Kült

Batı medeniyetini soyut ve somut meseleleri kavrama ve derinlemesine tahlil etme noktasında fersah fersah önümüze geçiren en önemli unsurlardan biri muhakkak “tanımlama” kabiliyeti olmalı. Bir kavramı, olguyu tanımlama, batıda akademinin ve intelijansiyanın neredeyse varlık sebebi gibidir.  Sözlükler, ansiklopediler düşüncenin temel yapıtaşları olan kavramları kesin şekilde tanımlarken aslında havada oynaşan dumanlar gibi muğlak, iç içe geçmiş kavramları birbirinden ayrıştırır ve tesbit eder. Yani sabitler. Yakalayıp ayaklarını yere bastırır. Kaypaklığını yok etmeye çalışır. Bir kavramın tanımı üzerinde uzlaşmaya varmak kolay bir şey değildir ama bir kez bu sağlandı mı gerisi kolaydır. Artık mânâsız ve neticesiz tartışmalarla vakit kaybedilmez.

Bizde düşünenler, enerjilerinin çoğunu fikir dünyamızı istila etmiş ithal kavramların, hudutlarımızdan geçerken iyice muğlaklaşmış anlam dünyasında süregiden bir kör dövüşüne harcamak zorundadırlar. İlmî disiplin ve mesuliyet hislerinden nasibini almamış akademimiz ve puslu havayı seven kurtlar misali karanlıktan ve belirsizlikten rahatsızlık duymayan yarı aydınlarımız kavramları tanımlamak ve tanımlar üzerinde uzlaşmak için yeterli gayreti göstermezler. Cemil Meriç ne güzel anlatır bu vaziyeti:

Canavarlarla dolu bir ormandayız. Yolumuzu hayaletler kesiyor. Tanımadığımız bir dünya bu. İthal malı mefhumların kaypak ve karanlık dünyası. Gerçek, kelimelerin arkasında kayboluyor.

Batıda epeyce zamandır var olsa da, bizim hayatımıza son yıllarda karışmaya başlayan önemli bir kavram var: “kült”.

Bu kelime mühim bir kelime. Yukarıda bahsettiğim karmaşadan yakasını kurtarabilirse belki bugün yaşadığımız birçok şeyi anlamlandırma noktasında bize yardımcı olabilecek anahtar bir kavram.

Bu yeni kelimenin fikir dünyamızdaki yolculuğunu mercek altına almaya çalışalım.

Mütecessis birkaç aydınımızın erkenden keşfettiği “kült” kavramının gündelik hayatımıza yaygın şekilde girmesi sinema üzerinden oldu. Bazı filmler “kült film” diye niteleniyorlardı.

Kült film kavramı Vikipedi’de şöyle tanımlanıyor:

Kült film (İngilizce: Cult film) sadık, tutkulu ama görece az sayıda bir hayran kitlesine sahip filmler için kullanılan bir terimdir. Kült kelimesi (İngilizce: Cult, Fransızca: Culte, Almanca: Kult) batı dillerine tapınma anlamındaki Latince cultus kelimesinden girmiştir ve Türkçe’de de batı dillerindeki gibi tutku, ilahlaştırma derecesinde aşırı saygı anlamlarını taşır.

Kült filmler ilk gösterime verildiklerinde önemli bir ticari başarı gösterememiş, aynı zamanda eleştirmenlerden de övgüler alamamış genelde düşük bütçeli bağımsız filmlerdir. Bu filmler başlarda çoğunluğu oluşturan ortalama sinema seyircisinin dikkatini çekmemiş de olsa zaman içinde kendilerine has, az sayıda ama tutkulu, hatta saplantılı bir seyirci kitlesi oluşturmuşlardır. Bu filmlerin fanatik hayranları (veya müritleri) kült film olarak kabul ettikleri bir filmi defalarca seyrederler, repliklerini ezberlerler, filmle ilgili en ince ayrıntıları öğrenirler, filmin değişik versiyonlarını biriktirirler.

