi şöyleydi:

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, Türkiye’nin 2023 hedeflerini yakalaması noktasında Bilişim Vadisi’nin büyük katkı sağlayacağını belirterek, “Türkiye’nin ilk Bilişim Vadisi, Samsung, Siemens ve Oracle gibi teknoloji devlerinin buluşma noktası olacak” dedi. Bakan Işık, Türkiye’yi inovasyon alanında bir üst lige taşıyacak 3 milyon metrekarelik alana kurulan Vadi’nin, tüm çıpa firmaları bünyesine katmayı hedeflediğini söyledi. Işık, “Kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolara, çıkarabilmemiz için kiloda hafif, pahada ağır teknolojik ürünler üretip, satabilmemiz gerekiyor. Bunun yolu da Ar-Ge’den, yani Bilişim Vadisi’nden geçiyor” diye konuştu. Samsung, IBM, Siemens, Oracle, Turkcell, Arçelik, Akbank, Abank ve Netaş gibi teknoloji devlerinin Bilişim Vadisi’nde yer alması için görüşmeler gerçekleştirdiğini bildiren Işık, Oracle firmasıyla Bilişim Vadisi’nin kuluçka merkezinde yer alması konusunda anlaşma sağlandığını açıkladı. Işık, yakın zamanda da HP, Vakıfbank, Garanti Bankası, Kuveyt Türk, Halkbank ve Doğa Koleji ile Bilişim Vadisi’nde yer almaları hususunda toplantı yapılmasının planlandığını ifade etti.

Bu haberi okuyunca zihnimde yeniden şekillenen bir hatıra, dudaklarıma zaptedemediğim bir tebessüm yerleştirdi!

Yaklaşık bundan altı sene kadar öncesi olmalı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin yazılım şube müdürü olarak görev yapıyordum. TOBB, iş hayatının bir çatı kuruluşu olarak, devletin iş dünyası ile ilgili attığı her adımda istişarelere çağrılır, ve TOBB’un iş dünyasının görüşlerini temsili beklenir, hatta devletin üstlendiği bazı işleri yapma görevi TOBB’a verilir. Kamu bilişim politikalarıyla ilgili en üst istişare organizasyonu olan e-dönüşüm icra kurulu, yahut “yazılım sektör meclisi toplantıları” gibi organizasyonlara da teknik uzmanlığı olan idareci olarak ben katılıyordum. O günlerde, o zamanki adıyla “Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nda” “Bilişim Vadisinin Kurulması” konulu bir toplantıya katılmak üzere görevlendirildim.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığında toplantının yapılacağı yer, bakanlık binasının üst katlarından birinde, önünde uzayan Eskişehir yolunu tepeden seyreden, genişçe bir salondu. Salona vardığımda kalabalık bir katılımcı kitlesinin toplantının başlamasını beklediğini gördüm. Birçok kurum davet edilmişti. TÜBİTAK’tan görevliler, çeşitli üniversitelerden hocalar, çeşitli bakanlıklardan temsilciler hep oradaydılar. Yalnız kimse ne için toplandığımızı tam olarak bilmiyor, herkes diğer katılımcılara sorular sorarak niçin orada olduğunu anlamaya çalışıyordu. Elimizdeki davet yazısından “bilişim vadisi” anahtar kelimelerinden öte bir ipucu elde edememiştik.

Az sonra toplantıyı idare edeceği anlaşılan, emekliliği oldukça yaklaşmış, daire başkanı olduğunu öğrendiğimiz, tonton bir nine olacağı o zamandan belli olan bir hanımefendi salona gelip toplantı masasının en başındaki koltuğa yerleşti. Bizleri selamlayarak toplantıyı başlattı. İnce zincirlerle boynuna asılı, kalın çerçeveli, şişe dibi camlı gözlükleri vardı ve ağır ağır konuşuyordu. Sesi epeyce kalın sayılırdı ama sanki arada sırada biraz titrer gibi oluyordu. Herkes merakla ne diyeceğini bekliyordu. “Arkadaşlar” dedi. “Bilişim vadisini kurma görevini devletimiz bize verdi.” Sonra gözlüklerini düzeltip devam etti: “Bilişim vadisi nedir? Nasıl kurulur? Bu konuda bilgisi olan var mı?

Bir açıklama beklerken bu suallerle karşılaşan herkes afallamıştı. Bir şekilde proje hakkında salondakilerden daha fazla malûmat sahibi olduğu anlaşılan üniversite hocalarından birisi, gazetelerden, dergilerden elde edilebilecek seviyede bilgilerle Amerika’daki silikon vadisinden bahsetti. Yaşlı daire başkanı, kocaman gözlüklerini sık sık yukarı itip gözlerini ovuşturuyor, bu işin başına kalmasından duyduğu memnuniyetsizliği belli ediyor ama ikide bir, “devletimiz bize bu vazifeyi vermiş, mecbur yapacağız” diye tekrarlamaktan da geri kalmıyordu.