Bu tanım “kült” kavramının tek başına kullanımı hakkında da gayet güzel fikir veriyor ama “hakikati ardında kaybedeceğimiz, müphem ve karanlık diğer bir ithal mefhum istemiyoruz! Bu kelimeyi nasıl tanımlamışlar iyice öğrenmemiz lazım. Amerika’da 1979 yılından bu yana, sosyal psikolojinin bu özel dalında faaliyet gösteren Uluslararası Kült Araştırmaları Derneği (ICSA) isimli bir dernek var. Bu dernek “kült” konusunda 800’den fazla makale yayınlamış. Onların “kült” tanımına da bir göz atmakta fayda var:

Bir “kült” karizmatik ilişkilerle bir arada tutulan, yüksek seviyede adanmışlık talep edilen ideolojik bir örgüttür.

Kültler üyelerini aşırı derecede manipüle ve suiistimal eden bir yapıya dönüşme riski taşırlar.

Bir çok uzman ve araştırmacı “kült” kavramını manipülasyon ve suiistimal vaziyetinin sürekliliği anlamında kullanırlar.

Farklı insanlar aynı kült çevrelerinde farklı tepkiler verirler.

Amerika’da 2500-3000 civarında kült olduğu tahmin ediliyor. Konuyla ilgili 25.000 makaleyi e-kütüphanesinde üyelerinin kullanımına sunan ICSA’nın web sitesinde “kült” grupların karakteristik özellikleri bir liste halinde şöyle tanımlanıyor:

  1. Grup, ister ölü olsun ister diri, liderine aşırı ve sorgusuz bir bağlılık sergiler, onun inanç sistemine, ideolojisine ve hareketlerine mutlak hakikat muamelesi yapar.

  2. Sorgulama, şüphe, muhalefet hoş karşılanmaz, hatta cezalandırılır.

  3. Grup ve lider hakkında olabilecek şüpheleri baskılamak için, meditasyon, ilahiler, zikir, toplu kınama törenleri, üyeleri bitkin düşürecek kadar yorucu çalışma programları gibi zihin kontrol yöntemleri aşırı derecede kullanılır.

  4. Üyelerin nasıl düşünmeleri, hareket etmeleri ve hissetmeleri gerektiği lider tarafından –bazen çok detaylı olarak- dikte edilir. Mesela üyeler karşı cinsten biriyle görüşmek, iş değiştirmek, evlenmek için liderden izin almak zorundadır. Yahut lider müritlerin nasıl giyineceklerini, nerede yaşayacaklarını, çocuk sahibi olup olmayacaklarını, çocuklarını nasıl yetiştireceklerini söyler.

  5. Grup seçkinlik iddiasındadır. Grubun, liderin ve üyelerin kendileri için özel ve yüksek bir statü iddiaları vardır. Mesela liderin seçilmiş bir kişi, mesih ya da avatar (Tanrı’nın yeryüzündeki tecellisi) olduğuna ve cemaatiyle beraber tüm insanlığı kurtarmak gibi özel bir misyonla gönderildiğine inanılır.

  6. Grupta iyice kutuplaşmış bir “biz ve onlar” düşüncesi hâkimdir ve bu da geniş toplum kesimleriyle grup arasında çatışmalara sebep olabilir.

  7. Grup liderinin, mesela öğretmenler, komutanlar, din adamlarının mesul olduğu şekilde hiçbir otoriteye karşı mesul olmadığına inanılır.

  8. Grupta, peşinde olunan çok yüce hedeflere ulaşmak doğrultusunda “ne gerekiyorsa” yapılması gerektiği öğretilir ya da ima edilir. Bu da üyelerin gruba girmeden önce gayri ahlaki saydıkları, ailelerine ve arkadaşlarına yalan söylemek, sahte yardım kampanyaları yaparak gruba para toplamak gibi işlere katılmaları ile neticelenebilir.

  9. Liderlik grup üyelerini etkilemek ve/veya kontrol altında tutmak için utanç ve/veya suç hislerini kullanır. Genellikle bu mürit baskısı ve incelikli ikna yöntemleri ile gerçekleştirilir.

  10. Üyelerin lidere ve gruba tam teslimiyet için aileleri ve arkadaşlarıyla bağlarını kesmeleri ve gruba dâhil olmadan önceki kişisel hedeflerini radikal biçimde değiştirmeleri gerekir.