Diğer katılımcılar da bir kaç söz gevelediler fakat en “bomba” yorum o zamanki adıyla Bayındırlık ve İskân Bakanlığı katılımcısından geldi. Bu toplantıda neden Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın temsilcisi bulunduğunu merak edebilirsiniz. Belli ki bilişim vadisinin yapılabilmesi için gerçek bir vadiye ihtiyaç olabileceğini düşünen “yetkililer” işi şansa bırakmamış, gerekli olabilecek vadinin tahsisi işi için “ilgili” bakanlıktan temsilci de davet etmişlerdi. İşte bu temsilci söz alıp artık bu tür tahsisleri yapma görevinin bakanlıklarında olmadığını, filanca sayılı kanunla bu görevin filanca kurumlara devredildiğini anlattı. Konuşmasını bitirdiğinde yüzünde bir angaryadan kolayca kurtulmuş olma memnuniyetinin izlerini seçmek mümkündü.

Üçüncü tur çay servisi yapılırken toplantıda şu kararlar alındı. Orada bulunan heyet on beş gün sonra yeniden toplanacak, bir üniversite hocası “bilişim vadisi nedir” konulu bir çalışma yapıp heyete sunacaktı.

On beş gün sonraki toplantıda “bilişim vadisi” teknik şartnamesini yazdırılması işinin bir üniversite hocasına verilmesine karar verildi.

2008 yılında TOBB’daki görevimden ayrıldığım için bu “bilişim vadisi” çalışması nasıl devam etti, bizim “heyet” mi çalışmaları ilerletti, yoksa başka “heyetler” mi kuruldu bilmiyorum. Ama “bilişim vadisi” projesinin ancak altı sene sonra artık ete kemiğe bürünmüş bir proje olarak karşımıza çıktığını görmüş olduk.

Sayın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanımız ve bürokratları alınmasınlar ama maalesef heyecanla lanse ettikleri “Bilişim Vadisi” projesi, emekliliği gelmiş, kalın çerçeveli, şişe dibi camlı gözlüklerini boynuna asan tonton memure hanımınkinden çok da ileri bir vizyonun izlerini taşımıyor. En azından proje ile ilgili olarak kamuoyu ile paylaşılan detaylar için bunu söylemek yanlış olmaz. Neden böyle düşündüğümü anlatabilmek için bu konuda mütalaalarımı paylaşmaya devam edeceğim.

Devlet Makinesinin Çarkları

Edward Snowden’in sızdırdığı casusluk belgeleri yavaş yavaş açıklandıkça en üst düzey yöneticilerimizin tüm elektronik iletişimlerinin ayrıntılı bir şekilde takip edildiğini, hemen her telefonlarının (sözüm ona kriptolu olanlar da dâhil olmak üzere) dinlenildiğini, bilgisayarlarına girildiğini öğreniyoruz. Gazeteler haberleri “skandal” diye nitelendiriyorlar. Başbakanından, MİT müsteşarına kadar en üst düzey yöneticilerinin, en hassas müesseselerinin iletişim mahremiyetini sağlayamayan devletin, sıradan vatandaşları için herhangi bir kalkan sağlaması şu an için bir hayal bile değil. Hür ve güçlü bir dünya devleti olma, devler liginde oynama, yeniden tarih sahnesindeki yerini alma iddiasındaki Türkiye için bu vaziyetin ne kadar menfi ne kadar ümit kırıcı olduğunun altını çizmeye bilmiyorum gerek var mı?

Basın, tabiatı itibariyle derin “elektronik istihbarata karşı koyma zaafımızın” sadece neticeleriyle ilgileniyor. Pek az kimse “neden biz bu kadar açık hedefiz, neden iletişimimizin mahremiyetini sağlayacak tedbirleri alamıyoruz, neden teknolojiye böyle yabancıyız” sorularını soruyor.