  11. Grup sürekli yeni kimseler kazanma işiyle meşguldür.

  12. Grup sürekli para toplama işiyle meşguldür.

  13. Üyelerin gruba ve grupla ilgili aktivitelere tüm zamanlarını ayırmaları istenir.

  14. Üyeler sadece grubun diğer üyeleriyle birlikte yaşamaya ve sosyalleşmeye teşvik edilir ya da zorlanır.

  15. En sadık üyeler (en hasbiler) grubun dışında bir hayat olamayacağı hissine kapılırlar. Kendilerinin ya da diğer üyelerin –bırakın gruptan ayrılmayı- ayrılmayı akıllarından geçirmeleri halinde bile cezalandırılacağından korkarlar.

Bir de İngilizlerin 1987’de kurdukları, Londra merkezli “Kült Enformasyon Merkezi” (Cult Information Center, CIC) isimli organizasyonunun tanımına bakalım:

Şu beş niteliğin hepsini birden taşıyan gruplara “kült” denir:

  1. Üyelerini psikolojik baskı ile devşirir, beyinlerini yıkar ve gruba bağlılıklarını sağlar

  2. Seçkinci totaliter bir yapısı vardır

  3. Kurucu lideri kendi kendini atamış, dogmatik, mesihlik/mehdilik havasında, kimseye hesap vermez ve karizmatik bir kişidir

  4. Üyeler “gaye vasıtayı meşru kılar inancıyla” para ve üye toplamada her yola başvurabilir

  5. Toplanan servetten grup üyeleri yararlanmaz

Carey Burtt isimli yönetmenin “kolay zihin kontrolü yahut nasıl kült lideri olunur” başlıklı kısa filmi yukarıda anlatılanları çarpıcı şekilde ortaya koymakta:

Sanırım bu tanımları okuyan birçok kişi, içinde bulunduğu yahut yakın temasta bulunup dışarıdan izlediği bazı grupların, cemaatlerin, tarikatların, toplulukların buradaki tanıma uyup uymadıklarını aklından geçirmiştir. Daha çok dini cemaatlerde görülen “kültleşmenin” hem dünyanın hem ülkemizin başını ağrıtan meseleleri izah noktasında anahtar bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bu kavramın üzerinde çalışılması, anlamı muğlaklaştırılmadan fikir dünyamıza ithal edilmesi gerekiyor. Elbette bu yapılırken “kült” kavramının İslami bir perspektiften bakıldığında nereye oturduğunu da belirlemek gerekiyor.

İsmailiye mezhebi, Hasan Sabbah ve haşhaşiler bizim fikir dünyamızda “kült” kavramını oturtacağımız zemini sunabilirler. Heteredoksi bu işin neresine oturur, tevhid ve şirk bağlamında mesele nasıl değerlendirilir gibi sorular ilahiyatçılarımızın, “kültlere” zemin sağlayan sosyo-psikolojik vasatla ilgili tartışmalar intelijansiyamızın, zihin kontrolü faaliyetlerinin tesirinde psikolojileri altüst olmuş insanların tedavileri için ne yapılabileceği meselesi doktorlarımızın zihnini meşgul etmelidir. Bu konularda akademik makaleler yazılmalı, ilahiyat, tarih, psikoloji ve sosyoloji alanlarını kapsayan multi disipliner çalışmalar yapılmalıdır.

Bir de “kült” organizasyonların içinde psikolojileri bozulan ama bunu maruz kaldıkları yoğun beyin yıkama faaliyetleri dolayısıyla çok sonraları fark edebilecek olan insanlarımıza, iyileşme süreçlerinde yardım edebilmek için stratejiler geliştirilmelidir.

“Kültler” yeni bir isim, yeni bir çehre ile arz-ı endam ediyor olsalar da bu topraklar onlara yabancı değil. Yaşanan gelişmeler, bugüne kadar ihmal edilmiş, etrafından dolaşılmış, üzerinde çok düşünülmemiş bir problemi, hak ettiği şekilde ele alabilmek için bir fırsat gibi görülmelidir.