Türkiye 2000’li yılların başındaki türbülansın ardından iktidara gelen siyasi kadroların doğru manevraları sayesinde, özellikle ekonomide hızlı bir büyüme çizgisi yakaladı. Aslında bu zamanlama bizim için çok büyük bir şans ve fırsattı. Çünkü geleceğin güçlü ülkelerini belirleyecek bilgisayar, yazılım ve iletişim teknolojileri tam da bu zamanlarda neşvünema bulmaya başlamıştı. Öyle ki artık dünyanın en önemli başvuru kaynaklarından biri haline gelen Wikipedia 2001’de, iş ağı LinkedIn 2003’te, ve dev sosyal ağlardan Facebook 2004 Şubatında, Twitter 2006 Martında kuruldu. Bunlar olurken bizim de zincirlerinden kurtulan, zenginleşen, çoktan beridir kaybettiği sağlığını tekrar kazanmaya başlayan bir ülke olarak 21. asrın teknoloji devrimine bir tarafından iştirak etmemiz beklenirdi. Ama maalesef bu olmadı. Ağır sanayi hamlesi gibi, otomobil üretimi gibi ciddi yatırımlar gerektirmediği halde, hemen gözümüzün önünde harekete geçen bu trene binemedik.

Hakkaniyet adına şunu söylemek lazım ki 2000’li yıllarda Türkiye’nin yıldızını parlatan siyasiler, ekonomide, siyasette gösterdikleri başarıyı gelişen teknolojiyi, özellikle de bilgisayar, iletişim ve yazılım teknolojilerini kavramada gösteremediler.

Peki, neden böyle oldu?

Yirminci asrın başında, batıdan diğer birçok şey gibi devlet bürokrasimizi şekillendiren yönetim modelini de ithal ettik. O zamanlar heyecanla benimsenen, Frederick Winslow Taylor isimli Amerikalı makine mühendisinin “bilimsel yönetim” modeli ne yazık ki devlet kurumlarımızda bugün hâlâ caridir. Bu modele göre “işletme” (burada devlet) dev bir makineye benzer. İdarecinin görevi bu dev makineyi daha verimli işler hale getirmek için bilimsel yöntemler kullanmaktır. Taylor’a göre “çalışanlar” dev makinenin çarklarıdır. Eğer bir çark verimli çalışmıyorsa yeri değiştirilir, başka yere takılır. Bunun olabilmesi için “tüm çarkların” standardize edilmesi, belli işleri belli kalitede ifa eder hale gelmesi gerekir. Çalışanların standart bir eğitimden geçirilmesi, her konumda çalışmaya hazır, kolaylıkla değiştirilebilir, mükemmel “çarklar” olarak yetiştirilmesi hedeflenir.

Devlet yönetiminin adeta hücrelerine kadar nüfuz etmiş olan Taylor anlayışının yansımalarını bugün de görmek çok kolaydır. Astsubay Meslek Yüksek Okullarında eğitim gören öğrencilere uzun uzun resmi yazışma kuralları öğretilir. Hepsi bir noktada rütbelilerin yanında bir tür sekreterlik yapacak şekilde eğitilirler. Aldıkları eğitim, ülkenin dört bir tarafına tayinlerle geçecek çalışma hayatlarında her gittikleri yere uyum sağlayacak birer “çark” vazifesi görmelerini sağlayacaktır. İnsanların bilgilerinin, becerilerinin, tecrübelerinin önemi yoktur.

Taylor modeli sadece alt kademelerde değil üst kademelerde de kendisini hissettirir. Bir bakarsınız bir emniyet müdürü vali olarak atanmış. Yahut bir bakarsınız bir üniversite profesörü büyükelçi oluvermiş. Atanan kişilerin atandıkları pozisyonların gerektirdiği “teknik” bilgi ve tecrübe umursanmaz, dikkate alınmaz. Nihayetinde tüm memurlar devlet makinesinin standart, birbirinin yerine kullanılabilen çarkları olarak görülürler.

İşte bu anlayışın göze en çok battığı atamalar kişisel bilgi, beceri ve tecrübenin öne çıktığı teknik ve sanat ile ilgili makamlara yapılan atamalardır. Milli Eğitim Bakanlığı’nda yirmi sene çalışmış bir idarecinin, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nda görevlendirilmesi artık kimseyi şaşırtmamaktadır. Öte yandan, mesela Maliye Bakanlığı’ndaki bir daire başkanı Devlet Opera ve Balesi’ne tayin edildiğinde hâlâ ciddi (ve haklı) itirazlar yükselmektedir.

Devlet yönetiminde hala câri olan demode anlayışın en çok “vurduğu” alanların başında teknoloji geliyor. Devlet kurumlarının bilgi işlem dairelerinin kimlere emanet edildiğine bakılırsa şöyle bir manzara görülecektir: Maliye Bakanlığı’nda ki bilgi işlem daire başkanı muhtemelen bir hesap uzmanıdır, Sağlık Bakanlığı’ndaki hekimdir, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ndeki harita mühendisidir, Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki polistir, Diyanet İşleri Başkanlığında’ki ise bir din adamıdır!