Twitter: @salihcenap

Reklamlar

İdeal, Ülkü, Mefkûre, Ümniyye

Uçsuz bucaksız bir okyanus düşünün. Ortasında su üstüne kalmak için çabalayan kalabalık bir insan topluluğu… Ve ne tarafa, hangi vasıtayla gideceğini tayin etmeye çalışan kalabalıkları davet eden, insanlara -sanki kendileri bilirmiş gibi- “doğru yolu” göstermeye çalışan, bunun için onları hararetle gemilerine davet eden gemi kaptanları… Bu kaptanlardan kimisi çok akıllı. Kurtuluş rotasını aklî delillerle, rüzgârların istikametiyle, akıntıların sıcaklıklarıyla, yıldızların pozisyonuyla mânâlandırıyor. Gemisinin birinci kalite malzemesinden, suya dayanıklı boyasından bahsediyor. Kimisi çok cerbezeli. İnsanların hislerine hitap ediyor. Doğru rotanın yüreğine dolan mistik bir ilhamla kendisine bildirildiğini iddia ediyor. Dinleyenleri öylesine tesir altındalar ki rotayı falan umursamıyor, önderlerinin gemisine atlayıp o hangi istikameti gösterse o tarafa doğru deli gibi kürek çekmeye hazırlanıyorlar. Kimisi pek meyus. Gidecek bir yön falan olmadığına, bir istikamet belirlemeye çalışmanın beyhude bir çaba olduğuna  ikna etmeye çalışıyor dinleyenleri… Ama o meyus kaptan bile gemisine davetten geri kalmıyor insanları…

Tüm kaptanların ortak noktaları birer zan ve temenni sahibi olmaları. Benimsedikleri, kendilerini inandırdıkları, mutlak zannettikleri “hedefin” kitlelerce kabulünü temenni ediyorlar. Takipçileri, onların “zanlarını” içselleştirdikçe hakikâte daha çok yaklaştıklarına inanıyorlar.

Nihayet çoğu insan teklif edilen vasıtalardan bir vasıta seçiyor kendisi için.

Aslında çoğu insanın istikamet endişesi falan yok. Tek dertleri su üzerinde kalmak ve tanıdıklarıyla sevdikleriyle aynı gemiye kapağı atmak. Kendilerini “kuru” ve “yakınlarıyla bir arada” tuttukça bindikleri vasıtanın nereye gittiği umurlarında değil.

Bazıları için “doğru istikamette” olmak önemli ama “doğru istikameti”, sözlerine inanıp davetini kabul ettikleri kaptanın tanımladığına inanıyorlar. Kaptan zaman içinde dümeni, birbirine taban tabana zıt istikametlere çevirse de “önemli değil” diyorlar. “Bizi selamet sahiline çıkartacağına iman etmiş olduğumuz kaptanımız ne tarafa dönerse doğru istikamet orasıdır!”

Neticede milyonlar, hayat yolculuklarını akıllarına yahut hislerine hitap etmeyi bilen birkaç zeki ve cerbezeli insanın idealize edilmiş zanlarının peşinde koşarak tamamlıyorlar.

İdeolojiler, ülküler, idealler, mefkûreler, ne kadar allanıp pullansalar da, aslında zan ve temennilerin farklı elbiseler giymiş hallerinden başka bir şey değiller. Hepsinde şeytanın Adem’i cennetten kovdurmak için kullandığı ağacın cazibesi ve zehri var.

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz peygamberimize şöyle sesleniyor:

Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Kuran-ı Kerim, Hac Suresi 52. ayet

Büyük mütefessir Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirini yaparken şunları söylüyor:

Temennînin asıl anlamı, gönlün arzu ettiği şeyi kişinin kendi içinde, hayalinde şekillendirip canlandırmasıdır. Zihinde canlandırılmış olan bu tabloya “ümniyye” veya “münye” denilir ki, Fransızca “ideal” diye tabir edilir. Son zamanlarda bu kelime felsefede hayli önem kazanmış ve idealizm adı ile bir felsefe ekolünün oluşmasına kaynak görevini yapmış ve sanki uydurma olduğunun belli olmaması için dilimize tercüme edilirken “mefkûre” kelimesi uydurulmuş ve her tarafa yayılmış. Şu halde “temenni“, bir ümniyye beslemek, bir mefkûre kurmak demek olur. İdealistler bütün gerçeklerin aslının “benlik” de olduğunu varsaydıkları için, nefsin istek ve arzusunu her gerçeğin temel taşı gibi görmek isterler. Bu yüzden hayatta başarılı olmuş büyük adamları hep idealci (idealist) kabul ederler. Bununla ulûhiyyet ve nübüvvet meselesini de çözdüklerine inanarak, peygamberi bir ideal kurmuş, bir müddet programını yapmakla uğraşmış, sonra da peygamberlik davasıyla ortaya atılmış bir idealist gibi göstermek isterler. Fakat Kur’ân özellikle bu âyetle anlatıyor ki, peygamberlik bir arzu bir temenni işi değildir. “O hevadan (kendi nefsinden) söylemiyor; Kur’ân sadece bir vahiydir, ancak vahyolunur” (Necm, 53/3-4) âyetiyle anlatılan peygambere temenni yakışmaz, çünkü vahiy tamamen hakkın emridir. Ümniyye’ye ise şeytan karışır. Başkaları şöyle dursun peygamber bile, insanlık gereği temennide bulunduğu vakit Şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırır. Ümniyye (temenni) ise, heves ve hayal ile isabetsizlikten kurtulamaz. Demek ki peygamberlerin ismeti (masum olmaları) kesinlik ifade eden vahiy yönüyledir, yoksa içtihadıyla hareket ettiği zaman hata yapması mümkündür.

Bu satırlar açıkça ortaya koyuyor ki “İslam“, peygamberler de dahil hiçbir beşerin, zannı, temennisi, yahut şahsi arzuları üzerine inşa edilmiş değildir. İslam asla bir ülkü, bir mefkûre, bir ideal veya ideoloji seviyesine indirgenemez. Bu noktadan hareketle İslamcılık da, ülkücülük de, cemaatçilik de, tarikatçılık da birer “mefkûre” olmaları hasebiyle İslam’la aynı ontolojik düzlemde bulunamazlar, zira bu “ideolojiler” bir takım akıllı/cerbezeli zevatın zan ve temennilerinden ibarettirler. Fıtratına müdahale edilmiş, genetiği ile oynanmış bir inanç sisteminin, şeytanın müdahale ettiği bir ümniyyenin mahsulüdürler. İlk bakışta köklendikleri inancın en rafine bir numunesi gibi göründükleri halde aslında içlerinde ölümcül hastalıklar taşımalarının sebebi de işte budur.

Yeri geldiğinde haramı helal saymakta tereddüt etmeyen “cihangirlerin” kalabalıkları peşleri sıra sürüklemek için kullandıkları “kızıl  elmalar”, Müslümanların peşinde koşacakları mübarek hedeflerin değil, sadece o cihangirlerin ihtiraslarının simgeleridir.

İnsanları, kafalarından uydurdukları bir takım muhayyel manevi makamlara yükseltmeyi vaadeden mistik önderlerin teklif ettikleri, nereden neşet ettiği belirsiz terbiye metotları, Allah’a yaklaşmanın sihirli reçeteleri değil, o “mürşidlerin” kendi zanlarıdır.

Allayıp pullayıp dini bir hava verdikleri, nihayet kendilerinin de ilahî bir “gâye-i hâyâl” olarak benimsedikleri “mefkûreleri” uğruna sayısız insanı sıkı bir örgüt disiplini içinde mobilize edebilen idealist hocaların gösterdikleri “ulvi” hedefler de hakikatte sadece kendi zanları, temennileri, heva ve heveslerinden ibarettir.

Müslümana düşen, yaşadığı şart ne olursa olsun iman etmek ve salih amel işlemektir. Allah bize bunu yapmayan insanların “hüsranda” olduklarını bildirmektedir. Kendi “mefkûrelerini” salih amel diye pazarlayanlara aldanmamak da kendini Müslüman olarak tanımlayan herkesin öncelikli mes’uliyetidir.