Yani “makinenin” başka bir yerinden alınıp bilgi işlem dairesine monte edilmiş standart bir çarktır!

Sadece kıdem aldığı için, neredeyse otomatik olarak belli makamlara yükseltilmiş ve en mümeyyiz vasfı “güvenirlik” olan bir memurdur…

Halbuki polislik, hekimlik, hesap uzmanlığı, harita mühendisliği, din adamlığı nasıl özel bir eğitim ve uzmanlık gerektiriyorsa “bilgi teknolojileri yöneticiliği” de öyle bir uzmanlık gerektirir. Bu gereklilik göz ardı edildiğinden, mesela Sağlık Bakanlığı’nda ülke çapında bir bilişim projesi ihalesi yapan bilgi işlem yöneticisi, hastaneye tıbbi malzeme alma ihalesinde edindiği tecrübelere yolunu bulmaya çalışmakta, neticede kaçınılmaz olarak başarısız olmaktadır. Çünkü ihale ettiği işin ne şartnamesini yazmasını bilmekte, ne nasıl kabul edileceğini tasarlayabilmektedir. Hatta çoğu zaman kurumunun yaptırmak istediği işi doğru dürüst tanımlayamamaktadır bile!

Teknik adamlar iyi bilir: eğer baştaki yönetici, yapılan işi doğru dürüst bilmiyorsa yönettiklerinin kuklasına döner. Bir günlük işin bir ayda biteceğini söyleyip kendisini kandıran memuruna baskıyla o işi yirmi günde yaptıran amir kendisini başarılı sayar. Düştüğü gülünç vaziyetin farkına bile varamaz. Anlı şanlı devlet kurumlarımızın bilgi işlem yöneticileri de işte bu tuzağa düşmekte, kendi maiyetindeki memurların, mühendislerin, hatta işi yaptıracağı firmaların elinde oyuncak olmaktadırlar.

İşin içinde olanların bildiği ama kimselerin pek seslendirmeye yanaşmadığı acı bir hakikati açıkça ortaya koymamız gerekir: Maalesef bugün e-devlet projelerimizin hemen hepsi kocaman birer başarısızlık hikâyesidir.

TAKBİS‘ten UYAP‘a, SAĞLIK.NET‘ten SAY2000i‘ye, irili ufaklı onlarca e-devlet projemiz anlattığım sebeplerden doğru kurgulanıp doğru yürütülememiştir ve bugün bunların hepsinde çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Sistemler kör topal çalışmakta, zorlukla ayakta tutulmakta, ciddi güvenlik açıkları içermektedirler. Ne yazık ki bu olumsuzluklar, doğrudan o olumsuzlukların sebepleri arasında yer alan bilgi işlem yöneticileri tarafından siyasilere iletilmemekte, sahte pembe tablolar çizilmektedir. Herhangi bir teknik bilgisi olmayan siyasilerin yapılan işlerin kalitesizliğini, yanlışlığını eksikliğini öğrenmesi ancak bazı felaketlerin yaşanmasıyla mümkün olabilmektedir.

Teknoloji yarışında dünyanın gelişmiş ülkelerinden böyle geri kalmamızın sebepleri nedir denince hemen, köhne, demode kamu yönetimi anlayışımız, hantal bürokrasimiz ileri çıkıyor ama nasıl vesayetle mücadele edildiyse bu anlayışlarla da mücadele verilmek zorundadır. Bu mücadeleyi “herhangi” bir yöneticinin vermesi beklenemez. Siyasilerden teknoloji ile ilgili kurumların idaresini üstlenenlerin, mutlaka teknolojiden haberdar kişilerden seçilmesinin önemi böylece ortaya çıkmaktadır.

Ülkemizde son yıllarda birçok konuda inkâr edilemez başarılar sergileyen siyasi kadrolarının içinde, maalesef bilgisayar, yazılım ve iletişim teknolojilerinden doğru dürüst “anlayan“, bir kişi bile bulunmamaktadır. Meselenin “teknisyen” işi olduğu, idarecinin “teknik” işlerden anlamasının gereksiz olduğu, ihtiyaç duyulan teknolojinin “parası bastırılınca alınabileceği” yanılgıları bizi bulunduğumuz noktaya taşımıştır.

Geleceğin dünyasında, siber âlemde varlık gösteremeyecek ülkelerin esamisinin bile okunmayacağı bu kadar alenen belli olmuşken, inşallah bu kritik konuda doğru tedbirleri almaya, teknoloji politikalarımızı, e-devlet stratejilerimizi gözden geçirmeye bir an önce başlarız. Her şeyin yıldırım hızıyla akmaya başladığı dünyada kaybedecek bir saniyemizin bile olmadığı artık görülmelidir.